Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza*

“Egemen sistemin her an ve yeniden ideolojik kurucularından olan ‘aydınlar ile entelektüel emek, yaratıcılık, vicdan ve tutum alış mecrasındaki insanları mutlaka ama mutlaka ayırmak, meseleye biraz da buradan bakmak gerekir diye düşünüyoruz.” Mehmet Çetin / Aydınlık Sorgular

“Orada, gidip de durduğum ilk yerde, bir ülke buldu kendine, kesilmiş bir dal gibi sürüklenen yalnızlığım. bir avuç taştan, uçsuz bucaksız bir kent kurdu. Irmağın bıraktığı yöne doğru gittim, gittim ve durdum. durduğum ilk yerde, toprağa bakmayı öğrendim, tohumların sabrı ve başakların çılgın cesaretiyle… Orada eğilip çok eski tanrıların elinden efsanelerle beslendim, sınırsız acılar topladım kır çiçeklerinin arasından, çelenkler ördüm dikenli tellerle takılmış güvercinlerin tüylerinden… Kırık taşların arasında dolaştım, kanayan yaraların, yıkıntılar arasındaki sönmemiş alevlerin, yanmış düşlerle nesnelerin… Gündoğumundan önce gömülen ölülerin ezgilerini dinledim, çoban kadınların ağıtlarını, toprağa simsiyah kanla işlenmiş öykülerini insanların… Orada, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların arasında, ölümün bile yenik düşebileceğini öğrendim..” diye yazmıştı, “Diyarbakır İçin Masal”da Aslı Erdoğan.

Dünya bir mazgalın ardındaydı. Ona ulaşmak gerekiyordu, ona varmak gerekiyordu. Mazgalın bu tarafı ile o tarafı birbirine ulaşmayı bekliyordu. Yalanın bu düzü ile öte düzü doğrunun iyiliği ile kötülüğünün içinde erimesi, kusursuz bir tonda birleşmesi gerekiyordu. İnsanın gözbebeğindeki dünya görünmeyenin çukuruna düşmemeliydi. Dünya tahlillerle acabalarla, kuşkularla vardı. Dünya hasretlikler hüzünlerle vardı. Tepkisel davranışlar, ileri geri konumlanışlar, günü gelmeden geri çekilmeler, geri çekilirken de geliştirdikleri biçimler ile o gün için direnenlerle vardı dünya. Direnmenin hüznü ile düş gören dağın katıldığı düş mücadelesiyle vardı; yaşanmaktaydı. Olağan halinden saptırılmış, yerinden edilerek tecridin olağan haline büründürülmüş ama buna karşı ona kendi olma bilincini vermek isteyenlerin direnişleriyle vardı dünya. Egemenlerin iktidarlarla teması zamanın geniş direniş ağları ile ağulanmış, sekte yemiş, müdahile uğramış; vicdana, adalet duygusuna, onun hayatımızdaki biçim alışlarına, yankılarına bir öznellik olarak yer edinmişti, bunlarla vardı.

Tam da bu nedenle umut ve direniş doluydu dünya; boğulmamalıydı; tüm direnişler arası husumetler, suçlamalar boğulmalıydı asıl. Önyargı, rekabet, kibir direnişler arasında kopmalara, dağılmalara, uzaklaşmalara, yörüngesinden çıkmalara neden oluyordu. Buydu boğulması, dönüştürülmesi gereken. Dayanışmanın koptuğu yerde zaman boşluğa düşerdi çünkü, bakışlar erir, yoğun ve kararsız bir uğultuya dönüşürdü mücadele. Kelimeler anlamını yitirirdi, harfler virgüller süller..

Bir noktada artık ölüm orucuna dönüşen hayat, yaşamın ölme riskini ortadan kaldırıyordu: “kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza” deniyordu. Farklılığımızı vurgulayan her söz bir ölüm orucu biçimiydi, yankımızı taşıyan her söz bir ölüm orucu biçimiydi, dünü bugün ile harmanlayıp “hayır!” demenin itiraz hakkı ölüm orucu biçimiydi; iktidarları, onların egemenlik biçimlerini, egemenlik ilişkilerini nefessiz bırakır, kendi sürdürme yollarını tıkardı. Kendini böyle bir hakkaniyete adamak, ölüm orucunun bir biçimidir çünkü. Öyle olacaktır; sistemin biçimlendirmesine, verili olanın reddiyle hayır diyen, toplumsal muhalefetin yanından yer alan, yani yığınların zaten dahil oldukları toplumsal muhafeletle birlikte; sözü, sunumu, mücadelesiyle müdahil olmayı bir yaşam biçimi olarak tercih eden Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve diğer muhalif—devrimci demokratların iktidar hırsınca sürek avına tabi tutulacakları bilegeldiğimiz idi. Kimsenin olmadığı yerde insan, ölümünü kanıtlayamazdı. Kanıtlayabiliyoruz böyle bir biçimi, çünkü burdayız! Çünkü asıl mücadele kendi iç dünyasıydı insanın. İçindeki tek ses olan kendi sesi, kendi sözü, kitabındaki dünya hikmeti; kendi hayatına biçim verdiği. “Korkunç olan hiçbir şey yoktur; hayır, korkunç olan şey, artık sadece onlarla anlaşmaya başlamaktır.” demişti, E.N. Cioran. Onlarla anlaşmaya başlamışsanız artık, ölüm orucunu bırakmışsınızdır; ise, o da direnişin yöneldiği kimse olacaktır. Direniş, dünyada bir yerdi. Mekanı yoktu, zamanı yoktu. Daha doğrusu tüm bir mekan ve tüm bir zamandı. Yokedilememesinin, insanın elinden alınamamasının sebebi buydu. Terkedilmeyen, ele geçirilemeyen tek şeydi. Vardı. Bakışın yöneldiği yerdi. Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza. By Akın Yanardağ

*C. Süreya

Sırtımızdaki demokrasi

Neyi bekliyoruz anlamıyorum. Herkes ilk adımı başkasından mı bekliyor? Bu sessizlik, ses istemeyeninin işine yarıyor! Neyden bahsettiğimi Türkiye’nin gündemiyle haber başlıkları düzeyinde ilgilenenlerin bile anlayacağını sanıyorum. Ayrıca aklı başında herkesin sorun olarak gördüğü Türkiye’nin şimdiki durumu artık uzun uzadıya izah edilmeye gerek duymadan gözler önünde bütün açıklığıyla duruyor.

Türkiye, 7 Haziran sonrası artan bir seviyede olmaz denilen bütün akıl dışılıkları, hemen hemen her gün bir yenisi eklenerek yaşayıp duruyor. Ülkede rejimin fiilen değiştiğini söyleyen anlayış, çok önem verip koruduğunu iddia ettiği devlet düzeninin çağ için olmazsa olmaz temelleri anayasa, hukuk gibi unsurları önemsemiyor, hiçleştiriyor. Devlet düzeninin içini boşaltıp onu bütün unsurlarıyla kendi iktidarı için paketleyen bir anlayışın demokrasi hassasiyetinin de olamayacağı açıktır. Mevcut iktidar bütün temsilcileriyle, kendi yerini sağlamlaştırıp gücünü sürekli hale getirecek demokrasi dışı adımları değişik kılıflarla takdim etme arayışında olacak, nihayetinde istediğini tam anlamıyla aldığında bu göz boyama çabasından da vazgeçecektir. Devlet mekanizmasını, çağın getirdiği uluslararası anlayıştan koparıp tek elde, bir kişinin menfaatleri ve takdirleri doğrultusunda idare etmenin adı ister tek adamlık ister otoriterlik, ister başkanlık olsun bu vaziyet çağın insanının kabul edebileceği bir vaziyet değildir.

Peki, otoriter, doğasına uygun olanı yapıp, kendini merkeze alarak çıkarlarına ve gücüne hizmet eden tasarımlarını bu coğrafyada yaşayan insanların şimdilerini ve geleceklerini önemseden hayata geçiriyor da, biz, yurttaşlar, birçoğunda ortaklaştığımız çıkarlarımız, şimdimiz ve geleceğimiz için ne yapıyoruz?

Muhafazakar ya da laik, solcu veya sağcı hangi anlayışın içerisinde olursak olalım hayatı yaşarken önemseyip, temel aldığımız değerlerin her türlü renginin ve ayrıntısının yaşamımıza uyarlanması özgürlük zeminiyle mümkündür. Bugün AKP seçmeninin, devleti yöneten anlayışı kendi anlayışıyla aynı görüp, kendi dünyasını bütün ayrıntılarıyla devlette temsil eden bir güç bulmanın heyecanıyla AKP’yi ve Erdoğan’ı desteklemesi AKP’nin bütün hukuksuzluğuna rağmen sığındığı tek meşruiyet noktasıdır.

Hukuk, demokrasi yoksunu bütün eylemlerine rağmen mevcut iktidarın desteğini yüzde 50’ye ulaştırması, insanımızın etkili bir seviyede hukuk ve demokrasi talebinin olmadığını da gösteriyor. Bugün demokrasi, hukuk ve çağın insaniyetle ilgili değerlerinden yoksun zeminin, demokrasi ve hukuk yokluğundan şikayet eden gazetecileri, yazarları ve aslında tüm aklı başında insanları mağdur etmesi gibi, bu mağduriyetin AKP’ye oy verenleri de içine alarak genişlemeyeceğini bu dumanlı ortamda kimse garanti edemez. Öyleyse demokrasi ve hukuk kurallarıyla tesis edilecek barış ve huzur zemininin sadece yazar, gazeteci ve entelektüellere getireceği özgürlükten dolayı değil, kendi kaderini öyle ya da böyle bu coğrafyayla aynılaştırmış her insanın daha huzurlu, güvenli ve insana dair ne varsa hayatına katma arayışıyla yaşayabileceği zemini sağlamak bakımından da önemli olduğunu unutmamak gerekir.

Bu sebeple, demokrasi, hukuk ve belki de bunların getirisi olacak barışın sözcülüğünü yapan Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay gibi isimlere bu coğrafyada birbirimizden bağımsız olmayan geleceğimizin kurtarılması ve insanlıkla alakalı çağa uygun hangi değer varsa onların üzerine kurulacak ortak yaşam bilincimiz adına ses verilmelidir. Dillerinde, satırlarında hukuk, demokrasi ve bu değerlerin getireceği güzelliklerden bahseden bu cesur insanların kitlelerin demokrasi ve barış talebini artırabileceği korkusuyla, yarattığı enkazı çiğneye çiğneye tek adamlığa yürüyen zihniyetçe hapsedildiği ortadadır. Türkiye topraklarındaki tüm insanların şimdisi ve geleceği için yaşamla eşdeğer olan hukuk ve demokrasi çatısını ayakta tutmak gayesiyle, bu çatıyı şimdiden sırtına almış ve daha uzun süre dayanabileceğini dışarıya, bize haykıran Aslı Erdoğan’a, Necmiye Alpay’a ve daha nicelerine omuz vermek bu çatının altında yaşamak zorunda olan bizler için lüks değil zorunluktur.

Bütün ülkenin, gölgesi halihazırda görünmüş bir fanusa kapatılacağı sessizlik günleri gelmeden bu çılgınlığa son vermek uğruna birleşmeli ve tüm Türkiye halkı olarak pişmanlığın bile fayda vermeyeceği zamanlardan önce bir çıkış yolu bulmalıyız. “Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a özgürlük” diyerek başlayabiliriz. By Nazım Ozan Bayram