Karanlıktan korkuyoruz!

Aslı Erdoğan tutuklandığında, ardından Necmiye Alpay da alındı içeri… Yazı nöbeti tarihini verdiklerinde doğrusu salıverileceklerinden o kadar umutluydum ki, yazı sırası nasıl olsa bana gelmez diye düşünüyordum. Hemen yazmaya koyulmadım. Sonra yazdım. Aradan nice nöbetçi yazılar geçti. Onlar hâlâ tutuklu. Bizler, üzerimize çökmekte olan o karanlığın ürpertisindeyiz. Karanlık, her şeyi örtendir, karanlıktan korkuyoruz. Korkmasak direnmezdik ona. Korkmaktır, insanı yüreklendiren.

Karanlıksa, bilincimizin derinlerindeki ilk insanlık korkumuz. İnsan olmak, ölüme direnen bir yürüyüş; özünde, hayat herkes için güzel geçmeli. Böyle hayallerimiz var, yaşarken içselleştirdiğimiz. Güzellikle paylaşılan bir dünya. Her bireyin hayatı, biricik ve çok değerliyken, sık sık acımasızca kuşatılıyoruz. Yazıların soluğuna düşmanlaşan siyasi egemenlikler, karanlıktan ellerini uzatıyor yazdıklarımıza.

“Demokrasi herkese gerekir” cümlesi de çok çiğnenmiş bir değiş. Etkisizleşiyor git gide. Kendi tanımını yalanlıyor. Güç kimdeyse, demokratik olmayan yaptırımlar, uygulamalar, hepsi arka arkaya diziliveriyor. Demokrat olmak, kolay öğrenilen bir bilgi değil, yaşama geçirmekse pek zorlu bir yolculuk. Tam da burada tutuklanıyor sözcükler.

Demokrasiyle gelip— görünür ya da görünmez— sivil darbeyle yönetimde kalma alışkanlığı, ne yazık ki siyasi erkin ruhuna işlemiş. Bu da demokrasiyi bir hayati duruş değil, içi boşaltılan sözlere dönüştürüyor yıllardır. Yüzüklerin efendisi kana doymuyor, baskın güç olmak isteyene, demokrasi geçici bir şenlik hali. Bu ne kadar tuzaklı bir sarhoşluk. Bir körün, görmediğini bilmemesine benzeyen. Her gücün kendine ters bir güçle dengelenmesi oluşmazsa, güç de güçsüzleşir. Kendi ağırlığında ezilir. Aslı, yanımızda olsaydı, bize gücün iç dengesini, hem fizik hem de edebiyat diliyle, ne güzel açıklardı.

Üstelik tüm bu yaşananları, farklı düşünceler üzerinden konuşmayı ne kadar özledik. Özledik hayatın sıradan üzüntülerine, sevinçler biçmeyi… Çok uzun zamanlardan bu yana, yazar duyarlığı, kalemleri kendi tenlerine batırarak yazmaya çabalıyor. Kötülük bin bir yüzüyle sokaklarda, bizi kendine alıştırmaya çalışıyor. Sokaklar, evler, açık ya da kapalı alanlar… Her yer cinnet ve cinayet mahalli.

Sesler sözlerini kaybederken, doksanlı yıllarla büyüyen kaosta, gün be gün sıradanlaşan kötülükle, önce barış sözleri toprağa gömüldü. Suçlar, sokaklarda çocuklukları tepelerken, hızla savrulan bir trende, her vagon kendi sesine kulak veriyordu. Karmaşa böyle bir şeydi. O şeyin aynasında görülenle, gösterilen birbirine karıştı sonunda. Şimdi, bırakın, sahiden yüzleşelim. Başka türlü çıkamayız bu kan gölünden. Dibe vurmuş ölülerin iniltileri susmaz.

Bizler, demokrasi isteyenler, aslında isteğimiz özgürlüğü kuşaklarca hiç yaşamamıştık. Nasıl bir şeydi özgürlük? Demokrat olmadan özgürlüklerimize nasıl sahip çıkacaktık? İki kişilik dar paslaşmalarda bile, şiddetin sarmalında debelenirken, kan kokusuna bulaşmadan meydanlarda toplanamıyorken, neydi bizi esrikleştiren bu özgürlük duygusu? Onu yalnızca duyumsadık; hep uzakta duran, bizi bekleyen, özlediğimiz bir yuvanın, solgun ışıklarını gördük özgürlüğün yüzünde.

Karanlığın örtüsü üstümüze gerilmişken, yutkunulmuş haykırışlarla kımıldanıyoruz yerimizde. Usulca birleşen su damlalarıyız birbirine yönelen. Tedirginiz. Korkuyoruz. Korku, içimizde ağlayan çocukları, üzgün kadınları, kederli erkekleri, öfkeli delikanlıları daha fazla anlamamızın nedeni olduğundan, anlayışlı bir cesaret katıyor insanlığımıza. Korkutuldukça cesaretleniyoruz. Görüyoruz. Ayaktayız. Öyleyse varım. Varız. Ozanlar sesleniyor ardımızdan çağları aşarak “Varsınız!” Bizler barış için yazabiliriz.

Karanlık korkumuza, aşk olsun! By Yasemin Yazıcı

Alevi tutmak

Çocukluğumda, bizim ev gaz sobalarıyla ısıtılırdı. Oturma odası, misafir odası, yemek odası ve mutfakta kışın kurulan farklı markalarda sobalarımız vardı. Yatak odalarındaysa soba kurulmaz, yorgan, battaniye ile ısınırdık. Özel durumlarda, —hastalık gibi— oturma odasındaki divanda yatılırdı. İzmir’de soğuklar birkaç ay sürse de, sıcağa alışkın bizler için, üşütücü olurdu. Bilmem sen gaz sobalı günleri hatırlar mısın Aslı? Benden on yaş küçüksün. Yaş farkı, edebiyat arkadaşlığı için elbette önemli değil, kaç yüz yıllık yazarlarımızla, sanatçılarımızla edebi dostluğu paylaşıyoruz. Böyle düşününce, aynı çağda yaşamak önemini kaybediyor zaten. Öte yandan, hatırlama ve hatıralara gelince, paylaşılan dönem fark ediyor; ama çok da değil(O)

Bu sobalardan en sevdiğim Vezüv marka olandı. Silindir biçimindeydi, önünde bir mika camı vardı. Yanarken, arkasına takılı gaz bidonundan, hafif lıkırtılarla akan gazın sesini duyardık. Sıklıkla mika camdan bakıp alevleri seyrederdim. Sarı, kızıl ateş dilimleri yükselir, bazen de mavileşirdi. Öyle büyüleyici oynaşırlardı ki, sıcaklık gözümü korkutsa bile, sobanın mika camlı minik kapısını açıp onları tuttuğumu düşlerdim. Alevler! her zaman büyüleyici.

Büyüsünü yapansa bizim bakışımız. Çok az insan, kalbiyle ve aklıyla birlikte dikilir bacaklarının üstünde. Alevi tutmak, kalbin isteğiyse, acına katlanmak da aklın sabır veren bilgisi olmalı. Kendinden dışarı bakan gözlere, yaşamak bir nişan emanet eder. Artık O, nerede olsa, nereye gitse alevi tutmayı düşleyendir. Duyarlı olmak, pek konforlu değildir yaşamda; çoğu zaman canını yakmak isteyenlerle çevrildiğini hissedersin, azınlıksındır ama böylece çoğunluğun sessizliğini duyarsın görünmez duyargalarınla.

Kırmızı Pelerinli Kent’i bir yolculuk sırasında yanıma almış; uçarken okumuştum. Öylesine kaptırmıştım ki kendimi, sanki biletim yazdığın ülkeye kesilmişti. Oraya doğru gidiyordum. Coğrafyanın sıcaklığı içime değmişti. İnsanların umarsızlığı ve umursamazlığı, kendini hayatın akışına teslim edişi, alışılmış, görünmez sefaletin ortasında; odanda yaşadığın boğuntuyu, kalbine bir iğne ağırlığıyla düşen acıtan sesleri işitmeni…

Turistlerin plajlardan, şık dükkânlardan, otellerden avuç avuç tatil anılarıyla döndüğü Rio de Janeiro’da, sen tersine, arka sokaklarındaki kirli sulara basarak yürümüş, kalbine değenlerin, aklınla acısını damıtmıştın. Sonrasında yazdığın, yaptıkların, yaşadıklarınsa değerini hep bu gözü pek insanlığından aldı gücünü. Kendi ülkende, arka sokakların seslerine elbette duyarsız kalamazdın!

Bir yazar, tam da bu yüzden öz/erk olmalı. Tüm siyasi erklerin anlamaktan kaçındığı mesele bu. Ve, biliyorsun Aslı; özündeki bireysel erk’in olmasa, duyarlığın eksilirdi yaşamından. Soğukkanlı, siyasi erk’lerin oradan oraya savurduğu çoğunluk gibi… Düşünmez/ Duygusal olmakla karşı karşıya kalırdın.

Halbuki seni alıkoyanlar, yazdıklarını okuyup öz’ümselerdi(?!), o zaman, bileceklerdi ki, sen bir yazar olarak angaje olmazsın. Senin, yalnızca sana ait düşüncelerin, güdümsüz tavırların olabilir. Seni yanına çağıran olaylar değil, olguların ardındaki çok boyutlu edebi/ebedi insan resimleri. Yıkılan evlerin kaç kez umarsız bırakılmış insanlarını, çocuklarını, bebeklerini… Durmaksızın dağılıp da, bir türlü yörüngesine varamayan kaderlerini(!) gören gözlerin. Tarafsız olamazdın. Kendinin tarafı vardı. Bu yüzden, şimdi, siyasi taraftarlıkla seni yaftalayanları, onlardan daha iyi anlıyorsun. Alevleri tutma düşünden, kaçamazdı iç görün. Hissediyorum, içerde yaşadıklarını, şimdi de gördüğün insanlarla anlamlandırmayı sürdürüyor zihnin. Tutulduğun yerde, sen özerk bir yazarsın Aslı’nda.

Sonra, Necmiye Alpay’ı aldılar… Ötesi kimdir? Bilmiyoruz. Necmiye Alpay’sa, yazdığımız Türkçenin varlığını, emekle sorgulayan, çağdaş bir dilbilimci. Tüm bunları yazmak bile anlamsız belki. Hepsi karşı anlayışların göremediği edimler. Şimdiki gerçek şu ki, oradasınız ve dışarıdaki aydınlara gözdağı yaptılar sizi. Gün gelir, göz görür, dağın dili çözülür diyelim; umudumuz olun. By Yasemin Yazıcı