La nuit exacerbe les solitudes et les profondeurs de ia viiîe n’offrent pas de redemption. Une jeune femme marche dans Geneve, sans pouvoir echapper â une blessure qui suscite repulsion et degoût pour ceux qui ia croisent, pas plus qu’elle ne peut se soustraire â la douleur qui I’accompagne.
Estelle borgne parce que «l’amour a un oei! de trop», comme le dit !e Mabâbhârata, et qu’ii n’est pas . d’amour heureux ? Qui pourra regarder en face son ceil blesse, defait du pansement qui le recouvre ? Seule avec son enfance en Turquie et [’abandon de Sergio, la narratrice recherche desesperement ia nuit, prisonniere d’une vision oû se deforme le prisme du monde exterieur lorsque la fatigue accabie Tceil qui lui reste. Jeune femme assoiffee de tendresse, eprise de passion et d’intensite, eile ne peut dire ce qui est brise en elle, encore moins !e livrer au premier venu. Le mandarin miraculeux de la (eğende chinoise qui lui est chere ne perdil pas son invulnerability des qu’ii reçoit des marques d’affection ? Eile est condamnee â errer dans ies ruelles de la ville OLI rode le danger et ecrit â en perdre haieine dans les cafes de Geneve. C’est tâ que se croisent (‘Istanbul de sa memoire et la Geneve de son exil, la passion perdue avec Sergio et Tabsence irreversible, parce qu’«essayer de faire revivre un amour ancien» est «absürde et sans espoir». La narratrice deambule dans un entre deux peupie de miroirs, celui des rives du Leman oû elle refrouve cedes du Bosphore. L’impetuosite des rivieres appartient â la passion passee ou releve de Tiliusion et les rues ne ia mettent en presence que de predateurs. De son passe turc, elle garde le regret d’une jeunesse confisquee par les interdits et la tristesse qu’eile considere comme le signe de reconnaissance des femmes du Moyen—Orient. Les adolescentes de Geneve s’epanouissent «comme des fleurs» et sont de petites deesses. E!!e a conserve des hommes de son pays le souvenir «d’inexplicabies humiliations, de menteurs, de brutes, de bûchers oû Ton brûle les sorcieres.» Michelle, le personnage de la fiction qu’elle ecrit â longueur de nuit dans les cafes, est belle â en perdre le souffle. Pourfant le double qu’elle s’est invente ne rencontrera â Geneve que desastre et destruction. La narratrice semble ainsi vouee â porter avec son ceil malade le reve d’une dualite â jamais biessee. II se fait ie sas d’une âme exilee sur terre, tandis qu’elie est un oiseau aux ailes rognees par la vie. On retrouve ici I’univers de la ville dejâ cher â Asli Erdoğan dans La ville dont la cape est rouge (Actes Sud, 2003), ainsi que le theme du double fictionnel present aussi dans son roman precedent â travers Özgür et Ö, avec ce qui etait une descente aux enters marquee par le souvenir d’Orphee et d’Eurydice. Aslı Erdoğan est une des voix les plus prometteuses de la jeune literature turque, recompensee Tannee derniere en Turquie par un prix pour une prose poetique qui n’a pas encore ete publiee en français. By Cecile Oumhani
Yaratıcı yazının akşamı
Eleştirinin insan ömründe bütüncül bir arınma gerçekleştirdiğini anlatmayı pek çok kez denedim, ama yıllar içinde düşünmeden hep aynı kalan kayayı yerinden oynatmanın ne denli zor olduğunu gördüm. Rüzgârın, havanın, suyun bile duruş biçimini değiştirmek için sabırla uğraştığı kayanın orda durduğu yerdeki halinden hoşnut kalışı hiç de anlamlı değil, ama yazık ki böyle.
Oysa eleştiri, karşısındakini anlamaya çalıştıkça kendini sürekli değiştirirken okuduklarına da farklı bir bakış açısı, o güne dek bilinmeyen anlamlar yükler ve bu ilişkiden aldıklarıyla zaman içinde öylesine olgun bir bilinç, bellek, tavır oluşturur ki, kendinden başkalarının anlayamadıklarını sezer, öngörür.
Aslı Erdoğan’ı herkesten çok anladığımı söylemem elbette doğru olmaz, çünkü Mucizevi Mandarin’i okuduğumda onun yaratıcılığını anladığımı, Kırmızı Pelerinli Kent’in yazılıp bitmesini görmeden de yepyeni bir yazarın o sıralarda yoksulluktan kurtulma savaşımı veren edebiyatımıza bir ışık gibi yaklaştığını sezdiğimi hatırlıyorum, ama Kabuk Adam’ı sonradan okudum. Gene de belli ki hüner bende değil, eleştirinin soyutlama ve yeniden yaratma gücüne inanmaktadır.
Aslı Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde anlatısını okurken sorguluyorum yazarla ilişkimi. Karşımda hep yakınlık duyduğum bir yazar ve kitabı var. Genç bir yazarın (demek son kitabını yazdığında daha otuz bir yaşındadır) son kitabından tam yedi yıl sonra yayımlanabilen yeni kitabı; öncekilerden farklı bir metin. Hayatın Sessizliğinde öykü değil, roman değil, belirsizliğine bir ad verip anlatı desek, o da değil. Yazarı aramasa da, elindeki kitabın ne olduğunu hep sorgulayan bir okur var artık.
Elbette anlamın izinden ayrılmaz Aslı Erdoğan gibi yazarlar; bu kez de şiirin biçim özelliklerini içselleştirmiş metinler anlamları dil içinde, sözcüklerde ve dilin söze dönüştüğü her yerde buluyor. Hayatın Sessizliğinde’nin asıl sorunu sözün büyüsü, sessizliği ve sesi, taşıdığı anlamlar. Bir dizi metin ayrı yerlerden çıkıp aynı yere yönelirken birdenbire toparlanıp başka bir yere savruluyor, içinde taşıdığı uyumu bir an bile bozmamaya özen gösteren yazarın yarattığı söz fırtınası olarak esiyor. Bu söz fırtınasının içinden okurun kendine yararlı anlamları seçmesi neredeyse olanaksız gibi.
Yazarı silen dünya
Aslı Erdoğan’ın bu kitabındaki metinleri seçerken tekil anlamları atıp çözmek gibi bir sorunu olduğunu sanmıyorum. Bütüncül bir dil yaratmaya çalışmış o, ama dil yaratmak için de değil. Aslında bu kuşak içinden çıkan yaratıcılar arasında nitelikli söze, anlama, insana ve hayata ilişkin kaygılarını yazdıklarıyla en çok birleştiren yazarlardan oluşu Aslı Erdoğan’ı önemli kılan nedenler arasında değil midir?
Başka bir nedenle yaptığı benzetmeye uygun deyişle, nasıl örülürse bir kazak, öyle örmüştür Hayatın Sessizliğinde’deki metinleri, okur da sökebilsin dilediğince ve belki de, kendi kazağını örsün diye. Bu, Aslı Erdoğan’ın yüksek düzeydeki yaratıcılığını ortadan kaldırmıyor, tersine onun okurla özdeşleşen bir ortak metin kurduğunu gösteriyor. Şiirsel ve metin denebilecek yazının örneklerini veren öteki ustalara öykündüğünü de hiç sanmıyorum. Aslı Erdoğan’ı bilenler, bu metinlerin onun yazınsal dünyasının doğal hâli olduğunu hemen görürler.
Aslı Erdoğan, kendini yazdığı metne yabancılaştıran bir tutumdan alıyor yaratıcılığını. ”Narkissos’un Maskeleri” bölümünde bu yaratıcılığın düşünsel dayanağını dokur. Yazı, onun için de kendini aramak için girdiği ormandır, yalnızlığını en çok orada bulduğu, ne özgürlüğü, ne tutsaklığı yaşadığı…
Yazar, herkes adına konuşmak için mi yaratılmıştır? Ondan bunu bekler kalabalıklar. Kendini anlatırken aslında başkalarını anlatır belki, ama gizlenmesi gerektiği için kimliğini bile tanımlayamadığı olur. Başkalarında kendini bulduğu, yaratıcı yazıyla sıradan olanın özdeşleştiği yerde kendini yadsıyan kısacık ömürlü bir kelebektir o. Demek ki kendini anlatmak için dışındaki dünyaya gidecektir, anlattıkça yazarı silen dünyaya…
”Narkissos’un Maskeleri”nde doğal kişiliğiyle değil de, yazar kişiliğiyle anlatılır yazar: ne adı bellidir, ne cinsiyeti, ne yaşadığı mekân ve uzam. Belki yaralı kişiliği Aslı Erdoğan’a gönderir yazarı, onun yaralarını sarmaya, bir daha asla kendi olmayacak yazarı yeniden yaratmaya çalışır. Ona bir ad verir, ama bir adı olması bile uğradığı kişilik yarılmasını onarmaya yetmez. Yazar—kadın, Orpheus gibidir Aslı Erdoğan’a göre: başı belada, ömrü kısa, duygusu lirik, aradığı sevgiyi bulması olanaksız. Bunları yazarın kendine tuttuğu aynada gördüğü belli, yoksa ”kadın—yazar”ın aynı hâli taşıdığını söylemek yersiz bir zorlama olur.
Hayatın Sessizliğinde’de, ”Kadının adını buldum, daha doğrusu o kendi adına doğru koştu: Özgür,” der sonra.
Kırmızı Pelerinli Kent’in Rio cangılında yitirdiği, ölüme koşan Özgür.
Son on yılda edebiyatımızda yazılmış en önemli metinlerden olan Kırmızı Pelerinli Kent, Aslı Erdoğan’ın kahramanı Özgür’ün hayatı ters yüz etmeye koşullanmış öyküsünü olduğu gibi, okurken testereyle biçimlendirilen bir hayatı ve onu bütün katmanlarıyla sergileyen yaratıcı yazının soğuk hünerini anlatır. Aşktan önce ölüm duygusunu anlatı boyunca yansıttığı için Özgür’ün ölümünü kaçınılmazlaştıran Kırmızı Pelerinli Kent, neden sonra değeri anlaşılmış bir romandır ve Aslı Erdoğan’ın yaratıcılığının doruk noktasıdır. Orada ”Narkissos’un Maskeleri”nin Özgür’ünü anlatan roman ile Özgür’ün romanda yazdıkları birbirini tamamlar.
Hayatın Sessizliğinde, Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’ten bu yana süren uzun bekleyiş döneminin ürünü. Eleştiri, yakından izlediği bir yazarın hangi döneminin hangi ürüne gebe olduğunu, aslında doğumunu ertelediği asıl yapıtı yerine araya giren yapıtının ne ve nasıl olabileceğini önceden de anlayabilir. Aslı Erdoğan benim için bu soy yazarlardan: kendime yakın bulduğum, daha öteye geçmesini, dahası, Kaf Dağı’nın ardını görmeden geri dönmemesini sabırla beklediklerimden. Oradan kucakladığı hazinenin parıltısını buradan görmek verir sabrın suyunu.
Sanırım önce Tahta Kuşlar’ı bekliyorum. Adam Öykü’nün 11. (Temmuz—Ağustos 1997) sayısında kısa, ama bana kalırsa yoğun biçimi yayımlanan, öteki uzun biçimiyle de Berlin’de ödül aldığı için ilgi çeken ”Tahta Kuşlar” öyküsünün adını vereceği öykü kitabını tamamlayamadı Aslı Erdoğan. Oysa yıllar önce yayımlanacaktı, ama o birkaç öykü bir türlü yazılamadı.
Bir de, biliyorum, hoyrat ellerin tuzaklarla dokuduğu hayat var yazarın karşısına dikilen. Aslı Erdoğan, yazının içinde, ama yazınsal dilin dışında yok edici bir kabalığa da uğradı ve kişiliğiyle ne denli sıkı dursa da kabalığın karşısında, yazar olarak duramadı.
Böylece Tahta Kuşlar bir daha ertelenmiş oldu. Mucizevi Mandarin ile Kırmızı Pelerinli Kent’i tamamlayacak bu önemli kitabı gelecekte okuyacağımızı sanıyorum. Hayatın Sessizliğinde ise, adını andığım üç kitabı kadar bütüncül kurulmamış bir derleme olarak neden sonra çıktı. Derleme, ama gene de Aslı Erdoğan’ın ustalığı şurada ki, tamamlanmış bir biçim ve dil birliği taşıyan metinler bunlar. Böyle olduğu için metinleri zorla birbirine bağlayıp bir roman gibi çözümlemeye de gerek yok.
Sözcük sağanağı
Doğrusu, kitabın iç kapağında tür adının ”Şiirsel Düzyazı” olarak verilmesini doğru bulmadım. Ne olduğu tam belli olmayan, sanki yazılanın değerini hafifleten, zorlama bir ad ”şiirsel düzyazı”. Böyle bir tür adı konmasaydı da olurdu ki, Aslı Erdoğan’ı bilmeyen okurları yönlendirmeye yarayacak ”şiirsel düzyazı” adının yazınsal bağlamda bir yeri de yok.
Hayatın Sessizliğinde’deki metinlerin dili, önce sözcük gerektirir. Yeni zamanların yazı dilindeki sözcük sayısının ne denli azaldığını düşünürsek eğer, Hayatın Sessizliğinde’nin, sözcük sağanağı altında kurulan yazınsal dilin olanaklarının neler olabileceğinin yeniden hatırlanmasına neden olduğunu da saptayabiliriz. ”Avuç avuç sözcük atıyorum sessizliğe,” derken benim düşündüğümü düşünmüyordu Aslı Erdoğan, ama bu sözlerinin de aynı noktaya yöneldiğine kuşku yok.
Kırmızı Pelerinli Kent’te şunlar yazılıdır:
”Özgür, uzun süre, içinde yaşadığı gerçek ama akıldışı dünyayı, kurgusal ama daha gerçek olanla değiş tokuş edecek bir yazar aradı.”
Aslı Erdoğan yaşadığı akıldışı dünyanın yerine kurgusal, ama daha gerçek olan bir dünyayı geçirerek sıkıntılarından kurtulmak için yazıyor. Bunda başarılı olduğu için onu kuşağının en değerli yazarlarından sayıyorum. Özgür de aradığı yazarı bulmuştur.
Onun gibi yazarlarla, Bir dönüşünü daha tamamlar dünya. Sözcüklerin akşamı iner. Yaratıcı yazının gündüzü değil, akşamları okunmaya değer.
Rystende sterkt
BOK: Hva er virkelig? Hvordan trenge inn i det vlrkelige? Og hvordan formülere virkellgheten. Dette er sporsmâl Asli Erdoğan praver â besvare i sin helvetesroman fra Rio; «Byen som slenger menneskene rundt seg som soppel.»
Fysikeren Erdoğan er den forste kvinnelige tyrklske forfatteren som er direkte oversatt tll norsk. Og hun er et naermest rystende bekjentskap.
Jeg dor
Vi folger den tyrkiske bestebarnsjenta Ozgur, som lik sâ mange andre ungdommer har tatt seg en tur til Rio. Men Ozgur vil mer enn â se rike og vakre brasillanere danse pâ Copacabana. Hun bosetter seg i en av Rios mange slumstrok (eg. favelaer, som betyr «jeg d0r»). Her flyter kloakken âpent i gatene, den stillestâende heten er naermest uutholdelig og fuktlgheten sâ hoy at alt gâr i opplosning. Her blir smâgutter voldtatt fra de er fem. Nâr de blir eldre «kler (de) seg som rappere, brisker seg som Hollyvvoodgangstere og d0r som fluer.»
«Denne byen drepermeg (…), hverdag, hvert eyeblikk, dreperden megpâ aile mâter» , sier romanpersonen. vel blir hun. Hun blirfordi hun bokstavelig talt er «d0delig» forelsket i Rio. Men fremst av alt for â fullf0re boka «Byen med den rode kappa». For vâr roman er en roman i romanen, der vi f0lger en halvdokumentarisk fiktiv forfatter (Ozgur) mens hun skriver boka vi leser (om O.). En dobbel bokforing som viser Ozgur (Erdogans) paradoksale aarend: Hvordan sklldre en oppdiktet virkelighet som er sannere enn den overflatiske virkeligheten som omgir oss.
Ubarmhjertig
Samtidig er det en veloversatt roman om â leve sin roman eller skrive sitt liv. Et litteratursyn blant annet vâr egen Ari Behn ogsâ forfekter pâ sin «sterke», men kanskje en smule dekadente mâte. Det er ikke mye dekadanse över Ozgur alias Erdoğan (som selv bodde i Rio og ble «tatt av» skrivingen nâr hun var der for â fullfore sin doktorgrad). Ozgur vet at hennes fattigdom er selvvalgt, og derfor ikke «teller». Hun kommer til kort nâr hun vil beskrive uteliggeren hun skritter forbl pâ gata i Rio. Et menneske sâ doden nasr av sult at han forsoker â spise sitt eget spy: «Jeg mangler fortsatt ord tll â fortelle om han. Jeg er ikke sterk, grusom og barmhjertig nok. Jeg har ikke sulta nok.» By Cathrine Krøger
Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu”
Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu” ve öncü asi kadınlar
GÜNER ENER, SEVGİ SOYSAL, ASLI ERDOĞAN”
Kadınlık durumu”nu bir ”düzen sorunu” olarak gören (benim inceleme fırsatını bulduğum) üç kadın yazar var: Güner Ener, Sevgi Soysal ve onların mirasçısı olarak gördüğüm Aslı Erdoğan. Bu yazarlar düzeni eleştirmek için kadınlık durumunu bir metafor olarak kullanıyorlar ve alabildiğine sert bir düzen eleştirisi yapıyorlar. Her üçü de taklitçi bir biçimde değil fakat gerçekten radikal yazarlar… Çünkü bırakın feminist olmayı, kadın olarak kadınlar için yazmak bile çok kaygan bir zemin: Nörotik erkek düşmanlığı ve cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil değerlere bilinçsizce saldırı ve bilinçsizce teslimiyet, kadın yaşamını reformize etme fantazilerini yazarken bilinçaltında benimsenmiş ve özümsenmiş ve bu yüzden de olmadık yer ve zamanlarda su yüzüne çıkan erkek söylemi ve dili; tatlı/zarif kadından birden öfkeden gözü dönmüş deli kadın arasında yaşanan gelgitler, psikolojik ikilemler, okuyucusunun bilincini açmaktan çok köreltecek duygulanmalar ve aldanışlar, aşk ve cinsellik konusundaki cehalet ve tutuculuğun yol açtığı sığlık yüzünden konulan yanlış teşhisler…birçok kadın yazarı bulunmaları gereken çağdaş çizginin hep berisine hapsediyor ve yazdıklarını önemsizleştiriyor.
Kadınlık durumu nedir?
Yalnızca kadını erkekten ayıran biyolojik farklılıkların (menstruasyon, doğurganlık, emzirme v.s) ortaya çıkardığı duyarlılıklar ve farklı bakış açısı değil, fakat aynı zamanda erkek egemen bir toplumda var olan toplumsal ve ekonomik faktörlerin yarattığı kadın karşıtı söylem ve değerler ile bunların kadın üzerindeki psikolojik sonuçları ve yaptırımları kısaca ”kadınlık durumu” dediğimiz biraz trajedi, biraz da komedi ile renklendirilmiş bir kültürel alt kategoriyi yaratmaktadır .
1960’ların sonlarında ortaya çıkan feminist eleştiri kadın sorunlarını çeşitli edebiyat biçimlerinde (öncelikle roman, öykü, tiyatroda) yorumlamak ve erkek egemen (phallocentrıc) ideolojinin yarattığı ataerkil tavır ve değerleri açığa çıkarmak, sorgulamak, eleştirmek ve değiştirmek için üretilmeye başlandı. Cinsel kutuplaşmada baskın tarafın, erkek tarafının kadınlara dikte ettirdiği, yansıttığı betimsel (representational) kadın imgeleri tartışmaya açıldı. Kadın ve erkek yazarların yarattığı cinsiyet nosyonları sergilendi.
Bu polemikler sonunda edebiyatı da aşarak siyasal konulara taşındı: Kadının baskı gördüğü, sömürüldüğü, haksızlığa uğratıldığı, sosyoekonomik statüsünün en gelişmiş toplumlarda bile erkeğin çok gerisinde kaldığı görülünce yeni politikalar üretme gereği ortaya çıktı. Bu nedenle feminist eleştiri pek çok batılı ülkede çok önemli bir işlevi yerine getirdi: Edebiyatın sağladığı veriler ışığında toplumsal yaşam yeniden gözden geçirildi. Üstü kapalı ve bir o kadar da karmaşık bir ırkçılık biçimi olan kadının aşağılanması su yüzüne çıktı. Bu konuda Kate Millett, Germaine Greer, Schlamith Firestone, Betty Friedan, Elaine Show gibi isimler ilk kuramsal örnekleri ve unutulmaz yapıtları ortaya koydular. Mary Wollstonecraft’in Kadın Haklarının Bir Savunması (1792) ve Margaret Fuller’in 19.Yüzyılda Kadın (1845) adlı ünlü denemeleriyle başlattıkları çabaları sürdürdüler.
Feminist eleştiri ne yazık ki böyle canlı ve coşkulu (yani özgün) bir biçimde Türkiye’ye ulaşamadı. Fakat feminist edebiyat ulaştı. Sevgi Soysal’ın 1968’de ilk baskısı yapılan Tante Rosa adlı öyküler kitabı ”kadınlık durumu” üzerine inanılmaz ironiler ve çarpıcı gerçeklerle dolu özgün bir çalışmaydı. Sevgi Soysal daha sonra yazdığı roman ve öyküleriyle bu konunun ideologlarından biri olduğunu kanıtladı (ve tabii eylemcisi de oldu).
Ancak kadınlık durumunun ilk eleştirisi ve Tante Rosa’dan daha sert ve radikal bir yorumu (belki de Soysal kaleme sarılmadan önce) Güner Ener’in 1959—1965 yılları arasında yazdığı öyküleri içeren ve ilk baskısı 1969’da yapılan Eylül Yorgunu adlı kitabında yapılmıştı. (Ben Güner Ener’i ne yazık ki İmge Kitabevinin 2000 yılında yaptığı ikinci basımında tanıyabildim.) Ener bu kitabında cinsel tabuları yıkıyor. ”Dikine Eğri” (1959); çocukluk eğitimini eleştiriyor, ”Bir Mektup Yazdım Dört Ucu kara” (1960); kadın olarak toplumla çatışıyor ve aşkı sorguluyor, ”İyi misiniz?” (1960); ataerkil kültürün bunalımlı, intihar eğilimli kadın kurbanlarını gözlüyor, ”Elgin” (1961) baba—kız, anne—kız ilişkisini biraz da Freudian bir bakış açısıyla sorguluyor, ”Tuzluçayır” (1962); metaforik anlamda kadın olmanın dehşeti ve toplumsal damgasından (stigma) bahsediyor, ”Üçüncü Kişi, Tekil” (1963); olağanüstü bir iç monologla düzen eleştirisi yapıyor, ”Bozuk Düzenden” (1963); Edgar Allan Poe’nun ”Tell—Tale Heart” öyküsü tipinde bir sanal (kadın) suçludan bahsediyor, ”Başarısız Suçlu” (1964); tükenmiş kadın psikolojisinin yol açtığı intiharlardan, ”Eylül Yorgunu” (1965) ve kadın ölümünden ”Kırkbirinci Gün” (1965) bahsediyor.
Güner Ener ve Sevgi Soysal yan yana getirildiklerinde edebiyatımızın iki öncü—asi kadınının portresiyle karşılaşıyoruz. Aynı konuları farklı vurgular ve doğru saptamalarla yapan iki kadın… Ataerkil düzene, onun kadın tanımına, kadını yok sayan değerlerine meydan okuyan iki kadın. Sevgi Soysal Tante Rosa’da kadınlık durumunu şiirsel (ama trajikomik bir biçimde) başlarda şöyle anlatıyor:
”Bir kartopu uçup Tante Rosa’nın camını kırdı. İçeriye ayaz doldu, kar doldu, kiliseden dönen kocasının varlığı doldu, çocuk emeceği kadar emmişti, memede uyudu. Tante rose memesiyle camdaki deliği doldurdu, ayaz memesini ısırdı, kiliseden dönen kadınlar şapkalarını çıkarıp yüzlerine tuttular ve yan gözle Tante Rosa’nın kocasına baktılar. Tante Rosa’nın kocası hiçbir şey duymadı, evdeki kaz kızartmasını düşünüyordu, her Pazar sabahı yenen kaz kızartmasını ve elma pastasını, sıcak kahveyi.
Sonra birinci çocuk ağladı, ikinci çocuk ağladı, bebek ağladı. Tante Rosa göğsünü ilikledi, yerleri süpürerek sahanlıkta yürüdü, tahta merdivenler gıcırdadılar…
Bir mektup bıraktı Tante Rose arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı…(ss.20—22)
Güner Ener ise ”Eylül Yorgunu”nda daha öfkeli (daha yıkıcı) bir tavırla yazmaktaydı;
Demek ki neymiş; kız beşiğe, çeyiz sandığaymış. Üstelik sizin namus kavramınız da nane ruhu denli uçyum—kaçtım bir şeymiş. Amanın sıkı tutun. Özellikle bekâretleri. Kendinizin, kızınızın, kardeşinizin, komşunuzun, eşin dostun, hısım akrabanın. ”Aa onun namusu bize düşer”. Size bok yemek düşer aslında… ”Bozuk Düzenden” (s. 62)
Sevgi Soysal genç yaşta öldü. Güner Ener ise kırıldı ve tek kitapta kalmaya karar verip asıl mesleği olan resme döndü; ülkeyi de terk etti. Ener ve Soysal özgünlükleri, dinamik anlatımları, keskin gözlemleri ve doğru saptamalarıyla kadın edebiyatımızı yerellikten kurtarıp evrensel boyutlara taşıyabildiler. Sevgi Soysal kadınlara bütün başarısızlıklarına aldırmayıp kendi kendilerini sevmelerini söylüyor ve bir dayanışma (siyasal implikasyonları olan bir dayanışma, bir sisterhood) öneriyordu. Güner Ener ise toplumsal yargılara boş verip topluma diklenip tam bir birey gibi yaşamayı.
Ülkemizde Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın ilk örneklerini oluşturduğu bir siyasallaşmış kızkardeşlik (sisterhood) projesinin gerisinde bütün kültürler ve ırklar düzeyinde başlıca şu varsayımların bulunabileceğini son araştırmalar göstermiştir:
1. Cinsiyet (Gender) baskının başlıca kaynağıdır ve bütün baskı biçimleri için model oluşturur.
2. Baskı iki uçludur: boyun eğmişlik ya da erkek egemen kültürden dışlanmışlık kuşatılmış kadınlık durumu içinde yer almak için yeterlidir. Bu nedenle bu kategorilere giren erkeklerin de kadınların durumundan farkı yoktur.
3. Yalnızca bir grubun, kültüre, ırka, sınıfa, eğitime, mesleğe ya da herhangi başka bir kritere göre dernekleşmesi, farklılıkları dışlayan ethnocentric ve seçkinci bir baskı gurubu oluşturabilir. Dayanışma dernekleşme değildir.
4. Belli kriterleren dayalı kadın kültürü ya da alanı yoktur. Egemen kültürün tanımladığı cinsiyet alanları vardır ve bunlar ekonomik, politik ve toplumsal olarak baskın gruplar tarafından belirlenir. (Dolayısıyla kurbanlar hem kadınlar hem de erkekler arasından çıkabilir.)
Daha kadın duyarlılığına bile sahip çıkmaktan çekinen, Erendüz Atasü’nün bir gazete yazısında belirttiği gibi, ”kadın kimliklerini geri çeken” kadın yazarların bulunduğu ülkemizde, son araştırmalarla varılan sonuçlar Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın yaptıkları saptamaların doğruluğunu bir kez daha ortaya koydu: Kadınlık sorunuyla başlayan baskı ve sömürü, düzen sorununun en önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Güner Ener ve Soysal bu nedenle kadınlık sorununu yerellikten kurtarmayı, ”öteki” grupları da kucaklamayı hedefliyorlardı. Güner Ener’in ”Dikine Eğri” öyküsünde (ki Aralık 1959’da yazılmıştı) anlatıcı—kadın kahramanın sokakta konuştuğu bir kambur adamla gidip yatması onun kadın olarak, her çeşit ritüelden ve egemen kültürün erkek estetiği konusundaki dayatmalarından arınma çabasıdır.
Aslı Erdoğan, Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın başlattığı zincirin son halkasını oluşturuyor. Özgürleşebilen, dolayısıyla yerellikten kurtulabilen bir kadın yazar, Aslı Erdoğan. Kendisinden önce gelen yazarlar gibi Erdoğan’ın öyküleri de öncelikle kadının yerini sorgulayan bir başkaldırı, düzen eleştirisi, simge ve metaforlardan yola çıkarak çözümlemelere ulaşan bir mitleştirme (dolayısıyla unutturmama) çabası. Güner Ener’in ”Üçüncü Kişi, Tekil” öyküsündeki ”göğsüne köküne kadar gömülmüş kara saplı bir bıçakla” ortalarda dolaşıp çevreye korku salan kadın, Aslı Erdoğan’ın ”Yitik Gözün Boşluğunda” adlı öyküsünde tek gözü ameliyatla alınmış, göz boşluğu sürekli kan—irin karışımı kanayan ve çevresine aynı korkuyu salan kadın olarak karşımıza çıkıyor. ”Kadınlık durumu”nun bu morbid metaforlarla bundan daha etkileyici modernist bir yorumunu bulmak güç. Aslı Erdoğan bir hapsedilmişlik duygusunu da kolayca yaşatıyor okuyucuya.
”Tek gözlü bir kadın hayaletten bile daha korkutucu. İnsanların yüzümü görünce kapıldıkları dehşetten, ansızın iri iri açılan gözlerden, kaçırılan bakışlardan, korku ve tiksintiyle çarpılan ağızlardan bıktığım için gündüzleri olabildiğince az dışarı çıkıyorum.” (s. 39)
İşte Aslı Erdoğan’ı Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın mirasçısı yapan bu özgün yaklaşımı, onlarla paylaştığı ”kadınlık durumundan” yola çıkan düzen eleştirisi. Şuna inanıyorum ki, Aslı Erdoğan’ın aynı öyküde yazdığı şu satırlara her iki yazar da imzalarını atabilirler ve bir ”sisterhood” zincirini güçlendirebilirlerdi:
Cenevre’deki ilk gecelerimde, sokaklarda, diskolarda, barlarda sevgilileriyle sarmaş dolaş yürüyen, dans eden, öpüşen, kahkahalar atan on üç—on dört yaşındaki kızları görünce içim cız ederdi. İlk gençlik yıllarımı benden çalmıştı Türkiye ve onları başka hiçbir ülke geri veremezdi. Zamanla içimi acıtanın bu kızların özgürlüklerinden de öte mutlulukları olduğunu anladım. Genç ve umut yüklü bakışlarla seyrediyorlardı dünyayı; yanlarındaki delikanlılar onları sevgiyle, hayranlıkla, tutkuyla kucaklıyordu; hiç tokat yememişler ve büyük olasılıkla bir ömür boyu yemeyeceklerdi. Doğup büyüdükleri topraklar gelişip serpilmelerini, gerçek boylarına erişmelerini, mevsimi geldiğinde çiçek açmalarını sağlayacaktı. Daha şimdiden küçük birer Tanrıçaydı hepsi. Ülkemdeki erkekler kadınlara böyle bakmıyor, böyle davranmıyordu. O yaşlardaki ilk ilişkilerimden aklımda kalan ”ne koparsan kârdır” türünden bir cinsellik, nedenini bir türlü çözemediğim aşağılanmalar, karşımda beliren zerbalar, timsahlar, cadı yakma törenleri, orospu yaftalarıydı.
Avrupada’nın orta yerinde bile Ortadoğulu kadınları bir bakışta ayırt edebilirim. Hepimizin gözlerinde derin bir korku ve hüzün var. Özgüvenimizi hiçbir zaman kazanamamışız, gururumuz Rasputin gibi yaralarla dolu…” (ss.14—15)
Aslı Erdoğan aydın kadın, düşünen kadın, cinselliğini yaşayabilen kadın olmanın Türkiye’de ödenmesi gereken bedelinden bahsetmektedir. Söylediklerinde de doğrusu hiç abartı yoktur ve sanki Sevgi Soysal’ın çektiklerini, ölümünü; Güner Ener’in hırpalanması, yabancılaşması ve kendini yolladığı sürgünü anımsatmaktadır bize. Aslı Erdoğan’ın devraldığı bayrağı uzun yıllar taşıması (sonunun kötü olmaması) ve emin ellere teslim etmesi dileğiyle. By Sevinç Özer

