Delilik…

Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Edebiyat alanında da ‘deli’ diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Deliren, yoldan çıkan, deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar… 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle…

Yoldan çıkan, sapan, çıldıran, aklını kaçıran, deliren, intihar eden aykırı kadınlar… Deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar… Bu kadınlar ki ‘sırça fanus’larda nefessiz bıraktığımız, ‘kendine ait oda’larına kilit çaktığımız, ‘ölmeye yatma’larına izin verdiğimiz, ‘tımarhane yolculukları’nda yalnız bıraktığımız ve ‘ruhlarının üşümesi’ne seyirci kaldığımız yazarlar. Ve bu kadınlar şimdilerde ya ormanlarına, odalarına, bahçelerine çekildiler, ya bedenlerinin acılarıyla baş başa kaldılar ya da denizlerin, rüzgârların sesini dinleyip kül oldular, deniz oldular, hava oldular, toprak oldular.

Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Erasmus, ta 1509’da deliliği kürsüsünden indirirken ona kadın olduğunu itiraf ettirir. Özgürleştirici, mutluluk verici, karnavalesk ve devrimci bir mit olarak kucaklanan delilik aslında ötekileştirmenin, toplumdan soyutlamanın ve zindanlara kapatılmanın adıdır aynı zamanda. 19. yüzyıla gelindiğinde delilik daha ‘bilimsel’ bir şekilde tanımlansa da daha çok kadınların tutulduğu bir hastalıktır hâlâ. Belki de böyle olmasının nedeni, devrin tüm sosyo—kültürel değişme ve gelişmelerine karşın kadının evdeki durumunda bir değişiklik olmamasıdır. Kapılar hâlâ kilit altındadır, dışarısı genişledikçe ve zenginleştikçe içerisi daha da küçük görünür. Buhranlar ve histeri krizleri içinde ayılıp bayılan zayıf sinirli kadıncıklar, dönemin edebiyatında bir hayli yer bulurlar kendilerine.

Günümüzde bile kadınlar bu yaftayı kabullenip hapları birbiri ardına yuvarlamaktadırlar kolları bağlı. Oysa ki çoğu, kültürün bir ürünü olan ‘akıl hastalıkları’, özgür ve sıradışı aklı ezip yok etmek için uydurulmuş hilelerdir.

Travmalardan şizofreniye
Edebiyat alanında deli diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Bu kadınların yaşamlarında ya da metinlerinde pek çok tanımlı ‘akıl rahatsızlıkları’nın ipuçlarını örtük ya da açık bir şekilde bulabilirsiniz; şizofreni, paranoya, çoğul kişilik bozukluğu, mani, depresyon, melankoli, agorafobi… Bu ‘rahatsızlıklar’ intihara yönelme, duyarsızlaşma, benlik kaybı, gerçekle ilintinin kesilmesi, esrime, aşırı heyecan ve korku (Kadınlarda daha çok görünen savunma refleksi.), öfke (Genellikle erkeklerde görülen, kişiliğin korunmasını ve özerkliği sağlayan duygu durumu. Kadınlar en çok işlerine karışıldığında öfke duyuyorlar.), yorgunluk hissetmeme, uyumama, taşkınlık, yoğun bir düşünce kaosu, taşkınlık ve çöküntünün ardı sıra yinelenmesi, kaygı, bellek yitimi gibi davranış şekilleri ile kendilerini açığa çıkarırlar. Çoğu akıl rahatsızlığının aşırı çevre baskısından, çocukluktaki cinsel taciz vakalarından, travmalardan, aşırı stresten meydana geldiği düşünülürse, kadınların akıllarına hâkim olmamak gibi bir lüksü hak ettiklerini söylemeye bilmem gerek var mı?

Önce acı yaşam sonra acı dil
Duyusal algı ve hafızası gelişkin olan kadın böyle bir yaşamın tüm ayrıntılarını zihnine hapsederek, tüm çelişkilerini ve acılarını derinden duyumsayıp sırtlanarak elbette ki önce kaçınılmaz olarak delirir ve sonra da alır kalemi eline. Neşe Cehiz yazmaya nasıl başladığını şöyle anlatır ’Bir gece kendimi evin mutfak masasında buldum. Önümde koca bir tomar kağıtla. Nasıl yazıyorum ama! Hafif tırlatmış olmalıyım.’ Latife Tekin ise; ’Ben yazmaya başladığımda kafamın içi çınlamalar ve sözcüklerin gürültüsüyle doluydu. Ve ben yazmaya başladıkça, sessizleşme de başladı’ derken ’Sevgili Arsız Ölüm’deki küçük Dirmit canlanıverir. Yaşam, yaratmak isteyen kadını yaşatmamak için elinden ne geliyorsa yapar. Aslında yazmaktan, özgürce oynamaktan başka bir şey istemeyen Dirmit’i ailesi deli zanneder, cinlenmiş addeder. Sonunda defter yırtılır, dama çıkmak yasaklanır. Göçün benliğini ikiye böldüğü, çok yaralar almış, çok bastırmalar yaşamış Dirmit kadınların yazabilmek ve özgürce yaşamak için nelere katlandığını çok iyi anlatır. Toplumsal ve cinsel kimliği dahası benliği böylesine derin yarıklarla paramparça olmuş bu kadınlar her şeye rağmen yazmaya, savaşmaya devam ederler, makus talihlerinin üzerine hiç durup dinlenmeden hızla giderler. Yazan bir el ve düşünen bir yürek için daha yorucu olan bu yolculuklardan bir hayli yara alarak çıkarlar. Sözcükler bu acıları serinletmek, bu yorgunlukları dinlendirmek içindir. Ama içine girdikleri dil kendi seslerinin, sözlerinin dili olmadığından nefes alamazlar yeteri kadar.

Ölümüne yazma
Bilginin iktidarına yabancı, bilmek için ve bunu gösterebilmek için yazmayan, toplumun ve dilin kıskacı içinde kalan bu kadınlar, yazdıkça daha da derinleri kazımaya başlarlar. Yazma süreçleri ölümünedir adeta. Dehaları ve bir türlü yok edemedikleri yaratıcılıkları onların en büyük suçu ve işkencesine dönüşür. Dile ve içine düştükleri bu yaşama hapistirler. Bu hapsi reddetmeleri, bunun uğruna yazmaları kaçıklıktır sadece, kadınlar bu dile girince daha ayrıksı ve deli görünürler ama kimseye de zararları yoktur, zararları kendilerinedir sadece. Kadınlar zaten hep duygularıyla, edebi değeri bile olmayan boş lakırdılar yazmışlar ve çok da can sıkıcı olmuşlardır. Bu ötekilik kurgusuna kadınlar ezelden beri pek bir aşinadır zaten. Delilikle, ötekilikle yaşamayı, yüzleşmeyi erkeklerden çok daha iyi bilen kadınlar başka yaşamlar, başka diller bulmaya çalışırlar. Yarattıkları küçük alanlar içinde erkeklerin itiraflardan, aynalardan kaçan şişkin egolarının tersine o küçümsenmeye çalışılan gerçek duyguları, acıları ve bedenin seslerini büyük içi boş laflara inat yazıp dururlar. Bu kültür içinde yalnız, yabancı mahluklar olarak kalacaklarını bile bile kendiler ni dinlemeye ve görmeye cesaretleri olduğu için delice, esriyerek, umursamadan yazarlar. Bu sakatlığın kendi sakatlıkları değil toplumun sakatlığı olduğunu bilirler. Bu asıl sakatlıktan korunmak için kendilerini odalarına, sözlerine kapatırlar çoğu zaman. Ama bu kapanışta ötekileştirilen her şeye yer vardır.

Onları delirten bir başka neden de, dışarıyı çok fazla deneyimlemedikleri için kendilerini yazmaya daha çok yönelmeleridir. Bu içre yaşamlar, onların kendi derinliklerine daha çok dalmalarına neden olur. Ve ne yazık ki hafiften narsistleşmeleri de bundandır. İç hesaplaşmaları derin olduğu sürece acı ve acı olduğu miktarda delirticidir. Aslında yazma eyleminin salt kendisi bile onlar için delice ve marjinaldir. ’On altıncı yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi’ der Virginia Woolf. Yazmanın kadına yakıştırılmaması, yıllarca engellenmesi, onların yaratıcılıklarına inen darbeler ve farklı travmaların habercisidir. Yazmaktan yüzyıllarca korkmuştur kadın ve bu miras korkuların ilk söze dökülüşü elbette ‘aklı başında’ olmayacak, taşkın bir zihnin hızla boşalması şeklini alacaktır. Yine de yazmaya devam eder kadınlar deli olacaklarını göre göre. Çünkü delilik en büyük dirençtir hayata karşı.

Delidir ne yapsa yeridir
Delilik, aslında büyük mücadeleleri gerektirse de, bir taraftan da kadın yazar için eşi bulunmaz bir nimettir. Delirerek, toplumsal ve cinsel kimliklerin yapmasına izin vermediği bin bir şeyi rahatlıkla yapabilir söyleyebilir aslında. Söylemek istediklerini daha yüksek bir sesle daha korkutucu bir üslupla yazabilme şansı vardır. Bu yüzden de delirmiş kadın, uygarlığın görmek istemediği çöplerden hiç iğrenmez (çünkü iğrenmek öğretilmiş bir tahakküm aracıdır) ve tüm tabularla birlikte rahatça mutlaka değinir kitaplarında. Yaşama ve kendilerine karşı yönelttikleri sağaltıcı öfkenin boşalabilmesinin, hayatta kalabilmelerinin ve daha dürüstçe yaşamanın yoludur delice yazmak. Modernizmin gerektirdiği akla uygunluk, nedensellik önemsizdir. Sayısız alt gerçekliğe geçilebilir. Delice yazarak adeta erkeğin hareket alanını kısıtlar ve kadına devreder fazlasını. Geçmiş ve gelecekle bağı daha kopuk olduğundan erkeğin dediklerine, tarihine ve bilimine kulak asmasına gerek yoktur. Delilik kadın yazarlar için bazen varoluşsal bir dilemma bazen de hınzır bir maskedir. Fakat bu maskenin maliyeti çoğu zaman ağır bir bedele karşılık gelir.

Aykırı dil, yok ülke
Yazarların tüm bunları yapabilmesi için yeni bir dile ihtiyaçları vardır. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi ’yeni bir dil yaratılmadan yeni bir ülke yaratılamayacağı’ için yazarlar, kadınları sakat bırakan fallusmerkezli söz yerine kimi zaman onu bozup çarpıtıp delice bir kadın dili tutturur. Deliliğin sesi içlerindeki çığlığın duyulmasına az da olsa olanak verir. Dil artık döngüsel, tekrarlı, parçalı, tutarsız, zamansız, yersiz yurtsuz, çok katmanlı, duyguların deli dilidir. Kristeva, psikopatların dilinin erkek dilini parçalayabilecek güçte olduğunu söyler. Bu kısmen şiirsel olan dil esrimelerin hızı arttıkça akmadan çağlamaya geçer, noktalama işaretleri savsaklanır ve hatta yitip gider. Sözler okuyucuya nefes alacak an bırakmazlar. Doğa ve kültür çatışması, beden ve akıl çatışmasına paralel olarak metinde yoğun bir parçalanmayı da beraberinde getirir.

Yazarlar, başlangıçta sözün değil duygunun olduğunu bildiklerinden öncelikle duyguyu dinlemişler ve sözleri duygunun yönetmesine izin vermişlerdir. Kadınlar bu dilde, ikili karşıtlıklara, çizgisel zaman anlayışına, rasyonalitenin tahakkümüne, kadınlara yakıştırılan tüm ikincil temsillere ve erkek egemen kültüre karşı savaşırlar. Metinlerindeki özneler sürekli yeniden üretilir, istikrarsız ve çelişkilidir. Tek bir kimliğe yer yoktur. Beden önemli yer tutar çünkü bedenin arkaik vahşi kaba sesi tekrar geri gelmeli ve yazıya geçirilmelidir. Bu yüzden de beden tüm çirkinlikleri ve sakatlıklarıyla karşımıza çıkar. Bu ayrıksı kadınların metinleri genelde otobiyografiye yakın durur. Kendi trajedilerini görmekten kaçmayan, onlarla yüzyüze gelmekten korkmayan bu kadınlar çocukluk fobileriyle hesaplaşırlar öncelikle. Metinlerdeki en derin ve kaçınılmaz ortak imge ‘ölüm’dür. Bazen son, bazen başlangıç, bazen de bütünlüktür onlar için ve ölüm çoğunlukla ‘intihar’la gelir. Bu intiharlar bilinçlidir ve yöneldiği yer genellikle ‘deniz’dir. Çünkü deniz bir bütüne ve özgürlüğe kavuşmayı imler, arınmadır, geçmişin silinmesidir. Deniz, kapatılmış olmalarından gelen agorafobiyi, yerleşik düzenden kopuşu anlatır.

Yaşama direnme şekli, intihar
Romanları kendi döneminde kaba, iğrenç hatta pornografik bulunan ve edebiyat çevresi tarafından sürekli dışlanan Kate Chopin’in ’Uyanış’ında çizdiği ölüm tasviri, evli bir kadının ahlak ve beden arzuları arasındaki çatışması sonrasındaki bilinçli seçimidir. Chopin ahlakın insanlığın değişimine bağlı olarak farklılaştığının ama doğanın, insan bedeninin hep aynı bencil cinsel dürtülerle yönetildiğine inanır. ’Uyanış’taki Edna baştan çıkarıcı denize karşı koyamaz ve denizin sesini dinleyerek intihar eder. Doğa ve kültür çatışmasıdır bu. Ouse ırmağının sularına ceplerine koyduğu taşlarla girerek intihar eden en yaratıcı şizofrenlerden Virginia Woolf’a göre intihar, Mrs. Dalloway’e söylettiği gibi bir iletişim yolu, yaşama direnme şekli ve kucaklaşmadır. Mrs. Dalloway ve intihar eden Septimus Woolf’un iki ayrı kimliğini anlatır gibir. Romanlarında saatler ölümü imler çoğunlukla, yani Woolf yaşamın her tiktakında ölümün varlığını hatırlamak ister. Ona göre delilik de intihar gibi, tekerrüre, nizama ve konfora dayalı burjuva hayatından çok daha sahici, samimi bir damardır. Manik depresif yaşamı bilinçakışı metodunun en önemli metinlerinden olan ’Dalgalar’da kelimelere dökülür. O hem dalgalarda gidip gelen bir mantar hem kayalıkları aklıkla dolduran köpük hem de odadaki kızdır. Dalgalar bir dökülür, bir geri çekilir ve yine dökülürler, kıyıyı ezen büyük bir canavarın gümbürtüsü gibi. Rüzgar, hem dalgayı kabartarak yaşamı zorlaştırır, hem de sakinleştirip yağmuru indirecek bir araçtır. Deliliği bundan iyi anlatabilen sözcükler yoktur herhalde.

İntiharı, öfkeyi, deliliği ve yalnızlığı metinlerinin merkezinde tutan Sylvia Plath da daha 31 yaşındayken intihar eder. İmgelerinde ölüme tabuta benzeyen pek çok şey vardır. ’Sırça Fanus’ bir kadının ve bir yazarın nasıl deliliğe sürüklenip ne acılarla boğuştuğunun itirafnamesidir. Sylvia’ya ilk deli yaftasını yapıştıran bir erkektir. Ona sahip olup parmağına bir yüzük takma derdindeki bu adam onun dediklerini anlamaz, dinlemez bile, aslında Esther’i kimse anlamaz. Deniz onun da intihar için seçtiği yerlerden biridir. Geçirdiği şok ‘tedavisi’nden sonra Sylvia kendine sorar; ne suç işlemiştir ki ona böyle bir ceza vermişlerdir?

Zoraki hasta
Kate Millet’in ’Tımarhane Yolculuğu’nda da bu soru farklı şekillerde tekrar tekrar sorulur. Millet, Plath gibi soruları kendisine sormaktan çok çevresindeki insanlara sorar. Bu toplumsal düzenin deliliğe nasıl baktığıyla, delileri nasıl acımasızca etiketlediği ile ilgilenir daha çok. Kitapta deliliğin toplum tarafından planlanmış nasıl bir kıstırılma ve kapatılma olduğunu çok açıkça ve samimi bir şekilde anlatır. Onda da deniz büyük bir rahatlamayı imler. Deliliğin aslında hepimizin içinde saklı olduğunu ve bir şehvet gibi çok hızlı bir şekilde uyandırılabileceğini söyler. Delilik yaftası aslında herkesi delirten bir fişlemedir. Ne kadar iyileşirse iyileşsin bir deli hep deli olarak kalacaktır. Zoraki bir hastadır, hasta olduğunu kabul etmek zorundadır çünkü ölememektedir. Woolf ve Plath da hasta olduklarını kabul etmedikleri için ölümü seçmişlerdir belki de. Millet, zincirlenen ve sonucunda toplumla uyuşamadıkları için yok edilen bu deli zihinlerin aslında nelere kadir olduğunu çok doğru bir şekilde özetlemiştir; ’akıl yok olmuyor, kaçıyor, çünkü bir yerlere gidiyor.’ Akıl düşleme teslim olur, üretkenleşir ama farklı bir dil konuşmaya başlar. Çünkü depresyonda dünya ve dil yok olur, iç ses o kadar baskındır ki ne söz onu karşılayabilir ne de hız.

Kalbi yaşadığı acıya dayanamayarak henüz elli iki yaşındayken duran Sevim Burak’ın hikâyelerindeki dili tam da bu farklı dilin yazıdaki göstergesidir sanki. Kesik kesik cümleler noktasızdı. Harfler, kelimeler, sesler, büyür, hızlanır, tekrar eder, bitmez, sonlanmaz ve boşlukta yankılanır durur. Metin tam anlamıyla görsel bir sestir çünkü söz bir kitapta bile her şeye anlatmaya kadir değildir. Burak söze tapınmaz, onu putlaştırmaz. Hikâyelerindeki kişiler normal değildir hatta tam anlamıyla gerçek bile değildir ama hüzün apaçık okunur satırlardan. Aşklar gömülü, aileler uzak ve beden acı içindedir. Hastaneler hastalar kabustur. Umutsuz acı içindeki insanlar yaşıyormuş gibi yaparlar. Yazarak ölüm korkusuna karşı çıktığını söyler Burak, bir radyo programında ve bir yandan da ekler; hikâye yazmak ölüme karar vermek gibidir benim için. Ölümle hep savaşmıştır tüm yaşamı boyunca.

Ne çılgın, ne akıllı
Leyla Erbil’in dili de bu dünyanın bu edebiyatın dili değildir sanki. Deli dili onu da kutsamıştır. Yazım şekilleri farklıdır, noktalama işaretleri yenidir, metin — zaman iç içedir. Biçim ve içerik gerçek anlamıyla çok katmanlı bir bütündür. ’Cüce’de Zenime, ’Üç Başlı Ejderha’da kadınlar delidir ve ölümle savaşırlar, oynarlar hatta. Silinirler sanki bu dünyadan giderek ve bilerek. Ve Erbil’i belki de en iyi anlayan kadim dostu, acı dolu yolculuklardan geçmiş yazarlardan biri de Tezer Özlü’dür. Ölüm ve delilik yıllarca, satırlarca kol gezer onun yaşamında ve sanatında. ’Kalanlar’da aklın bittiği ve çıldırmanın başladığı anları anlatır. Kendini özgürleştiren beyni boşluğa fırlar adeta. 20—30 yaşları arasında hem çılgın hem akıllı, 30—40 yaşları arasında ne çılgın, ne akıllı olduğunu söylerken bu yolculuğun onu artık iyiden iyiye yorduğunun işaretlerini vermektedir, tıpkı Woolf gibi. ‘Yaşamın ucuna yolculuk’ yapma zamanın yaklaştığını hisseder. Her şey doyumsuz her şey sıkıntı verir ona. Özlü’de de her şey giderek yitmekte, sönükleşmektedir, Erbil’in kahramanlarında olduğu gibi. Ama ölümün bu kadar yakınında durmasına ve Pavese’yi ölüme götüren, tabuta benzeyen asansöre binmesine rağmen ölüm ona uğramaktan vazgeçer son anda. Özlü de ölümü soluyup soluyup çevresini yaşamla donatanlardandır.

Ingeborg Bachmann’ın ölümü geldiğinde ’Ölüm Türleri’ daha tamamlanamamıştır. Ne yazık ki bu türler yepyeni savaşsız bir dünyaya atılan daha ilk adımlardır. Kürsüsünün de adı olan ‘Yokülke’ için yazılmaktadır. ’…ben ise yalnız başıma yatmaktayım yaralarımla, buzdan dikenlerin içinde’ derken bile yeni bir dilin hayalini kurar Bachmann. Yeni dünyalar tüm bu aykırı kadınlar için doğanın içinde saklıdır. ’Sudan nefret eden, yeşilden nefret eden anlamaz bu dünyaları’ der yazar. Umutlarının tükendiği bu eski dünyada insanın insana yaptıklarından öldüğünü, savaşın, faşizmin iki insan arasında başladığını, iç dünyaların ağır ağır öldürüldüğünü görür. Ama yazar yine de inanmaktadır geleceğe.

Sevgi Soysal tüm yaşamı boyunca dönemin politik yapısına inat toplumun tüm çelişkilerini, acılarını görse de ve yazsa da, yine de umutla bakabilmektedir yaşama; ’Doğadaki her yenilikten, bahardan ve gençlikten hoşlanışım, doğadaki yenilenme gücünü, ucundan da olsa koparmayı’. Ölüme ‘Hoş geldin’ derken bile cesaretinden hiçbir şey yitirmemiştir aslında.

En zoru sağ kalmak
Aslı Erdoğan ise ölüme çılgıncasına atlayıp, onu içine çekip, kıyısında dolaşıp, özgürlüğünü farklı bir biçimde ilan edenlerdendir. ’Hayatın Sessizliği’nde sağ kalmayı, yani en zoru seçer. Tüm yorgunluğu ve cehennemi acısı ile en büyük hesaplaşmalardan birini yapar bu sessizlik içinde. Yolculuğunda ona eşlik edebilmek her anayiğidin işi değildir dahası tüm bu iç dünyaları aklı kaçırmadan okuyabilmek pek mümkün değildir. Ölümü, şiddeti delice bir sakinlikle yazabilmenin de aynı şekilde, çıldırmamış bir akıldan çıkması olanaklı değildir.

Ruth Rendell, Perihan Mağden, Şebnem İşigüzel’in kahramanları kandan, cinayetten öyle bir doğallıkla söz edip işlerini öyle hızla bitirirler ki tüm klişeler baş aşağı geliverir. Nilgün Marmara için de doğaldır ölüm. ’Hayatın neresinden dönülse kârdır’ diyorsa bir insan, ölümle böylesine şakalaşabiliyorsa artık, o insan ya kendini öldürecektir ya da ölümsüzdür zaten. 29 yaşında ölen ve bir Sylvia Plath tezini arkasında bırakan Marmara, arka bahçelerden o acı yolculuklardan geçmeden gelmemiştir o dizelere. Lale Müldür de o bahçelere sürekli gidip gelir; ’I’m lost in this mystic garden.’ Bahçe, orman, deniz gibi imgeler hem kadının doğaya yakınlığını hem de onu uygarlıktan koruyan, acılı yolculuklar için son durak olan bir sığınağı imler. Sevim Burak bir türlü ‘orman’a dönemediğinden ve öldürüye devam ettiğinden yakınır. Latife Tekin, ’Ormanda Ölüm Yokmuş’ romanında ormana kaçan, ama orada ölümü bulmayıp kente dönen insanların umutsuzluğunu anlatır ama bir sonraki romanında yazar tekrar oraya döner ve bu sefer arkasındaki her şeyi unutarak girer bahçeye. Orada her şeyden arınarak doğanın diline ulaşmaya çalışır. Çünkü bambaşka bir dildir onunki, hafif suskun. Yazar da okuyucu da kendi ormanını yaratma gücü ile çıkar romandan.

Margaret Atwood, ’Surfacing’ ve ’Antilop ve Flurya’da garip disütopik bir kurtuluşu kendi yarattığı ormanlarda arar Tekin gibi. Kentteki ve doğadaki çift kişilikliği, kadınların köksüzlüğünü tartışır romanlarında. Tezer Özlü ’Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta ölümün ve yaşamın doğayla nasıl garip bir bütüne erdiklerini söze döker: ’Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç’ tir. Yaşamın hiçliği ve ormanın yaşanacak tek yer olması betimlemesi Aslı Erdoğan’da da vardır. Erdoğan ’Ormanın suskunluğunda dolanacaktım bir ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında.’ der.

Kendini ‘atıverme’ telaşı
Ormana, doğaya kaçış, kapatılmaların, içe dönmelerin ağırlığını bir parça azaltmak, yükleri bırakmak, nefes almak içindir adeta, orada eski ezilmiş yıpratılmış eski benler ölür, deli benler özgürlüğüne kavuşur. Ormanların yerini bazen sokaklar alır, tüm duvarlar üstlerine geldiğinde sokaklara atar kendilerini kadınlar. Zaten tüm metinlerde doğaya da olsa, sokağa da olsa, havaya da olsa, denize de olsa kendini bir ‘atıverme’ davranışı yerleşmiştir. Elif Şafak’ın ’Araf’ındaki Gail’i de çatışan benliklerine dayanamayıp bu yaşamda daha fazla yaşamaya gerek duymamış ve kendini atıvermiştir boğazın sularına. Uçmak Cixous’un da dediği gibi daha çok kadındır, dilde uçmak ve dili uçurmak bütündür. Bu kaçmalar, uçmalar, yüzmelerin nedeni zihinlerin ve bedenlerin ‘kapatılmış’ olmasının yarattığı saplantıdır. Kadın güçsüzleştikçe, derdini kimselerin anlamadığını gördükçe, çıkışları bulamadıkça daha çok kapatır kendini, üstüne kilitler kapıları, iç sesini odalar, yataklar, ağlar, kozalar, fanuslar dinler.

Iris Murdoch bütün hesaplaşmalarından sonra kendini bir ağa kapatır. Kendi hayal ve düşüncelerinden oluşmuş bir ağa. Herkes her şey yanlış anlaşılmıştır. Bu mizahi iç hesaplaşma onu sonunda gerçek hakikate ve benliğin ötesine götürür. Sevgi Soysal’ın ’Yürümek’ romanının Ela’sı da, ’Tante Rosa’daki Rosa’sı da farklı şekillerde de olsa kadının verili kimliği ve kendi iç benlikleri arasındaki ikilemlerini, savaşlarını çarpıcı bir şekilde anlatır. Tüm yaşamı boyunca Rosa sevgi, yaşam ve direnç dolu bir delidir. Tüm çabalarına karşı odasında ve bir başına ölür.

Adalet Ağaoğlu ’Dar Zamanlar’ın da yazar kahramanı Aysel’i yine bir iç mekânda ölmeye yatırır iç hesaplaşmaları için, otel odasında ölümü bekler kadın. Oda kadının kendi havasız fanusunu simgeler, burada tüm geçmişiyle, travmalarıyla, kâbuslarıyla bir başınadır kadın. Bu aykırı kadınlar romanlarında sayfa sayfa kâbuslarla karşılarlar okuyucuyu. Ağaoğlu da Erbil de Şafak da kâbusların o mistik dilinden anlatırlar çatışmaları, zihnin acılarını. ’Kırmızı Pelerinli Kent’teki Özgür de ölümcül kâbuslar ve çürümüş bir benliği sırtlayıp aklını büyük şehirde bırakarak en vahşi kente gider. Ve kâbus gibi aynalar da bütün sayfalardan yansır hepimizin yüzlerine doğru. Aynaya bakabilmek kâbusları anlatabilmek kadar zordur, cesaret gerektirir.

Ve meczupluk ve sakatlık ve çöpler, görmek istemediklerimiz utanıp sıkıldığımız yok saydığımız her şey, bu deli kadınların kitaplarında utanmazca arzı endam ederler. Elfirede Jelinek’in piyanisti Erika’nın yıkıcı sado—mazoşizmi, ’Cüce’deki, ’Mahrem’deki, ’Aşk İşaretleri’ndeki cüceler, ’Bit Palas’taki, ’Berci Kristin Çöp Masalları’ndaki arsız çirkin çöpler ve Aslı Biçen’in ’Elime Tutun’ romanındaki gibi deliren dilsizler. Tüm bu imgeler ve karakterler ikiyüzlülüklerimizi yüzümüze vurmak ve unutmak istediklerimizi hatırlatmak içindir.

Bu kadınların hepsi savaşçıdır ama ölümleri yenilgi ya da kaçış, delilikleri zayıflık değildir. Ne büyük bir ayrıcalıktır ki yaratmışlar, yarattıklarını hissedebilmişler ve kimsenin gitmeye cesaret edemeyecekleri yerleri görmüşlerdir; Woolf Chopin’i hissetmiş, Plath Woolf’a inanmış, Marmara Plath’e gitmiştir.

Deliren, deliliği yazan bütün aykırı kadınlar, derinden büyük bir coşkuyla kavradıkları dirençleri ve yaşama karşı mücadeleleri yüzünden metinlerini mutlu sonlarla değilse de garip bir umutla bitirirler. Bu dünyada mutluluk yoktur ama gelecek için umut hep vardır, yaratıcı zihin bunun için hep tetiktedir.

Yeryüzündeki bütün kadınların delirmesi dileğiyle, tüm emekçi kadınların ve kendini kadın hissedenlerin 8 Mart’ı kutlu olsun. By Senem Kale

Yabanıl bir kahkaha \ Aslı Erdoğan

Yazı yabanıl kılar insanı, Marguerita Duras’ya göre… Yaşam öncesi bir yabanıllığa ulaştırır yazının başındakini… Yazının başına oturabilmek için çünkü, kendisinden daha güçlü olması gerekir insanın. Bu güç de hiç kuşkusuz siyasi bir erk değil, siyahi bir yabanıllığa içredir. Enerjisi yabandan gelen ve nihayetinde ona dönen yazarın yalnızca yazma edimi değil, yazısı da karanlıkta ünlendirilmiş bir çığlıktır. Ve bu çığlık âdemelmasından fırladığı ân, bir eyleme dönüşmeye meyyaldir. Balzac, yeryüzünde hiç kimsenin işini yabanıllar kadar derinlemesine ve her yönüyle incelemediğini söyler: ”Bu nedenle düşünceden işe geçtikleri zaman hiçbir eksik bulamazsınız.” Aslı Erdoğan, bu anlamda ’yabanıl’ bir yazar. Ki karanlıkta görebilme becerisi, derin, buzul sularda yüzebilme yetisi, iğdiş edildiği yerden yeniden tomurcuklanabilme hassası bir ’yabanıl’ oluşundan mülhem. Levi Strauss Yaban Düşünce’de, tüketimin artık dönüşsüz bir noktaya ulaştığı ve tüketilen şeyin aslında insanın doğal ortamından edindiği kendi özü olduğunun yadsınamaz gerçekliğinin altını çizer. Yazının, fütursuzca ve gaddarca ateşe atıldığı bu çağ yangınında Erdoğan, duruşu ve yazısıyla dönüşsüz noktadaki tüketim uçurumuna bakar korkusuzca; çünkü onda her kopma yeni bir bağlanıştır.

Göçebe bir zamanın yazarı 

Ölüm, vazgeçilmez temasıdır onun, tıpkı yolculuk gibi ama göçebe bir zamanın yazarı olduğundan koptuğu yere yeniden bağlanabilir, yabansı doğası gereği. Çünkü Erdoğan, hem ’öteki’nin, hem kadının ruhunun içinden konuşur. Dili, vahşi bir ormanın uğultusundan beslenir. Yazı kendini aramak için girdiği bir cangıla dönüşür; özgürlükten ve tutsaklıktan yalıtılmış bir arafa evrilir orman/ı. ”Hayat denizinde boğulanlar su içsin” diye, kalemini ”ölümü kusan bir kedi” gibi kullanarak kırgın ve karamsar bir dille ”bir cerrah gibi varlığın derisini açarak içerideki cenini çıkarmak için son ve mutlak imgeyi duvarlara kazımak” ister Erdoğan. Ki bu nedenle vahşi kadın arketipini hep diri tutar. Bu tutumuyla da ekofeminist Val Plumwood’un teorisini pratiğe dönüştürür. Feminist kuramda ve kurtuluş kuramında ”ikicilik dağları”nın sisli, zorlu geçitleri pek çok gafil yolcuyu, labirentleri ve uçurumları içinde yutmuştur. Bu dağlarda epey aşındırılmış bir patika, sarp bir geçitle yolcuların kendilerini kaçmaya çalıştıkları dünyaya şaşılacak derecede benzeyen tersine dönmüş bir dünyada buldukları ”tersine çevirme mağarası”na açılır. Kimlikleri egemen kültürün değerlerinin tersine çevrilmesiyle tanımlanan kırsal yaşam tutkunları, toprak analar, soylu vahşiler ve işçi sınıfı kahramanlarından oluşan çeşitli kabilelerin yanı sıra tuzağa düşmüş romantik sürgünler de burada dolanır dururlar. Bu tur, hiç bitmez çünkü yolculuk hiç nihayetlenmez. Çünkü yazmak ve kendini yazarak geri almak bir yolculuktur kimileri için, Aslı Erdoğan için ise daima hedefsiz bir yolculuk: ”Yollar, sokaklar duraklar ve insanlar hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum. Dünya çağırmıyordu beni, onun için öğrendim onu çağırmayı… Renkleri ve gölgeleriyle… Ben de içindeyim, diyebilmek için, hepsini ışığa dönüştürebilmek için. Orada olmakla içinden geçip gitmek arasında kararsız bir yolcuydum çoğu kez…”

Görecelik uçurumuna düşmek 

Korkunç ve dipsiz ”görecelik uçurumu”na dehşet dolu gözlerini dikerek ”söylem kuyusu”na bakar ve düz bir tenhaya çıkmaktansa yüzdükçe battığı, battıkça aydınlandığı bir ”olumlama bataklığı”na sokar ellerini Erdoğan. Plumwood’un belirttiği gibi, bu bataklığı geçebilen cesur yolcular ya bir yandaki ”süreklilik okyanusu”na düşer ya da öbür yandaki susuz ve yaban ”farklılık çölü”ne sürüklenirler. Bu sürüklenişte kaybolurlar elbette bir süreliğine ama sonra yeni bir yaban tohumu göverir gövdelerinde, Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin’de de belirttiği budur: ”Cangıla kendini aramak için girersen, bulursun. Ama çıkabilmek için, bulduğun kendini geride bırakman gerekir.” Kendini aramak, Erdoğan’ın yazısını oluşturan temel tema. Kimi kez Hindu metinlerinden kimi kez kutsal kitap dilinden kimi kez Ortadoğu yazınından ama hep insandan, insan arketipinden ve mitlerden beslenen Erdoğan, ”ontolojik bir saplantı”yla yazar. Ki Mircae Eliade’nin ifadesinde bu terim, hem bir ”kutsallığa susamışlık”, hem de bir ”varlık nostaljisi” arasında gelgitlenerek yaşama sürekli olarak en çok şans olasılığıyla, yeniden başlayabilme inancını, varoluşla eksiksiz bütünleşme istencine karşılık düşer. Ancak zaman durur bazen, hayatın sessizliğinde… Roman kahramanlarının yolculuğunda da, F Tipi Cezaevi direnişçileri için yazdığı makalelerde de zamanın karardığı o kör noktayı, modernitenin körleşme sendromuna eklemler Erdoğan, incelikli bir sağduyuyla. O ve kahramanları, ”dünyanın sonu” oyununa katılarak, ritüel aracılığıyla yaradılışın başsız sonsuz zamanına döner, tanrıların çağdaşı olur ve dünyanın kozmos’un yeniden yaradılışına katkıda bulunur. Böylece yeryüzü yeniden yeşerecek, zaman yenilenecek ve yaşam bir kez daha kendi küllerinden doğacaktır. Kadının ülkesine ilişkin gözlemleri, ötekine dair hissiyatı unutulabilir mi peki Aslı Erdoğan’ın? Acılı bir geçmişle ürkütücü bir gelecek arasında sıkışan, ânı yakalamaktan yoksun bırakılmış, kapatılmış, dövülmüş kadınların hikâyeleri; yüzü yaralı, gözü noksan, ruhu örselenmiş kadınlığın gerçeği? ”Dünyanın en zorlu savaşlarını kazanmışçasına konuşur erkekler, kör savaşçılar gibi biteviye nişan alarak, çantalarına, bozuk paralarına, erkeklerine, onları sokağın tekinsiz gecesinden koruyan her şeye sımsıkı tutunur kadınlar.” Çünkü yabansı doğalarıyla hep bir söylenceyi yineler dururlar. Durmaz yürürler, yol bitse de yeni bir yol vardır hayatın karanlığında dahi… Çünkü tragedya aktarılacaktır.

Karanlık sular, sonsuz matemler 

Merkezin, tüm merkezlerin dışına kaçan, yalnızca kendi çekim alanlarında savrulan, sık sık kendi kara deliklerine düşen, ama modern çağın canilerine asla ödün vermeyen yazılarını topladığı Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha ile kendini yeniden hatırlatan Aslı Erdoğan, öteki geceye ulaşabilmek için dünyanın en güzel addedilen zamanlarını, sabahın ışığını feda edebilme yürekliliğiyle öze ulaşmanın kefaretini ödüyor. Yeniden başlamaktan hiç usanmamak, uslanmamak yenilgiden; bir başka geceye, ”öteki” geceye ulaşmak için… Gözleri kör edilse bile… Nâlân Barbarosoğlu’nun, ”Si Minör, Sol Majör” adlı öyküsünde hiçbir şey göremeyen çünkü kapkaranlık bir atmosferde, sesleri dahi birbirinden ayırt edemeyen kahramanının yazgısı adeta bu dönem kadın öykücülerinin ortak temasıdır: Karanlık bir uğultu içinde olmak ama yine de yüzebilmek… İşte bu kadınlar dünyanın tüm denizlerinde yüzebilir çünkü dünyanın her köşesine kendilerine aitmiş gibi değil; hiçbir yerin kendilerine ait olmadığını bilerek bakar. Bir avcı değildir onların yürekleri; bir göçebe, bir yabanıldır doğaları. Radikal gazetesinde yazdığı yazıları topladığı Bir Delinin Güncesi’nde güncel meseleleri, akıl hastanesinden çıkmış bir kadının gözünden yakaladığı yazıları ile aslında yaşadığımız dünyanın gerçekliğini sorgulayan Erdoğan, gücü cehenneme yetebilenlerin gecesinden yazıyor; anlatılamayacak olanın yazıya dökülüşünün gümüş gecesinden. İçsel deneyimlerini yazınsal uzama ulayarak yazan Erdoğan, Kırmızı Pelerinli Kent’i, Orpheus mitinin reenkarnasyonu, yeniden yapılandırılışı üzerine kurmuştu. Hayatın Sessizliğinde ve Bir Kez Daha’da da bu mitin izinden gitmeye devam ediyor keza: ”Uyu ve uyan dostum! Sözün mucizesi bir türlü söylenemeyişindedir. Bir başka gece bekliyor bizi nasılsa…” Tıpkı Orpheus gibi tutkusu, en büyük sabrı ve ölümde sonsuz eğleşmesine dönüşecek olan şey, kendi sabırlı sabırsızlığında başlar Erdoğan’ın. Çünkü insanın tam zıddı yine kendisidir, bilir ve kendi ötekisini arayabilmek için cehenneme inmekten sakınmaz. Ancak cehennem, asla ”öteki” değildir. Tropiklerde, ölümle yaşamın sınırında kurulan esrarengiz bir dostluğu ve tüm yıkımların nedeni olan korkuyu, insanın en temel özelliği olan korkusunu, alçaklığını, umutsuz yalnızlığını Kabuk Adam’da dile getiren Erdoğan, ardından gelen Mucivezi Mandarin’i kopuş, sürgün, yalızlık ve kaybetme temaları üzerine ama her şeyden önce kendisinin de dile getirdiği gibi bir yas üzerine, yeri doldurulamayan kayıplara yakılan bir ağıt üzerine kurgular. Kırmızı Pelerinli Kent ise bu yastan sıyrılıp artık hesaplaşmaya girmiş bir belleğin izdüşümüdür: ”İnsan dış dünyayla yüzleşmeden kendi içine bakamaz, kendi içindeki şiddetle yüzleşmeden de dış dünyaya.” Kendi kişisel gerçekliğinden daha çarpıcı bir şekilde hesaplaşır yeryüzünün gerçeğiyle bu romanında; savaşın, faşizmin, ırkçılığın hiç bitmeyip kılık değiştirdiği zamanların gerçek yüzüyle. Uzak diyarların egzotizmi, anlatının baş aktörüdür ama asla bir yabancı, bir turist gözü bakmaz romandan bize doğru. Çünkü kendi ötekisiyle, ötekileştirilenin anlamına vakıf olmakla keskinleştirmiştir bileğini. Doğuyu doğululaştırmaktansa, ışığı doğuda arayan ve doğuya, metninde, anlatısında özsel gerçekliğini, kendiliğindenliğini, tabiatını iade etme amacıyla yazıyı bir yolculuğa benzetir hep ama, asla bir gezgin değildir, yazının ve kainatın coğrafyasında. İlkelleri ya da siyahileri kahramanlaştırarak ama asla kurgusallaştırmayarak onların utanç eşiklerini aşmaz; ”ilkeli” çağdaş olana göndermelerle, Batılı yaşam kodlarının şifreleriyle anlamaya çalışmaz. Farklı bir insanlık kipinin söz konusu olabileceğinin bilincindedir. Bu nedenle de, Ortadoğu’nun kana gömüldüğü şu günlerde Erdoğan’ı yeniden okumak anlamlıdır.

Kanşekeri metinler 

Bir kültürün diğerinden üstün olduğunu söylemek için antropoloğun yaptığı gibi, onu tanımlamak yetmez, vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz bir değerler sistemine başvurmamız doğru olur; ki Erdoğan için bu erdem, edebiyattır. Farklı konularda birbiriyle çelişen parametrelere sahip olamadığı için yazmayı seçer, fizikten istifasını isteyerek. Yaşamı uzatma, hayatı güzelleştirme çalışmalarının sürdüğü o steril laboratuvarların içindeki kirlilik, kötücüllük müsebbibi sistemleri görür ve ”bilimsel değerleri”, mükemmel tahsiline rağmen itiverir elinin tersiyle. Cennetle cehennemin iç içeliğini, kurbanın katile, mazlumun zalime dönüşeceğini, iyi ve kötünün tüm değer ve kavramların birbirine olan geçişliliğini ve zamanın döngüselliğindeki ilahi ritmi öğretmez çünkü bilim. Yollara düşer bir budist rahip gibi; içerdeki ve dışardaki yollara, sapaklara, çıkmaz sokaklara. Orpheus gibi bir göç devinisini sürdürür. Temasını her daim zamanla besleyen ve kadim zamandan modern çağa zaman kavramını din, kutsiyet, mit, gnostisizm ve hız üzerinden sorgulayan Aslı Erdoğan’ın ”iki ile bir”lik kuralını her daim bozup biteviye başlama yerine getirmesi, yeniden başlamak için koca bir dünyayı yitirmekte beis görmeyişi ”öteki” ile ”ben”i birbirine tümleme arzusundan kaynaklanır. Ki Lacan, kişinin kimliğine bir öteki üzerinden ulaştığını düşünür. Bu öteki, kişinin aynada gördüğü kendi imgesidir. Ve onun isteklerine göre bu imgenin kimliklendirilmesi gerekir. Dolayısıyla kendinden bağımsız bir kimlik değildir öteki. Kendiyle bağlantılı olduğu sürece önemlidir. Aynada yazıda, gördüğü kendi imgesi, hem kendidir hem değil. Çünkü o, yazarken kâğıtların karşısında kendine, içine bakmaktadır. Hem kendi imgesiyle örtüşmekte, hem de kendilerinden olmayan ile özdeşleşmekte. Semih Gümüş’ün de dediği gibi anlatısının iki belirgin yüzü oluşu bundan. İlki, anlatı kişilerinin yaşamla iç içeliği; sürekli bir sorgulama yükünün altında kalan kimliklerin korunma çabasının yoğunluğu. Sökme ve örme, biriktirme ve tüketme, yazma ve silme… Ve Orpheus gibi gidip gelme: ”Sözü şu ölümlü dünyayı sürdürüp giderken o, şimdiden orada, ona eşlik etmediğiniz yerdedir.” Ölüm evet vazgeçemediği bir tema Erdoğan’ın; taş, çatlak, kabuk, kesilip parçalanan beden, ayna ise bu temayı sulayan yan kollar. Çünkü steril bir metin değil onun metni; kumlu, tozlu, çapaklı… Kopmanın, kırılmanın, ezilmenin, taşın, çatlağın, kabuğun, kanayan yaraların içinden filizlenen; kendini de bölüp parçalayabilen bir metin. Bilinçle dağıtılan parçalar, bir arada toplanıp bütünlenirken bir anda ayrışarak cilalı labirentlere açılır ve şeyler hiçbir zaman netleşmez. Steril olmadığı gibi çok ”ölçülü” de değildir bu mânâda. Yunan mitine göre, yalnızca derinliğin ölçüsüz deneyimi, yapıtın kendi ölçüsüzlüğüne dayanıklı olduğu deneyim, kendisi için yürütülmediyse yapıt oluşturulabilir. Ve Blanchot’nun imlediği gibi, gündüz için cehenneme iniş, bir ölçüsüzlüktür zaten. Gilles Deleuze’ün imge coğrafyasındaki göçebe arketipidir Aslı Erdoğan; zamanımızın bir sürgün/gezgin ruhu… Göçebelerin ne geçmişi ne geleceği vardır çünkü, sadece oluşları vardır, kadın—oluş: onların harika hayvansal sanatları. Göçebelerin tarihi yoktur. Onların yalnız coğrafyaları vardır. Ve bu coğrafya sınırsızdır. Her sonuç bir başlangıçtır döngüsel zamanda. Bu yüzden ”bir kez daha” diyebilmenin yazarıdır Aslı Erdoğan. Sonu hep insana açılan labirentlerin… Ama insandan, insanlıktan söz etmek mümkün mü artık? Belki de sözü bir kediye devretmek gerek: ”Herkes hoşnut mu kendinden? Dünyadan? Gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan? Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil, kan rengi, tokat rengi utanç rengi, çok lekeli.”

Ölüm hastalığı 

Ölüm hastalığı neden ölümcüldür? diye sorar Marguerite Duras Ölüm Hastalığı’nda. Ve ardından cevap verir, ”Çünkü ona yakalanan onu taşıdığını, ölümü taşıdığını bilmediğinden. Üstelik ölecek bir yaşamı olmadan öleceğinden…” Bir öte dünya bilgisidir belki ölüm, belki de Heidegger’in belirttiği gibi kendi özgürlüğüne, ölümlülüğü ile yüzleşmekle, ölmekle kavuşur insan. Ölmeye yatan yazarlardan biri Aslı Erdoğan, bu nedenle eserlerinin ana teması ölüm. Onun kahramanları, ölecek bir yaşamı olmadıklarından değil, hayatı çoğaltmak, birey olabilmek için yeğ tutarlar ölümü hayata. Ki hayat çoğunlukla kapkaranlık bir zindandır. Kırmızı Pelerinli Kent’te Özgür’ün Rio’ya aslında ölüme yolculuğunu anlatır Erdoğan. Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ünü çağrıştıracak biçimde simgesel bir mekândır Rio ve yazı ile ölümü sunar. Kâbusla sanrı hiç ayrışmaz; kâbuslar hep gömülme, boğulma, çürüme ve ölmeye ilişkindir. Ama bir koza örülür sürekli romanda, ki asıl yolculuk bu kozayadır, Rio’ya değil: ”Saatlerin durduğu, delilikle akıllılığın arasındaki çizginin her ân geçildiği, bir ’sıfır’ noktasındaki bu kozaya.” Jale Parla’nın ”Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı” başlıklı makalesinde (Kadınlar Dile Düşünce) belirttiği gibi, yazı bu sıfır noktasından çıkacaktır. Bu açıdan bakıldığında ölüm, olumlayıcı bir anlam taşır. Fanilik karşısında sanatın rolü sorgulanır. Yazı—ölüm ilişkisi, bir kuyunun dibine itilmiş kendi ölümüne bakabilmekteki yüreklilikte imgelenir. Bir trajedi aktarıcısıdır, Erdoğan. Trajedi yazgıya direnmek, ona karşı durmakla kurulursa eğer, ölmek üzereyken bile dünyanın içinde bulunduğu gelmiş geçmiş savaş ortamıyla gündelik hayatın sıradanlaştırılmış şiddetini sorgular ki Kırmızı Pelerinli Kent’in son cümlesi şöyledir: ”Tam istediği gibi ölmüştü.” Mucizevi Mandarin’in son öyküsü, ’Geçmiş Ülkesinden Bir Konuk’da ölüm üzerine kuruludur; hatta ölümün yazılabilmesi temasını sorunsallaştırır. Ölümle de yazıyla da boğuşmak zorunda kalan yazar, toplu denemelerinde de ölümün sesiyle titretir içimizi: ”Ve Karanlık ve Çürüme ve Kara Ölüm” hepimizi korkunç boyunduruğuna almışken bu karanlığın tam içinden konuşmak zamanıdır. Ve çözülemeyen bir inatla bakmak ve yüzleşmek! By Hande Öğüt

Aslı Erdoğan ile söyleşi

Yeni kitabınız Hayatın Sessizliğinde’yi “şiirsel düzyazı” olarak nitelendiriyorsunuz. Metinlerarası okuma yolculuğuna çıktığımızda; dilde, düşüncede yaşanılanların hayatta bir karşılığı olduğunu gözleyebileceğimiz içsel söyleyişe tanık oluyoruz. Bu yazılarınızın temel çıkış noktası neydi, nere(ler)de, hangi zamanlarda yazdınız?

Yazılması beş yıldan uzun süre bir kitap “Hayatın Sessizliğinde”, üstelik hayatımın en karanlık beş yılı. Aslında bana ait olmayan, belki yalnızca kısa bir süre bende konaklayan bir sesi işittiğim, izlediğim duygusuna kapıldım, kitaba adını veren metni, yazarken cisimleştirdiğim… Bu duyguyu sözcüklendirebildiğimdeyse son metne geldiğimi fark ettim: “İnsan hangi sesleri duyar?” Son iki sayfada, dümdüz birebir bir anlatımla aktardığım gibi, gerçek bir trajedi, başedemediğim bir ölüm, öteki’nin ölümü, bu sesin beni hem yola çıkarttığı, hem de ulaştırıp bir başıma bıraktığı yermiş.

Bir tür bellek yolculuğuna çıkıyorsunuz.; insana/zamana, insanın varoluşsal serüveninin anlamına dönük bir yolculuk. Burada, anlatımınızda baskın gelen imgeler sıklıkla çocukluğa dair olanlardır. Yazdıkça kazığınız, önünü görmeye çalıştığınız çocukluk tüneli yazma nedeniniz diyebilir miyiz?
İlk romanımın ilk cümlesi bellek üzerineydi, hatırlamanın, özellikle mutluluğu hatırlamanın acısı üzerine… Çocukluğuma, çocukluk ormanıma dalabilmek içinse on yıl daha geçmesi gerekiyormuş, on yıl ve beş kitap! “Bir koku, bir ses, çocukluğa doğru pupa yelken gidiş ve hep kilitli bir kapı” diye yazmıştım “Kırmızı Pelerinli Kent”te. Bu kitaptaysa yalın, sahici, her şeyin gerçek anlamını orada bulduğu, her şeyin onda başlayıp onda bittiği bir gece ormanı çocukluk… Suskunluğunu sınırlarında çemberler çizmeye yazgılı olduğum… Kopkoyu, yoğun, ağır, bir türlü ağlanamayan bir damla gibi ortasında durduğum… Sonsuza dek yitirilmiş bir orman.

Belleğim bana çok mutsuz bir çocukluğum olduğunu söyleyip duruyor, belki yazacak ondanda öncesine en eski anılara, başlangıca dönüyor, ilk mutluluğumla buluşuyorum.

Yazdıkça araladığınız kapıda yaşamla ölüm, kederle acı, kapanmayla açılma/savrulma arasındaki canhıraş bir vuruşmayı görmekteyiz. İmge yoğunluğu, bir tür yazarın/anlatıcının ‘kapalı’ duruşunu anlamlandırıyor. Bunca örtük duruşu seçerken, içsel söyleyişin akışına gittiğiniz gözlenir. Yani açılamayanla akıp gidenin getirdiği metinler. Biraz sizi, yazar olarak duruşunuzu/hissediş/duyuş biçiminizi tanımlıyor diyebilir miyiz?

Yazmak benim için yalnızlığın soğuk labirentinde, sessizce hayatı dinlemek ve sözcüklerle yanıtlamaktır. Yok olup gitmekle olan her şeye bir tanıklıktır. Hem gitmeyi ve dönmeyi, hem de geri dönüşsüzlüğü hissetmek, ölümü hatırlamak ve unutmaktır. Anlara, nesnelere, gölgelere dağılan hikâyemi bir araya toparlama çabasıdır. Karşı konulmaz iki isteğin, kendinden kurtulmak ve bütünüyle kendin olmak, keskin bıçaklar gibi beni sözcük sözcük oymasıdır. Bomboş bir kabuğa, kağıtların üzerindeki bir lekeye dönüşüne dek… Kemik rengi bir imgeye…

Belki de hayatın kendisidir, her imgenin aslını hiçlikten oyup çıkaran diye yazmıştım son metinde…

Bazen de çağrısız sese doğru yürüdüğünüzü hissederiz metinlerde. Ne dersiniz?

“İnsan, yeterince dinlerse, hayatın bütün seslerini duyabilir” diyorum kitapta, ona sessizliği öğreten bütün sesleri… Benim için hayatın sesi hep çağrısızdı. Ama her sözcük bir çağrı değil midir? Üstelik ısrar eder çağırmakta…

“Ben”in sorgulanışı… Öyle ki, zaman zaman söylenişin ardından ortaya çıkandır bu. Öteki ile ben’in yüzleşmesi… Bu metinsel yolculuğunuzda sizi buluşturan düşünce neydi, yüzünüz nereye dönüktü daha çok?

Sesleri izliyordu. “Ben” ya da “sen” diyen sesleri, “evet” ya da “hayır”, “daha” ya da “artık yeter!” sözcüklerde geçit veren hayatın bir o sesine, bir ötekine doğru dönüyordu. Benimle öteki arasındaki uçurumu tam orta yerinde, çizgi çizgi imgelere, aynalara, karanlığa dağılan, hem kendisine mahkum edilmiş, hem herkese ait olmak isteyen, yarım bir yüz… Hatta yalnızca bir bakıp, uzun, buruk tamamlanmamış.

Yazarak hayata dönüş, yazıya tutunarak başka anlatılara geçiş imidir Hayatın Sessizliğinde. Sizin yazıyla, yazar olarak başka okumalar/başka hayatlarla ilintinizin de yansımalarıdır biraz. Ne dersiniz?

Yazmak, “Kırmızı Pekinli Kent”ten beri, benim için yalnızca hayatı anlamlandırma çabası değil, aynı zamanda kutsama çabası, sanırım artık, öteki’nin hayatını, başka hayatları, sevmeden, soyut bir hayata sevgisinin mümkün olmayacağını anladım.

Orada yakaladığınız ses yazı/anlatıcı duyarlığınızın sesi. Bu kesin. Hatta orada çoğulsunuzdur ses olarak. Nerelere/hangi kanallara girebileceğinizi imler her bir metin. Nerededir sizin yazma sabrınız, yoğunlaşıp yazıda gitme seyriniz?

Sözcüklere basa basa, karanlık, soğuk bir ırmağı geçmeye, karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum sanki. Son ve nihai imgenin bir türlü bulunamayan son cümlenin peşinde: Yeni doğan günün içine dolacağı, gönül rahatlığıyla kendi yoluna koyulacağı tek bir cümle. Dönüp dolaşıp her defasında vardığım yerse tek bir sözcük: Keşke.

*Yazılarınızda sonsuzluk duygusu baskın. Yaşamla ölüm arasındaki ses her biri. Sizi oralarda gezindiren duygunun kapısını aralayalım biraz…

Yaşamla ölümün karşılıklı hamlelerinden biçimleniyor sanki bizim öykümüz ya da şöyle diyeyim, yaşamla başlayan, hem bir öncekini silen, hem de bütünleyen fırça darbelerinden… Geriye dönüp geçmişe baktığımda, ki bunu ancak yazarak yapabiliyorum, kendi ölümümle göz göze durabildiğim an yaşamı bütün kuralları içinde kavrayabildiğim andı. Sonsuzluğu yansıtan bir an…

Size eşlik eden duygu/düşünce atlasınızın bütün izlerinin neredeyse kitabınıza ağdığını düşünüyorum. Ne dersiniz?

Kitaptan bir cümle: “İşte, bu da benim hikâyem. Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey.”

Bir yazarın kendini tanımlayacağı yazı/anlatımlara gereksinimi var mıdır?

Bir yazar sürekli kendini oluşturur, ben’lere, sen’lere, o’lara dağılarak, imgeler, öyküler kurarak, sesleri, gölgeleri, ışığı izleyerek… Bu bir ihtiyaç mı, bilmiyorum, eğer olsaydı, tatmini mümkün olabilirdi. İnsanlık durumu, ben’in sınırları ve bu sınırların geçirgenliğiyle oluşur. Gelip geçiciliğimiz, ölümlülüğümüz bir temel gerçeğimizse, bizden dışarıya, başka alana, ötekine akma isteğimiz bütün zamanlara yayılma isteğimiz, diğer gerçeğimiz. Belki de “ben kimim?” sorusu modern insana verilmiş bir cezadır, bu soruyla yüzleşmeden herhangi bir özgürlük umudunun kalmaması!

Bu metinleri bir araya getirirken, oradaki aynada kendinizi nerede gördünüz?

Gece ormanında kaybolmuş kız çocuğuyum ben, annemden devraldığım buruk bir bakışla, bir çığlık, pencerede durmuş, leke leke imgesinin ardında dünyaya bakan, dinleyen ve bekleyen kadınım ben, okyanusa açılırcasına sokaklara koştuğunda yeni dönecek bir ithaka’sı bile olmayan… Ama hepsinden çok, sözcüklerle aynı özden yapılmışçasına her şeye dağılıp sızan, dünyanın sesleri arasında halka halka dolananım ben.

Peki, okurun sizi orada nasıl görmesini istersiniz?

“Biri” gibi, kimliği, tarihi,, bütünlüğü, olmayan biri gibi. Hatta kendisi gibi. Aslında bunu düşünmemiştim, benimkine değil, kendi imgesine bakmasını istedim.

Dönüştürücü metinler coğrafyasında gezinirken, yazı kapısı arayışına girdiğiniz gözlenir. Yanılıyor muyum?

“Bir ölünün geçmesi gereken 50 kapı vardır”der Eski Mısır, mutlak yok oluşa ya da varoluşa veya yeniden doğuşa doğru yolculuğunda… Yanında bize işaret ettiği “seçenekler” bunlar değil mi, üstelik iç içe geçmiş, birbirine dönüşmüş ayrıştırılmış biçimde? Kitabın diliyle yanıtlayayım. Her seferinde içimdeki benlerden biri kapıdan çıkıp geçiyor ve geri dönmeye çalışıyor, geride bir türlü aşamadığı eşikte kalansa, demir parmaklıklara tutunmuş, onu çağırıyor.

Nasıl adlandırmalı bu gezintiyi, dönüştürücü eylemi?

Bir ayin. Geçmişi geleceğe, hayali hakikate, beni ötekine dönüştüren, ölümü yaşama, yaşamı ölüme taşıyan bir ayin. Dünyanın bütün seslerini getiren, bittiğindeyse kendisiyle birlikte götüren bir ayin.

Yazarak çekildiğiniz kıyılardan söz etmenizi isteyeceğim. Nere(ler)de durur, yazar, yaşarsınız daha çok?

Bomboş, yarı—dolu, harflerle doldurulmuş kağıtların başında oturan kadının ben ya da dünyanın kenarında durmuş, pencerede beliren imgesine, kendi yazgısına çivilenmiş kadın… Sessizlikten koparılan her sözcük için hayatıyla ödeme yapan… Herkesin yaşadığı bu anlar ve durumlar, benim dünyamın iç duvarlarını oluşturuyorlar.

Kimdir sizin mevsimlerinizde gezinen, yazı/duygu/düşünce ikliminizde yer eden yazarlar/sanatçılar?

Dostoyevski’den Kafka’ya, Çehov’dan Nabokov’a, Bachmann, Musil, Woolf gibi pek çok kişinin listesinde tartışmasız yer alacak isimler… Ama sözün uçsuz bucaksız ıssızlığında seslerini yanıbaşında hissettiğim iki isim verebilirim: Rilke ve Celan.

Sözü ilk kitabınıza, Kabuk Adam’a (1994) getirmek istiyorum. Aşkın, acının, sanrının bendinden geçen bir roman. Sizi roman yazmaya götüren düşünce neydi?
Tahmin edemeyeceğiniz kadar yalın ve çocukça. Gidiyordum, bir daha dönüp dönmeyeceğimi bilmiyordum, ardım sıra bir iz bırakmak istedim. Ama neden, hemen hemen bitmiş “Mucizevi Mandarin”i kitaplaştırmak yerine alelacele, yangından mal kaçırırcasına “Kabuk Adam”ı yazmaya koyuldum, bilmiyorum. Aşıktım, kaybedeceğimi biliyor, acı çekiyordum.

Öteki’nin serüvenini içselleştirerek anlatırken; mekân duygusunu, yerin anlamını anlatınızın odağı kılarsınız. Orda acı/savrulma vardır. Yazdıkça labirentlerden geçersiniz. Gezginlik ve yazı…Sizde içselleşendir. Bununla yazın coğrafyamızı genişlettiğinizi de söyleyebilirim. Bunun, sizde, bir çıkış noktası olduğunu söyleyebilir miyiz?

Karanlıkta el yordamıyla aranan ama, henüz kimsenin bulamadığı bir çıkış! Hayatın beni çıkardığı yolculuklar bir gezginlikten çok sorunlu bir kaçıştı bir sürgün geri dönüşsüz bir kopuş. Ama belki de başka türlü öğrenemezdim. Gitmeyi ve dönmeyi yörüngeler çizmeyi, adımlarımı tekrarlamayı uzakların ve en yakının çağrısını, limansızlığı köklerimi içimde taşımayı… Bana verilmiş ve verilmemiş her şeyi yani dilimi…

Ben ile öteki’nin yüzleşmesini yazmaya yönelirken, neydi temel kaygınız?

Bu yalnızca arzu üzerine yazmak istedim, bir kadının yalnızca arzu vermesini değil, arzusunu kaybetmesi ve yeniden bulmasını kurgulamak istedim. Arzu ve korku, tenin çağrısıyla tuzakları… Ben ve öteki labirentine neredeyse bir uyurgezer gibi dalmışım!

İlk öykü kitabınız Mucizevi Mandarin (1996) gene sizin yazı—hayat ilişkisinin yansılarını getirir. Yazmak ile hayat arasındaki ilişki sürekli sorunuz/sorguladığınız oldu. Zamanın rengini orada görürsünüz. Burada öykünün anlamı nedir sizde?
“Mucizevi Mandarin” her şeyden çok bir yas öyküsüdür, yeri doldurulamayacak bir kayıp için yakılan ağıt… yazı, aşağılarda akıp giden, ölümlerden sonra bile akıp giden hayatı izleyebileceğimiz bir köprüdür o kitapta, daracık, kırılgan bir köprü. Biri geçmişte diğeri gelecekte saklı iki benlik arasında asılı kalmış anlatıcının (yazarın) konaklayabileceği tek yerdir. ‘Boş yere kendi yansımamızı aradığımız beyaz duvar’, diye yazmışım zamana dair. Hâlâ uçsuz bucaksız beyazlığa, kağıtlara, mezartaşlarına, çok bakıp duruyorum ama şimdi zaman daha çok gri görünüyor bana yürek grisi.

Arayış/çatışma/yoğunlukla örülü öyküler. Öykü yazmada sizi kendine çeken nedir?

Kitaptan bir cümleyle yanıt vereceğim:
“Benlik ile dış dünyanın geçmiş ile geleceğin, ölümle hayatın ince, keskin, kaygan ve kesinlikle düşsel sınırında yapılan bir yolculuktu bu; bir kaçış bütün gerçek kaçışlar gibi bir kendinden kaçıştı.”

Bu öykülerin bütünlüğünde gözlenilen hem atmosfer, hem de birbirine yakın durumların içselleştirilerek verilmesidir…Bu yakın durumu nasıl yorumlamalıyız, sizce?

Kitaptan bir cümleyle yanıt vereceğim:
“Benlik ile dış dünyanın geçmiş ile geleceğin, ölümle hayatın ince, keskin, kaygan ve kesinlikle düşsel sınırında yapılan bir yolculuktu bu; bir kaçış bütün gerçek kaçışlar gibi bir kendinden kaçıştı.”

Peki, sizde, öykü yazmanın zamanı/yeri var mıdır?

Öykünün takip ettiği mesafede –anlattığın her şeye doğru mesafede durmaktır bence öykünün sırrı— çoğu zaman duramam; ölçü, denge, gözlem gücü pek çok yetiden yoksunum. Hayatla temas edebildiğim zamanlarda öyküye yöneliyorum. Bir arkadaşım, heykel yapmaya başladıktan sonra kutsal kitapları daha iyi anladığını söylemişti, benim içinse bunun karşılığı öykü yazmak.

Kimdir sizin öykücüleriniz?

Bu soruyu ilk kez yanıtladığım 96’dan beri değişmeyen iki isim: Çehov ve Sait Faik. Ve Cortazar…. Her ne kadar “öykücü” olarak tanımasalar da, Nabokov’un, Kafka’nın Bachmann’ın öyküleri…

İlk gençlik yıllarımda beri beni asıl büyüleyen uzun öykü ya da novela olmuştur: Melville’in “Bartleby”si ve Çehov’un “Bozkır”ı… Klasik müzikle, yaylı çalgılar dörtlüsü dinlemek gibi. Thomas Mann, Henry James, D.H. Lawrence Nina Berberova, Marguerite Duras, Marguerite Yourcenar…

Romanla öyküyü yüz yüze getirdiğinizde, oradan size yansıyanlar nelerdir?

Hepimize elimizin altında görünen kısa öykünün görkemini Gogol’dan Andreyev’e uzanan bir “Rus Öyküleri Antolojisi” okuduğumda kavradım. Romana kıyasla hata kaldırmayan bir tür olduğunu düşünüyorum.

*Kırmızı Pelerinli Kent (1998), yazıda duruşunuzu, hayat ile ölüm, mekân duygusuyla yazmak sanrısını içselleştirerek anlattığınız bir roman. Bunun üzerine yazdığım bir yazıda şöyle bir belirlemem vardı “Rio, onun (Özgür’ün) hem savrulduğu, hem de bağlandığı yerdir. Yazı ise bunun en somut göstergesidir. Masumiyet ve kirlenmişlik duyguları arasında, Rio ‘cehennem’inden yazının ‘cennet’ine yönelir. Bunun bir başka ‘cehennem’ olduğu gerçeğini yaşadıkları ve yazdıklarıyla öğrenecektir…”
Bu romanınızın yazılma/kurulma sürecinden söz etmenizi istiyorum.

Bütün karmaşıklığına labirentten çok karanlık bir ağa bezeyen yapısına karşın, roman tek bir imgeden doğdu: Sakin sıradan bir Pazar günü boyunca Rio sokaklarında dolanan aniden bir soygundan öldürülen kadının imgesiydi bu. Adını bulduğumda –Özgür– sanırım öyküsünü de tamamlamıştım.

Anlattığımın, Orpheus’un da öyküsü olduğunu farketmem zaman aldı pek çok çember çizmem gerekli yunan yollarında cehennem yazmanın cehenneminin… O sıralar hastaydım, bir iskelete dönüşmüştüm, Orpheus’un neden arkasına döndüğü sorusu benim için sahici ve acil bir soruydu.

Silik/örtük kalanı tamamlar, tanımlar bu kent. Romanda böylesi bir yaklaşımınız var. Nedir bu kenti sizde anlamlı kılan?

Rio de Janus: Biri geleceğe diğeri geçmişe dönük çift yüzlü tanrının ırmağı. Zamanda ve mekânda kurulmuş, çığlıklarla, kör noktalarla kehanetlerle dolu bir labirent, ölüler ülkesi, cangılın tenin ve gecenin çağrısı kaosun zaferi.

İçinden çıkıp geldiğim ama beni sonsuza dek yakalamış bir kenttir Rio sağ kaldığım ve öldüğüm… Uçurumların, kartallarla keşlerin kentiydi, cennetle cehennemin evliliğiydi, benim kadar yaralıydı, sefaleti ve görkemiyle “insan”a çok benziyordu… Bana tuttuğu aynada gördüğüm şey gelince… “Yaşam”da diyebilirim, “ölüm”de…

*Bir kenti kahraman kılma…Rio de Janerio roman asal kahramanı. Gözlemlerinize yansıyanlarda döngüsel bir durum var. İnsandan kente, kentten insana gidersiniz. Romanı, bu bağlamda, nasıl açıklarsınız: kent ve roman neyi anlatır, anlatmalıdır sizce?
Dış dünyayla iç dünyanın “karşıtlığına” görünürdeki karşıtlığına işaret etmek için yüz yüze koydum Özgür’le Rio’yu… Birbirini yansıtan iki ayna gibi. Derin tehli yanıltıcı aynalar… Baktığı her yerde kendi yansımasını gören Özgür ve anlatıldıkça canlanan yazgısını kendi eline alan Rio… Çok eski, kavramlar kadar eski sorular: Dış dünya/iç dünya, hakikat kurgu, özgürlük, ve yazgı, ölümlülük, ve sonsuzluk… bunların tam ortasındaysa, açılamayan bir kilit gibi duran ölüm—yazı—yaşam ilişkisi. Bir roman illa ki bunlarla boğuşmalı mı, sanmıyorum, bu yalnızca çevrelerinden dolanmanın yolunu bulamadım.

*Bir konuşmanızda şunları söylüyorsunuz: “Ben kişisel durumdan yola çıkıyorum. Ben ve dünya arasında bir uçurum olduğunu hissediyorum. Aslında anlatmak istediğim hayata karşı bir tür yabancılaşma. Tutunamaya, dışarıda kalan insanlar var ve ben de kendimi onlardan biri gibi hissediyorum açıkçası.” (Güldal Kızıldemir, 16 Kasım 1997, Radikal) Bu bağlamda şunu sormak istiyorum, yazının bir tutunma yolu olduğunu söyleyebilir misiniz sizin için?

Elbette, ama tutunduğum yalnızca yazı yaşamın kendisi değil. Yazarak yaşama tutunmaya çalışınca insan, elinde yalnızca sözcüklerin kaldığını fark ediyor, toprağından koparılmış bitkiler gibi. Hatta yaşamı bir kenara itip onun yerine geçiyorlar sanki. ‘Yazıyla yaşam, karşılıklı durmuş, karnından konuşan iki vantrilok gibi der Özgür ‘artık hangisinin sesini duyduğuma emin değilim.’

Yazıya yönelmeniz nasıl oldu, başlama noktanız nerelere uzanır?

İkiye yarıldığım zamanlardı giden ve arkada kalan olarak ölen ve sağ kalan hatırlayanla unutan… Bunu ancak şimdi on yıl sonra böyle adlandırabiliyorum, yazmaya devam etkisi, farklı adlarını da koyabileceğim.

İş, uğraş, gezginliklerinizden söz eder misiniz bana?

Vaktinden önce yaşlanmış, kabuğuna çekilmiş, bir küskün hayata sürdürüyorum. Son yıllarda yazar evlerine okuma günlerine atölye çalışmalarına indirgendi gezginliğim. Gerçi bunlar sayesinde soluk alıp verebiliyorum. Hem de ‘ekmek parası”, benim durumumda sözcüğün tam anlamıyla yoğurt ve ekmek parası… Yoksa darmadağınık çıplak ampul ışığıyla aydınlanmış odamdan hiç çıkamamaktan çıkmak için tek bir neden bulamamaktan korkuyorum.

Yazı, hayatınızda nerededir, nerede durur?

Artık yazı, hayatımda öyle bir yer işgal ediyor ki, ya da kendisi olmasa bile gölgesi öyle bir alanı kaplıyor ki, “hayatım” dediğimde, ne kastettiğimi bilmiyorum. Hatta bunu bilecek bir “ben” bile kalmadı gibi. İçimdeki her şeyi çekip götüren bir kitabı henüz tamamladım, şimdilik ‘canlı’ bile sayılmam.

*Gene bir konuşmanızda şunları söylüyorsunuz: “Yazar, eğer yapabilirse, daha önce görülmemiş bir yere ayna tutar, hepimizin içinde olan bastırılmış bir sesi dışa vurur, korktuğumuz bir karanlığa dalar.” Günümüzün yazarı, bu anlamda, sizce, çağının vicdanı olabilme misyonunu nasıl üstlenmeli?

Kayıplar ve kaybolmak… Kopuşlar, vedalar, yarılmalar… Hayatın döngüleriyle geri dönüşsüzlüğü. Limansız yolculuklar Arada kalmak… Araf’ın sabahları… Ama sanırım, her şeyden çok, hayal kırıklığı, bu dünyayla yaşıt gibi duran hayal kırıklığı.

Yazma duygunuzun temel kaynağı, ivmesi nedir ?
Katman katman taş, meydan okuma, mücadele… Bu diğerini örten, gizleyen dönüştüren… Olanca gücüyle ayağa kalkmaya topraktan uzaklaşmaya çalışan, açgözlü kıpır kıpır, dayanaklı bir organizma… Canlı tehli, baştan çıkarıcı dış dünya, dar ve sonsuz sokaklarda bitmez tükenmez bir yolculuk, öteki’nin çağrısı. Kentler, benim için, aynalarla, yankılarla, tuzaklarla dolu labirentler ve günümüz insanının yazgısını temsil ediyorlar.

Kentlerin sizin için anlamını nasıl dile getirebilirsiniz?

Bunların hepsi, ne aradığımı bilmeden çıktığım yolculuklar. Bulduğumda onu tanımadığım, tanıdığımda ise çok geç kaldığım… İçlerinde kaybolmaktan bir türlü vazgeçemediğim parıltılı dünyalar.

Sözümüzü Hayatın Sessizliğinde ile sonlayalım. Bu kitabın sizin için yazıda “yeni yol”unuza düşen bir ışık olduğunu söyleyebilir miyiz?

Geceleri cangılda tek ışık kaynağı yıldız ışığını yansıtan bir tür bitkidir. Yaprakları izleyerek yolunuzu bulabilir karanlıkta çemberler çizerek başladığınız yere dönebilirsiniz. Gözünüzü ondan hiç ayırmamak koşuluyla, yani başka hiç bir şey görmeden…

Peki, burada yazarak tümlemeye/onarmaya çalıştıklarınız neler oldu?

Yazmak varoluşun bütünlüğüne doğru bir yolculuksa hayalle hakikatin imgeyle bakışın ben’le sen’in mutlak buluşmasına doğru sınırları bulmak ve aşmak sorundadır. Ben aşkınlığı hedeflemeyen bir yazının kendini tüketeceğine inanırım, ama bu aşkınlık tek bir yere, yalnızca, sevgiye varabilir. Koca bir dünyayı yitirmem gerekli kendi öyküme başlayabilmek için, aşıksa bu yitirişin adlarından biri.
Ölüler Ülkesi’nin kapısını açan tek çalgımı, akordu bozuk lirimi “Kırmızı Pelerinli Kent”te kırdıysam, bu kitapta onarmaya çalıştım. Son metni bitirdiğimde, kendimi şimdiye dek hiç hissetmediğim kadar tamamlanmış hissettim. Elbet gelip geçici kısa ömürlü bir durumdu bu, ama gene de sanki bir mucizeydi. Anlatılamayan eksik kalan üzerine kurduğum ona cümleden, yokluğun seveninde çizdiğim onca çemberden sonra, beklemediğim ve haketmediğim bir mucize. Belki ancak sözcüklere teslim edilemeyecek olanı, sözcüklere bırakarak kabullenebiliyorum:
“Varolanların bize yokluğu hatırlatmak için olduklarını…”

Aşk mı, aşkınlık mı? Sizi yazıda besleyen hangisi?

Hayat, bir insandan yüzünü çalabilir, bedenini ruhunu, hatta trajedisini.. Ama acısıyla yalnızlığını çalamaz. Benim, buna karşılık, tek yapabileceğim hayata, hayatın seslerine ve sessizliğine olanca geçirgenliğimle açılmak.

*Bu kitapla başladığınız yerde olmadığınız kesin. Benzer tek yan: acı. Ama onu da sağaltmak isteyen, ondan yeni sesler türeten bir Aslı Erdoğan var karşımızda. Ne dersiniz?

Anlatmak istiyorum. Hikâyeler anlatmak, kişiler yaratmak ve konuşturmak onların sözcüklerini ödünç almak ve yazgılarına teslim olmak… Bir ben bile ‘ben’ demeden, ya da ‘sen’, ‘ölüm’ ya da ‘hayat’ demeden… By Feridun Andaç / Varlık Dergisi

Le Mandarin miraculeux

«Je crois bien que cette nuit j’ai perdu la boule. C’est la deuxième fois que je crois voir une femme borgne», dit un Turc ivre. Mais il ne rêve pas: dans la rue marche une femme, Turque également, à l’oeil caché par un bandage. L’errance de cette émigrée amoindrie passe à Genève. L’écrivaine stambouliote Asli
(pro¬noncer «Asleuh») Erdogan situe dans la cité d’Henry Dunant son dernier roman, Le Mandarin miraculeux. Rue de Lausanne, la vieille ville, la Jonction: le roman turc visite Genève, fait rare dans la littérature du pays du Bosphore. Asli Erdogan (née en 1967 à Istanbul) donne chair à une paumée avançant dans le noir elle préfère la nuit au jour, hantant des lieux mal famés, écrivant le soir au bistro. C’est pour fuir les interdits de son pays qu’elle a filé en Suisse.
A l’arrivée, toutefois, la vie ne se montre pas tendre. L’exilée connaît une liaison qui foire. La femme esseulée erre, écartelée entre ses cauchemars et le constat d’une jeunesse gâchée. Celle dont l’infirmité effraie les gens ressent à son tour une peur aiguë du moment que le manque d’amour s’avère intolérable. Asli Erdogan signe le roman d’une perte, d’un deuil abyssal. Et çà et là, l’auteure sort des phrases assassines sur Genève: nombre de gens y ont l’air d’articles de supermarché, pareils sous des emballages différents. Plus loin, Erdogan dépeint de façon acerbe la situation des jeunes issus de l’immigration habitant les Pâquis: «Ils poussent comme des graines tombées sur un sol étranger qui ne veut pas d’eux. Depuis leur venue au monde, ils vivent une tragédie cachée. A quinze ans, ils jettent sur le monde des regards de quinquagénaires.» Toujours au sujet des Pâquis, la Stambouliote colle une étymologie bidon à ce quartier, soutenant que «Pâquis» vient de «Pakistan». Chacun son slum, sa croix de paria, donc. Erdogan décrit un monde sans cohérence où chacun peut à n’importe quel moment se croire déplacé. Le personnage principal iâche: «Mon docteur a peutêtre raison. Je dois prendre les choses trop à cœur». By Marc Olivier Parlatano

Yaratıcı yazının akşamı

Eleştirinin insan ömründe bütüncül bir arınma gerçekleştirdiğini anlatmayı pek çok kez denedim, ama yıllar içinde düşünmeden hep aynı kalan kayayı yerinden oynatmanın ne denli zor olduğunu gördüm. Rüzgârın, havanın, suyun bile duruş biçimini değiştirmek için sabırla uğraştığı kayanın orda durduğu yerdeki halinden hoşnut kalışı hiç de anlamlı değil, ama yazık ki böyle.
Oysa eleştiri, karşısındakini anlamaya çalıştıkça kendini sürekli değiştirirken okuduklarına da farklı bir bakış açısı, o güne dek bilinmeyen anlamlar yükler ve bu ilişkiden aldıklarıyla zaman içinde öylesine olgun bir bilinç, bellek, tavır oluşturur ki, kendinden başkalarının anlayamadıklarını sezer, öngörür.
Aslı Erdoğan’ı herkesten çok anladığımı söylemem elbette doğru olmaz, çünkü Mucizevi Mandarin’i okuduğumda onun yaratıcılığını anladığımı, Kırmızı Pelerinli Kent’in yazılıp bitmesini görmeden de yepyeni bir yazarın o sıralarda yoksulluktan kurtulma savaşımı veren edebiyatımıza bir ışık gibi yaklaştığını sezdiğimi hatırlıyorum, ama Kabuk Adam’ı sonradan okudum. Gene de belli ki hüner bende değil, eleştirinin soyutlama ve yeniden yaratma gücüne inanmaktadır.
Aslı Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde anlatısını okurken sorguluyorum yazarla ilişkimi. Karşımda hep yakınlık duyduğum bir yazar ve kitabı var. Genç bir yazarın (demek son kitabını yazdığında daha otuz bir yaşındadır) son kitabından tam yedi yıl sonra yayımlanabilen yeni kitabı; öncekilerden farklı bir metin. Hayatın Sessizliğinde öykü değil, roman değil, belirsizliğine bir ad verip anlatı desek, o da değil. Yazarı aramasa da, elindeki kitabın ne olduğunu hep sorgulayan bir okur var artık.
Elbette anlamın izinden ayrılmaz Aslı Erdoğan gibi yazarlar; bu kez de şiirin biçim özelliklerini içselleştirmiş metinler anlamları dil içinde, sözcüklerde ve dilin söze dönüştüğü her yerde buluyor. Hayatın Sessizliğinde’nin asıl sorunu sözün büyüsü, sessizliği ve sesi, taşıdığı anlamlar. Bir dizi metin ayrı yerlerden çıkıp aynı yere yönelirken birdenbire toparlanıp başka bir yere savruluyor, içinde taşıdığı uyumu bir an bile bozmamaya özen gösteren yazarın yarattığı söz fırtınası olarak esiyor. Bu söz fırtınasının içinden okurun kendine yararlı anlamları seçmesi neredeyse olanaksız gibi.

Yazarı silen dünya
Aslı Erdoğan’ın bu kitabındaki metinleri seçerken tekil anlamları atıp çözmek gibi bir sorunu olduğunu sanmıyorum. Bütüncül bir dil yaratmaya çalışmış o, ama dil yaratmak için de değil. Aslında bu kuşak içinden çıkan yaratıcılar arasında nitelikli söze, anlama, insana ve hayata ilişkin kaygılarını yazdıklarıyla en çok birleştiren yazarlardan oluşu Aslı Erdoğan’ı önemli kılan nedenler arasında değil midir?
Başka bir nedenle yaptığı benzetmeye uygun deyişle, nasıl örülürse bir kazak, öyle örmüştür Hayatın Sessizliğinde’deki metinleri, okur da sökebilsin dilediğince ve belki de, kendi kazağını örsün diye. Bu, Aslı Erdoğan’ın yüksek düzeydeki yaratıcılığını ortadan kaldırmıyor, tersine onun okurla özdeşleşen bir ortak metin kurduğunu gösteriyor. Şiirsel ve metin denebilecek yazının örneklerini veren öteki ustalara öykündüğünü de hiç sanmıyorum. Aslı Erdoğan’ı bilenler, bu metinlerin onun yazınsal dünyasının doğal hâli olduğunu hemen görürler.
Aslı Erdoğan, kendini yazdığı metne yabancılaştıran bir tutumdan alıyor yaratıcılığını. ”Narkissos’un Maskeleri” bölümünde bu yaratıcılığın düşünsel dayanağını dokur. Yazı, onun için de kendini aramak için girdiği ormandır, yalnızlığını en çok orada bulduğu, ne özgürlüğü, ne tutsaklığı yaşadığı…
Yazar, herkes adına konuşmak için mi yaratılmıştır? Ondan bunu bekler kalabalıklar. Kendini anlatırken aslında başkalarını anlatır belki, ama gizlenmesi gerektiği için kimliğini bile tanımlayamadığı olur. Başkalarında kendini bulduğu, yaratıcı yazıyla sıradan olanın özdeşleştiği yerde kendini yadsıyan kısacık ömürlü bir kelebektir o. Demek ki kendini anlatmak için dışındaki dünyaya gidecektir, anlattıkça yazarı silen dünyaya…
”Narkissos’un Maskeleri”nde doğal kişiliğiyle değil de, yazar kişiliğiyle anlatılır yazar: ne adı bellidir, ne cinsiyeti, ne yaşadığı mekân ve uzam. Belki yaralı kişiliği Aslı Erdoğan’a gönderir yazarı, onun yaralarını sarmaya, bir daha asla kendi olmayacak yazarı yeniden yaratmaya çalışır. Ona bir ad verir, ama bir adı olması bile uğradığı kişilik yarılmasını onarmaya yetmez. Yazar—kadın, Orpheus gibidir Aslı Erdoğan’a göre: başı belada, ömrü kısa, duygusu lirik, aradığı sevgiyi bulması olanaksız. Bunları yazarın kendine tuttuğu aynada gördüğü belli, yoksa ”kadın—yazar”ın aynı hâli taşıdığını söylemek yersiz bir zorlama olur.
Hayatın Sessizliğinde’de, ”Kadının adını buldum, daha doğrusu o kendi adına doğru koştu: Özgür,” der sonra.

Kırmızı Pelerinli Kent’in Rio cangılında yitirdiği, ölüme koşan Özgür.
Son on yılda edebiyatımızda yazılmış en önemli metinlerden olan Kırmızı Pelerinli Kent, Aslı Erdoğan’ın kahramanı Özgür’ün hayatı ters yüz etmeye koşullanmış öyküsünü olduğu gibi, okurken testereyle biçimlendirilen bir hayatı ve onu bütün katmanlarıyla sergileyen yaratıcı yazının soğuk hünerini anlatır. Aşktan önce ölüm duygusunu anlatı boyunca yansıttığı için Özgür’ün ölümünü kaçınılmazlaştıran Kırmızı Pelerinli Kent, neden sonra değeri anlaşılmış bir romandır ve Aslı Erdoğan’ın yaratıcılığının doruk noktasıdır. Orada ”Narkissos’un Maskeleri”nin Özgür’ünü anlatan roman ile Özgür’ün romanda yazdıkları birbirini tamamlar.
Hayatın Sessizliğinde, Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’ten bu yana süren uzun bekleyiş döneminin ürünü. Eleştiri, yakından izlediği bir yazarın hangi döneminin hangi ürüne gebe olduğunu, aslında doğumunu ertelediği asıl yapıtı yerine araya giren yapıtının ne ve nasıl olabileceğini önceden de anlayabilir. Aslı Erdoğan benim için bu soy yazarlardan: kendime yakın bulduğum, daha öteye geçmesini, dahası, Kaf Dağı’nın ardını görmeden geri dönmemesini sabırla beklediklerimden. Oradan kucakladığı hazinenin parıltısını buradan görmek verir sabrın suyunu.
Sanırım önce Tahta Kuşlar’ı bekliyorum. Adam Öykü’nün 11. (Temmuz—Ağustos 1997) sayısında kısa, ama bana kalırsa yoğun biçimi yayımlanan, öteki uzun biçimiyle de Berlin’de ödül aldığı için ilgi çeken ”Tahta Kuşlar” öyküsünün adını vereceği öykü kitabını tamamlayamadı Aslı Erdoğan. Oysa yıllar önce yayımlanacaktı, ama o birkaç öykü bir türlü yazılamadı.
Bir de, biliyorum, hoyrat ellerin tuzaklarla dokuduğu hayat var yazarın karşısına dikilen. Aslı Erdoğan, yazının içinde, ama yazınsal dilin dışında yok edici bir kabalığa da uğradı ve kişiliğiyle ne denli sıkı dursa da kabalığın karşısında, yazar olarak duramadı.
Böylece Tahta Kuşlar bir daha ertelenmiş oldu. Mucizevi Mandarin ile Kırmızı Pelerinli Kent’i tamamlayacak bu önemli kitabı gelecekte okuyacağımızı sanıyorum. Hayatın Sessizliğinde ise, adını andığım üç kitabı kadar bütüncül kurulmamış bir derleme olarak neden sonra çıktı. Derleme, ama gene de Aslı Erdoğan’ın ustalığı şurada ki, tamamlanmış bir biçim ve dil birliği taşıyan metinler bunlar. Böyle olduğu için metinleri zorla birbirine bağlayıp bir roman gibi çözümlemeye de gerek yok.

Sözcük sağanağı
Doğrusu, kitabın iç kapağında tür adının ”Şiirsel Düzyazı” olarak verilmesini doğru bulmadım. Ne olduğu tam belli olmayan, sanki yazılanın değerini hafifleten, zorlama bir ad ”şiirsel düzyazı”. Böyle bir tür adı konmasaydı da olurdu ki, Aslı Erdoğan’ı bilmeyen okurları yönlendirmeye yarayacak ”şiirsel düzyazı” adının yazınsal bağlamda bir yeri de yok.
Hayatın Sessizliğinde’deki metinlerin dili, önce sözcük gerektirir. Yeni zamanların yazı dilindeki sözcük sayısının ne denli azaldığını düşünürsek eğer, Hayatın Sessizliğinde’nin, sözcük sağanağı altında kurulan yazınsal dilin olanaklarının neler olabileceğinin yeniden hatırlanmasına neden olduğunu da saptayabiliriz. ”Avuç avuç sözcük atıyorum sessizliğe,” derken benim düşündüğümü düşünmüyordu Aslı Erdoğan, ama bu sözlerinin de aynı noktaya yöneldiğine kuşku yok.
Kırmızı Pelerinli Kent’te şunlar yazılıdır:
”Özgür, uzun süre, içinde yaşadığı gerçek ama akıldışı dünyayı, kurgusal ama daha gerçek olanla değiş tokuş edecek bir yazar aradı.”
Aslı Erdoğan yaşadığı akıldışı dünyanın yerine kurgusal, ama daha gerçek olan bir dünyayı geçirerek sıkıntılarından kurtulmak için yazıyor. Bunda başarılı olduğu için onu kuşağının en değerli yazarlarından sayıyorum. Özgür de aradığı yazarı bulmuştur.
Onun gibi yazarlarla, Bir dönüşünü daha tamamlar dünya. Sözcüklerin akşamı iner. Yaratıcı yazının gündüzü değil, akşamları okunmaya değer.