Le Monde’un övgüyle bahsettiği yazar

Geçtiğimiz günlerde Le Monde yazan Josyane Savigneau Dis Livres adlı kitap ekinde Türkiye’den bir kadın yazardan övgü dolu sözlerle bahsetti… Aslı Erdoğan’dan. Ayda beş yüz eser çıkaran bir ülkede, Aslı Erdoğan iki yıl sonra övgü dolu sözlerle gene gündemde… Geçtiğimiz yıl ’Kırmızı Pelerinli Kent’ adlı kitabıyla geleceğin elli yazarı içinde dokuz kadın yazar arasına giren Aslı Erdoğan, bu yıl ilk kitabı Mucizevi Mandarin ile önce Başbakan Mitterand’ın kızı Mazarine Pingeot’un köşesine konuk oldu. Edebiyat eleştirmeni Mazarine Pingeot köşesinde Ahmet Hamdı Tanpmar’ın Yağmur Zamanı ve Aslı Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin adlı kitabını övgü dolu sözlerle tanıttı… Ardından edebiyat dünyasının sayılı eleştirmenlerinden Josyane Saırigneau Aslı Erdoğan ve kitabı Mucizeui Mandarin için övgü dolu bir dil kullandı. Biz yazarın 15 yıl önce yazdığı ilk romanı Mucizevî Mandarinin onca yıl sonra yazara getirdiği ’mucizevî’ sırrı sorduk. Karşımızda umudu yüksek ama buruk bir kadın var

Dünya edebiyatında Türk edebiyatının yeri tartışıla—dursun siz Aslı Erdoğan, almış başınızı gidiyorsunuz. Geçtiğimiz yıl Fransa’da dünya edebiyatında geleceğin ilk 50 yazarının içine girdiniz. Dokuzu kadın 50 yazardan biri… Başarılı olmak nasıl bir duygu?

Geçtiğimiz günlerde yabancı bir yayıncı aynı soruyu sordu ve düşündürdü diyeceğim. Çünkü ben bunun üzerine hiç düşünmediğim gibi kendimi hiçbir zaman başarılı da hissetmedim. Ayda beş yüz kitap çıkan bir ülkede bir Türk yazarın, ayrıca bir kadın yazarın adının seçilmesi ciddi bir şey. Bu durum tabiî ki mutlu edici. Fakat 50 yazar içinde dokuzunun kadın olması tabii ki düşündürücü. Ama buna da şükür. Çünkü biz garip bir coğrafyada yaşıyoruz. Böyle bir seçim Türkiye’de olsaydı 50’de üçlere düşebilirdik Kadın yazar duygusaldır, şudur budur pek de ciddiye alınmaz, laf olsun beri gelsin gibi kıstaslarla baktıkları için zaten hep çok daha fazla çaba harcamak zorundasın. ”Hani sen önce bir kendini ispatla da bakalım biz seni okumaya değer bulacak mıyız” tavrı hep olan bir durum… Kadın yazar olduğu için çıkan kitabı okumayan o kadar çok entelektüel tanıyorum ki. Ya da kadın yazarı okumak için önce başka bir erkeğin —ama kendisine ölçü aldığı başka bir erkeğin— övgüsünü bekliyor. Yani açıkça bir erkek seni emmeden sen var olamazsın demek gibi bir şey bu… Özellikle Türkiye’de bu mesajın son derece vahşice olduğunu düşünüyorum.

Ortada bir başarı var ama siz mutluluktan çok mutsuzluktan söz eder gibisiniz…

Değil, ama ”ya ben bu yılları kaybettim galiba” dediğim anlar oldu. Sonra dönüp baktığımda galiba bütün mesele yazarak, çekerek ya da her ne ise o çemberi oluşturmakta. Buna dış dünyadaki her şey dâhil. Bunun içinde aşk da, mutluluk da, prosedürler de, övgüler de, her şey var. Bütün mesele o adımı atabilmeme yardımcı olan her ne ise bu önemli benim için. Trajediler de övgü dediğimiz şey de, mutluluğu getiren başarı da bu adımı atabilmeme yardımcı olduğu anlamda önemli benim için. Örneğin idama göndererek bir insana çok büyük kötülük yaptığınızı düşünebilirsiniz. Ama idam sehpasında öyle bir an yaşar ki, hayatının anlam kazandığı andır o an. Benim hayatım da böyle anlar üzerine kurulu. Hayatımda öyle noktalara geldim ki paramparça oldum. Yani tamamen dağılmış ve kırılmış vaziyette yaşanan darmadağınık—lık. O noktada bu kadar dibe vurmuşsan her şeyi başka algılıyorsun zaten. Kedinin miyavlaması, kuş sesi, küçük bir çocuğun bakışı, her şey…

Fransa başarısı, Le Monde yazısı da öyle bir noktada mı mı geldi?

’Le Monde’ yazısı o noktada orada duruyor işte. Belki de durması gerekiyor. O resmin tamamlanması için onun orada öylece olması gerekiyor… Bu anlamda tabiî ki önemsiyorum başarıyı, övgüyü. Çünkü sizi bir sonra ya taşıyor, bu da gerçek. Bu arada çok yoruluyorsunuz, dediğim gibi kadın olmakla da ilgili çok şey… Sesinin engellenmesi, sesinin duyulmaması, bu benim bütün yazılarımda hep olan, yaşarken hissedip yazılarımda hissettirmeye çalıştığım şeyler… Örneğin siz geldiniz haber yapıyorsunuz. Oturup düşünürsek; bence ortada haber değeri olan bir şey var. Ama kaç kişi ilgileniyor, hangi medyanın derdi kendi ülkesinde bir kadın yazardan övgüyle bahsedilmiş olması ya da 50 yazar içinde dokuz kadın içine girmem. Fransa’daki eleştirmen bizde Fethi Naci düzeyinde bir isim. Eleştirmenler üstü bir unvanı var kadının. Onun ağzından çıkan şey Fransız okur için çok önemli. Dünya edebiyatında Fransız dilinin yeri malum. Dolayısıyla kadının dedikleri edebiyat adına ciddi şeyler. Bir Türk yazar için bir şeyler deniyor ve Türk basınından ses yok. Ya da çıkan ses yetersiz! Oysa bir ülkenin yazarını anlayan bir yanıt o ülke için de önemli olmalı diye düşünüyorum. Bu anlamda deminki sorunuza bir başıma cevap verecek olursam beni anlayan bir yanıt yaşamsal anlamda tabiî ki önemli benim için. Bir ilmek daha atıyorum çünkü. Dolayısıyla birilerinin beni duymasını elbette önemsiyorum…

Bu dedikleriniz, Türkiye’de yaşarken sadece kadın olmanın değil; insan olmanın da sorunu olduğunu düşünüyorum. Fazla cinselleştirmiyor musunuz meseleyi…

Sanmıyorum. Cinsiyetim bana verilmiş şey sonuçta… Seçtiğim değil, verilmiş olan. Ben kadın olmayı seçmedim ama bununla yaşıyorum. Tabii kadın olmak nedir derseniz; olduğunun dışında başka bir durumla karşı karşıya kalmak derim, böyle yaşatılıyor çünkü. Dayatılıyor demek daha da doğru belki de. Son derece açık aslında! Mavi gözlü olmak gibi bir şey değil kadın olmak.
Yazık ki dış dünyaya göre oluşturulan kadınlıkla gerçek kadınlık durumları karşılaştırıldığında geriye arada korkunç uçurumların yaşandığı bir sözcük kalıyor… Gene de katil olmak yerine kurban olma durumuna ben kendimi her zaman çok daha yakın hissetmişimdir… Kadınken belki işbirlikçi olmaya iten bir düzen var ama eline de o kadar az silah veriliyor ki hakikaten o uç noktalar da yaaa ben den bir işkenceci olabilir mi, benim içimde de bir katil var mı? gibi sorularla boğuşmak zorunda kalmıyorsun. Düzenle uyuşmamanın daha kolay yolu belki de. Dediğiniz doğru ama kadınsanız insan olarak yaşadıklarınızın üstüne bir de kadın olarak yaşadıklarınız kalıyor.

Şu anki kötümser havanın dışına çıkmakta yarar görüyorum. Geçtiğimiz yıl Kırmızı Pelerinli Kent’in başarısından sonra ilk kitaba 15 yıl sonra gelen övgü hoşluktan öte, ilginç. Kitabın adı Mucizevi Mandarin; işin sırrı kitabın kendinde olmalı sanki… Belki de yıllar sonra o ilklere ait izin mistik hikâyesini sürdü kitap. Üstelik tıpkı Kırmızı Pelerinli Kent gibi Mucizevi Mandarin’e de ilgi gene yabancı dünyadan…

Kitabımın mistik bir sırrı var galiba. Gerçekten ben de böyle düşünüyorum. Mucizevi Mandarin’e gelen övgünün bir kez daha Fransa’dan olması daha da hoş tabii Bizim yabancı edebiyat ile tanışmamız Levent Yıl—maz’ın hazırladığı bir proje ile gerçekleşti. Fransa’dan, daha doğrusu dünya edebiyatında çok önemli bir yayınevi olan ’Acres Sud’ün Levent Yılmaz’ın Kırmızı Pelerinli Kent’e hazırladığı projeye son derece olumlu yaklaşması ile gerçekleşti. Teklif de onlardan geldi. Kitap 2002’de hazırlandı, çıkması ise 2003’ü buldu… Hakkında olumlu küçük hareketler yaşandı. Daha fazlasını da beklemiyordum zaten. Ta ki 2004’e kadar. 2004’te yaşanan, bir yazar için elbette çok heyecanlı. Ardından bu yıl ilk kitaba böyle bir övgü daha doğrusu mazisi 15 yıl geçmişe dayalı bir kitapla neredeyse çeyrek yüzyıl sonra beni anlayan bir yanıda cevaplanmam gerçekten mutluluk verici. Geceleri sabahlayarak, yayınlanma kaygısı olmadan, yirmi beş yaşında, yazar olmak, kitap yazmak gibi kaygıların dışında kendiliğinden çıkan, kesin çıkmak zorunda olan bir malzeme. Yazıldıktan beş yıl sonra kitap olması ve hayatımda bir kez başıma gelen çeviri hikâyesi. Altmış yaşında Sırp ve çok önemli bir çevirmen olan Jean Descat kitabı okuyor ve çok seviyor Benim yirmi yaşımdaki duygum altmışlarındaki edebiyatın içinden çıkan bir nefes ile buluşuyor. Ve bu adam beni çevirebilmek için Türkçe’sini ilerletiyor. Bu o kadar büyük bir lütuf ki anlatamam. Bu bir yazarın başına gelebilecek en güzel şey bence. Kaç kere yaşarım ki bir daha böyle bir şeyi. Yaşayamam. Yıllar sonra da şimdi bu yaşadıklarımı düşününce bütün bunların kitabın kendi mucizesi olduğuna ben de inanıyorum. By Nilgün Meral

Fransız Basınından Seçmeler

Everest Yayınları’na yeni katılan yazar Aslı Erdoğan’ın ’Mucizevi Mandarin’ adlı kitabı Fransa’nın önemli yayınevlerinden Actes Sud tarafından yayınlandı.

Aynı yayınevi tarafından diğer kitapları da yayımlanacak olan Erdoğan’a okur kadar Fransız basını da ilgi gösterdi. İşte, ’Mucizevi Mandarin’ hakkında Fransız basınında yer alan yorumlar:

La Presse de la Manche

Yabancı bir genç kadın karanlıkta yürür. Leman gölünün kıyısında, Cenevre’nin dik ve dar sokaklarında, kötü ünlenmiş mekanlarda tehye atılır. Sevgilisinin gidişinin ardından, akşamları kafelerde yazar. Bu ışıl ışıl, duman altı, bazen de hoş denebilecek mekanlarda, harcanmış bir gençliğin muhasebesini yapar, hayali bir ikiz yaratır, güzel ve sevebilen bir kadın… Sonra yeniden karanlığa yol alır.

BIBA

Güzel bir kadın, tek gözlü bir kadın. Her gece, buz tutmuş aşk hatıralarını bulmak için Cenevre’nin sokaklarında dolaşır. Erkekler sevmiştir, özellikle de elinde tutmayı başaramadığından giden birini… Türk olan bu kadın, gözyaşlarına boğulmuş bir karakter hayal eder. Bu nostaljik roman, kendi hüzünlü ama yine de ışıklı yolunu çizen yaralı genç bir kadının tehli yolculuğunu sergiliyor. Büyüleyici bir portre.

VIRGIN

Hayatın size vurduğu, unutmuş olduğunuz darbeler ve izleri bile silinmiş olan yaralar… Hepsi bir gün tekrar uyanır. Genç Türk romancı Aslı Erdoğan, şiiri andıran kısa, dokunaklı bir öyküde, burada Cevnevre’de kaçsak da göçsek de asla iyileşemediğimizi gösteriyor. Yasaklar içimizdedir, korku da, aşk da.

Les Echos

Boğaziçi’nden Leman’a
Mucizevi Mandarin

Cenevre, gece. Korkularını nadir birkaç karanlık sokağında toplayan, sakin ve düzenli, uluslararası bir kentin tuzağa düşüren melankolisi. Aslı Erdoğan’ın kahramanı, neonların ve sokak lambalarının yapay ışığında İsviçre kentini arşınlıyor. Acıları ve mahrumiyetleri yüreğine işlemiş genç Türk göçmen kadın bu yabancı şehiri turluyor. Giden bir sevgilinin yokluğu, Sergio; bir gözünün kaybı, varoluşsal dengesizliğinin sembolü. Tek gözlü, yalnız, korkutucu hayalet, bir gece karşılaşılan/hayal edilen –güzelliğin, kaygısızlığın, özgürlüğün imgesi— genç bir kadının, Michelle’in yardım elini tutar.

Umut vaadi

“Mucizevi mandarin” sert ve hüzünlü bir roman. Çünkü kahramanın son kaygısı iki gerçeği gizler. Göçmenlerin koşulları: “Acılı bir geçmişle ürkütücü bir gelecek arasında sıkışmış olarak, anı yakalamayı başaramıyorlar.” Ve erkekler ülkesinde yetişmiş –reddedilmiş, kapatılmış, dövülmüş— bir kadının yoksunluğu. Yabancı kadın, yeni bir kimlik yaratmayı, çalınmış gençliğini unutmayı, özgür bir dünyada özgür bir kadın olmayı başaramaz.

“Mucizevi mandarin”in gücü, yazarının yazgıya teslim olmamasından geliyor: ümitsizliği öfkedir ve dolayısıyla ümit vaadidir, aşk acısı tutkudur. Çin efsanesinin mandarinindeki gibi, yaralarınızı yeniden kanattığında ve sizi yok olma tehsine düşürdüğünde aşka bir açık kapı bırakılabilir mi? Aslı Erdoğan, yalın bir biçimde, eski bir masalı çağrıştıran bu trajik yolculuğu gözler önüne seriyor. Şehrin ucunda, yolculuğun sonunda, tüm aldatıcı görünümler ve tüm kuruntular dağılıyor. “Şeyleri çok ciddiye almama”, düz yaşama gücünü, göçmen, geçici ikizi Michelle’de ya da kaçıp giden aşk kültünde değil, ama bizzat kendinde bulacaktır.

Transfuge

İki roman. Her biri kendi tarzında, Türkiye’nin Batı ve moderniteyle ilişkisini ele alıyor. Ve kadının bugünkü yerini.

Genç bir kadın geceleri Cenevre’nin sokaklarında dolaşır. Bir gözü yoktur. Türktür ama daha ziyade vatansızdır. Gençliğini oluşturan yasaklardan ve şiddetten kaçtıktan sonra, göçmenin, doğulu ve sakat kadının, terkedilmiş sevgilinin yalnızlığını keşfeder. Sevgilisi Sergio –ki onun sayesinde kent bir sığınağa dönüşmüştür— kadını terk eder. Gururundan ötürü, teslim olma, verme ve yitirme korkusundan ötürü onu elinde tutmak için kadın hiçbir şey yapmaz. Hiç şüphesiz orada aşkı kendisi için tehli kılan bir deneyim yaşar. Ayrıca boş yere kendini duygusuzluğa bırakır, öyle ki mutluluğu huzurunu tehye düşürecektir “şefkat” diyor, “bazen en çok ona ihtiyacı olanları yaralar.” Ama gençlik yıllarında, ülkesinin kadınlarına dayatılan kuralları reddetmesiyle kazandığı bağımsızlığına sıkı sıkı tutunduğundan, bu uyanıklığa sahiptir: “Koruma isteğiyle hükmetme isteğini ayıran sınırı çizemiyorum.” Erkeklere güvenmez.

Temiz Cenevre’nin adı çıkmış sokaklarında acısını ve düş kırıklıklarını dolaşır. Yaşamın ve safeletin onu kendi başarısızlıklarına sürüklediği bu göçmen mahallesi… Boğaziçi’nin hatırası, gece kaçamaklarına sızar. Boğaziçi artık sadece nostalji değildir, bir yurt gibi kaybedilmiş bir göz, karanlığa açılan bir göz. “Aşkın fazladan bir gözü daha vardır” diyor. Yazmak için kafelerde oturuyor ve bir restoranda karşılaştığı güzel ve tuhaf bir kadından esinlenerek, kendisinden tümüyle farklı bir ikiz hayal ediyor. Ama bu hayali ikiz de, her zaman acımasız olan gerçeğin eline düşecektir. Genç Türk, etrafındakileri, farklılığın tehdit ettiklerini korkutarak, yalnızlığını güçlendirmek için bantlı gözünü göstererek, korkuyu bir yaşam şekli haline getirir.

Aslı Erdoğan, melankolinin trajiğin rolünü oynadığı bu şiirsel öyküde, gözlemci bir şekilde nerede olursa olsun kendisine bile yabancı göçmenin yıkımını betimliyor.

Le Matricule des Anges

Tek Göz

Öykünün anlatıcısı genç Türk kadın akşam olunca Cenevre sokaklarında dolaşır. Sevgilisi Sergio’nun gidişinin ardından sol gözünü kaybeder. Bundan böyle bir korku ve tiksinti nesnesi olarak, yalnızlığa ve sinizmle örtülü bir ironiye sığınır; bir kafede rastladığı genç bir Fransızın kendisine gösterdiği ilgiyi şu sözcüklerle anlatır: “Benim demokrasi için savaşırken tek gözünü yitiren Üçüncü Dünya’lı bir yazar kadın olduğumu düşünmüş olmalı.” Gerçekte, acı tüm kişiliğine sinmiştir ve en ufak bir şefkat ifadesinde krılacak gibidir. Bu tuhaf roman farklı düzeylerde okunabilir; fiziki bir eksilme deneyiminin ve yol açtığı marjinalliğin –kara mizahi— öyküsü olarak yorumlanabilir. Güzelliği zedelenmiş bir kadının aşk pazarında pek bir değeri yoktur ve beklentisi de yoktur, yazarın yaptığı tespit budur. Ve ötekilerin bakışının tasviri “tek göz onlara göre ölümden daha katlanılmaz birşeydir… benim kayıp gözüm, onların kaybettikleri ya da kaybetmeye mecbur oldukları şeylerin yerini tutuyor. Onu bir uçurum gibi görüyorlar” nobranca tüm fizki anolmaliler karşında duyulan korkuyu dile getiriyor. Ama hikaye daha sembolik, neredeyse psikanalitik bir boyuta sahip: kayıp göz bilinci simgeliyor ve belki de, içini boşalttığımızda, söylenmeyenleri ve nevrozları. Bununla birlikte, Aslı Erdoğan’ın sert denebilecek biçemi, tumturaklı sözlerden uzak, mesela anlatıcı sevgilisine hitap ederken: “Hoşuma gitmek için, alçakça beleş acılar, kabuslar, trajediler dağıtırken… bana güvenme” Bu kısa metne, okuru hüzünle ve acımayla dolduran karanlık bir güzellik veren, bu kişiliğin aydınlanmamış acısı, gizemli geçmişi ve yabancı bir Cenevre’deki yalnızlığıdır.

Le Monde des Lines

Laveggi, Erdoğan, özlülüğünü övebileceğimiz iki kadın

Lucile Laveggi her zaman özlülük sanatında başarılı olmuştur. İmalı bir anlatım için değil, aksine, söylemekten hoşlanmadıklarımızı, hatta kendi kendimize itiraf etmekten çekindiklerimizi dolambaçsız bir şekilde açık açık ifade etmek için….

Kısalık ve netlik Aslı Erdoğan’ın da nitelikleri arasında. Erdoğan 1967 İstanbul doğumlu. Fizik eğitiminin ardından, Rio’ya gitti “ve o zamandan beri, diyor editörü, tüm dünyayı dolaşıyor.” Bu göçebe, şiir ve roman yazıyor. Mucizevi Mandarin, “Kırmızı Pelerinli Kent”in ardından Fransızcaya çevrilen ikinci romanı.

Yaralı bir kadının Cenevre’deki gece gezmeleri üzerinden, tüm bir hayatın yasaklara ve tehlere bağlı olduğunu belirtiyor Aslı Erdoğan. Öykünün anlatıcısının iki yarası vardır. Sevdiği adam onu terk eder ve kısa bir süre sonra, tuhaf bir hastalığa yakalanır. Sol gözünü kaybeder, korkutucu bir pansuman vardır gözünde ve Mahabharata’nın bu ünlü sözünü anımsar:

“Aşkın fazladan bir gözü vardır.”

“Cenevre, akşamları sokaklarında rasgele dolaşmak için ideal yerdir. Herşeyden önce, bu kent sıkıntı verecek kadar güvenlidir.” Gençliğinde, akşam geç saatlerde tek başına dışarı çıkmak istediği ülkesinde meydan okuyacağı tehler burada yoktur. Türk kadınların kaderinden kaçmak için, sürgünü seçer. Sergio ile, kendisini yaşam acısından kurtaracak aşkı bulduğuna inanır. Ama o da onu yalnızlığına iter, herkesi kendisinden uzaklaştıran yüzündeki yarayla yalnızlığı perçinlenir.

Genelde akşamları, yürüyor ve kafelerde yazıyor. Bir hayali ikiz yaratıp, ona Michelle adını verdi ve bu kadın kendisinin aksine –gözünü iyileştirmeyi deneyen doktorun tabiriyle— “şeyleri fazla ciddiye almıyor.”

“Michelle yürürken, tüm dünyaya kafa tutuyor.” “Sergio gibi, o da aşk ve mutluluk arayışında yorulmak nedir bilmiyor.” Ama kurgu kişilikler de ölüyor ve giderken şunu söylüyorlar “kendi içimize yaptığımız bu yolculukta yalnızdık.”

Le Mandarin Miraculeux

La nuit exacerbe les solitudes et les profondeurs de ia viiîe n’offrent pas de redemption. Une jeune femme marche dans Geneve, sans pouvoir echapper â une blessure qui suscite repulsion et degoût pour ceux qui ia croisent, pas plus qu’elle ne peut se soustraire â la douleur qui I’accompagne.

Estelle borgne parce que «l’amour a un oei! de trop», comme le dit !e Mabâbhârata, et qu’ii n’est pas . d’amour heureux ? Qui pourra regarder en face son ceil blesse, defait du pansement qui le recouvre ? Seule avec son enfance en Turquie et [’abandon de Sergio, la narratrice recherche desesperement ia nuit, prisonniere d’une vision oû se deforme le prisme du monde exterieur lorsque la fatigue accabie Tceil qui lui reste. Jeune femme assoiffee de tendresse, eprise de passion et d’intensite, eile ne peut dire ce qui est brise en elle, encore moins !e livrer au premier venu. Le mandarin miraculeux de la (eğende chinoise qui lui est chere ne perdil pas son invulnerability des qu’ii reçoit des marques d’affection ? Eile est condamnee â errer dans ies ruelles de la ville OLI rode le danger et ecrit â en perdre haieine dans les cafes de Geneve. C’est tâ que se croisent (‘Istanbul de sa memoire et la Geneve de son exil, la passion perdue avec Sergio et Tabsence irreversible, parce qu’«essayer de faire revivre un amour ancien» est «absürde et sans espoir». La narratrice deambule dans un entre deux peupie de miroirs, celui des rives du Leman oû elle refrouve cedes du Bosphore. L’impetuosite des rivieres appartient â la passion passee ou releve de Tiliusion et les rues ne ia mettent en presence que de predateurs. De son passe turc, elle garde le regret d’une jeunesse confisquee par les interdits et la tristesse qu’eile considere comme le signe de reconnaissance des femmes du Moyen—Orient. Les adolescentes de Geneve s’epanouissent «comme des fleurs» et sont de petites deesses. E!!e a conserve des hommes de son pays le souvenir «d’inexplicabies humiliations, de menteurs, de brutes, de bûchers oû Ton brûle les sorcieres.» Michelle, le personnage de la fiction qu’elle ecrit â longueur de nuit dans les cafes, est belle â en perdre le souffle. Pourfant le double qu’elle s’est invente ne rencontrera â Geneve que desastre et destruction. La narratrice semble ainsi vouee â porter avec son ceil malade le reve d’une dualite â jamais biessee. II se fait ie sas d’une âme exilee sur terre, tandis qu’elie est un oiseau aux ailes rognees par la vie. On retrouve ici I’univers de la ville dejâ cher â Asli Erdoğan dans La ville dont la cape est rouge (Actes Sud, 2003), ainsi que le theme du double fictionnel present aussi dans son roman precedent â travers Özgür et Ö, avec ce qui etait une descente aux enters marquee par le souvenir d’Orphee et d’Eurydice. Aslı Erdoğan est une des voix les plus prometteuses de la jeune literature turque, recompensee Tannee derniere en Turquie par un prix pour une prose poetique qui n’a pas encore ete publiee en français. By Cecile Oumhani

Laveggi, Erdogan, deux femmes pour un éloge de la brièveté

La brièveté et la précision sont aussi les qualités d’Asli Erdogan. Elle est née en 1967 à Istanbul. Après des études de physique, elle est partie pour Rio “et depuis, précise son éditeur, elle voyage régulièrement à travers le monde”. Cette nomade écrit des poèmes et des romans. Le Mandarin miraculeux est son deuxième livre traduit en français, après La ville dont la cape est rouge (2).

https://www.lemonde.fr/livres/article/2006/05/25/laveggi-erdogan-deux-femmes-pour-un-eloge-de-la-brievete_775746_3260.html

Mauvais oeil


La narratrice, une jeune femme turque, erre dans Geneve une fois la nuit tombee. Depuis le depart de Sergio, son amant, elle a perdu I’ceil gauche. Desormais objet de peur et de repulsion, elle se refugie dans la solitude et une ironie teintee de cynisme ; la voilâ racontant I’interet que lui manifeste un jeune Françals croise dans un cafe :

t // devait se figurer que j’etais une femme ecrivain du Tiers Monde qui avait perdu un ceil en combattant pour la democratie. En realite toute sa personnalite est habitee par la douleur, et semble prete â se briser â la moindre manifestation de tendresse.

Ce roman etrange peut se lire â differents niveaux ; on peut (’interpreter comme le recit, â i’humour glacial, d’une experience de I’amoindrissement physique et de la marginalite qu’il entralne. Une femme â la beaute ee ne vaut plus grand chose sur le marche de 1‘amour, et n’a plus rien a attendre, tel est le constat que fait la narratrice. Et la description du regard des autres t un seul ceil est pour eux une chose plus insupportable que la mort… mon ceil perdu occupela place de ce qu’ils ont perdu ou devront perdre. Its en font un abîme s dit crûment 1’effroi devant toute anomalie physique. Mais le recit possede une dimension plus symbolique, presque psychanalytique :

I’ceil perdu figure la conscience, et peut etre aussi, dans sa suppuration, les non dits et les nevroses. Cependant, î’ecriture de Asli Erdoğan, presque seche, tient â distance tout pathos, comme la narratrice lorsqu’elle s’adresse a son amant: s ne compte pas sur moipour me complaire bassement â (…) distribuer gratis souffrances, cauchemars et tragedies, t Ce sont precisement cette souffrance non elucidee du personnage, son passe mysterieux, et sa solitude dans une Geneve etrangere, qui donnent â ce court texte une beaute sombre, emplissant le lecteurde malaise et de compassion. By Deiphine Descaves