Kıyı

Edebiyatın tarihi yoktur.

İnsanın tarihi olmadığından…

Sistemlerin tarihi vardır; erkin, yönetimlerin, sınıfların tarihi…

İnsanın tarihi, planetimiz yok olmazsa şayet, kendini herkese, her şeye karşı eşit ve özgür, herkesin, her şeyin de kendine karşı eşit ve özgür durduğu zaman –yani çok sonraları— başlayabilir.

Edebiyatın tarihi olamazdı zaten; edebiyat, sözüyle yazısıyla var olduğundan beri tüm sistemlerden, kurumlardan maddi manevi ve siyasi erkten, hatta düzenden nefret etmez mi?

Edebiyatın tarihi yoktur, çünkü duygunun tarihi yoktur.

Duygu, ipe dizilecek sayıların öyle birbiri ardına gelmesiyle oluşturulacak bir tarihe sahip olamaz zira.

İnsan, duygusunu yabancılaşmadan kurtarmadıkça, erkin söyleminden özgürleştirmedikçe, ne kendisi bir sonsuzluk içinde yaşayabilir, ne de başkalarına yaşatabilir.

İnsan belki bir dönemde, ilkel komünal sistem döneminde bu duyguyu özgürce tattı. O zamanlar insanın merkezi yoktu çünkü; yani erki yoktu.

Edebiyatın ise hiçbir zaman bir merkezi, bir erki olmadı; edebiyat tarihsizliğinin mutluluğunu yaşatmıştır insana hep; paradoksal gibi görünse de, bir gün insan gerçek tarihsel duyguya ulaşacak ve bu konuda edebiyatın önemli bir rolü de olacaktır bana göre.

Aslı Erdoğan, yeni yayınlanan Taş Bina Ve Diğerleri adlı kitabındaki hikâyelerde, duygularını –ve düşüncelerini— bu sularda gezdiriyor ve buna sadık kalarak da metinlerini edebileştiriyor.

Bu durumu yaratırken, zanaatının ipucunu okura sunacak kadar da cömert:

“Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?”

Taş Bina Ve Diğerleri’nde yer alan hikâyeler, birbirleriyle çok anlamlı bağlantılar içindeler. Ve bu çok anlamlılığın içinde de gerçekler kendi gerçekliklerine oturtulurken, duygu, yazarın kaleminden bazen neredeyse ışık hızıyla ayrılıyor, dışarı fırlıyor; bir anlık da olsa ezoterik bir gizliliğe, şifreliliğe dönüşüyor ve okur için olağanüstü anlar –zamanı olmayan— çıkıyor ortaya.

Aslı Erdoğan, sanki önceki hayatlarından birinde bir ezoterik aydınlanma yaşamış; yazısındaki hayat kalemi bunu işaretliyor:

“İnsan bedeniyle yazmalı, tenin altındaki çıplak, savunmasız bedenle… Oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere seslenir. Bir ‘H’ harfi alırsın, iki tane ‘A’, ‘Y’ ve ‘T’: HAYAT diye yazarsın. Tek sır, harflerin yerini şaşırmamak. Efsanedeki gibi, bir harfi düşürüp canlanan çamuru saf ölüme çevirmemek. (…) Hayat: İliğine kemiğine dek emilmiş bir sözcük, iç sızısını andıran bir uğultu, okyanuslar dolusu uğultu.”

Taş Bina Ve Diğerleri, aslında sistemlerin resmî ideolojilerini, kurumlarını sorguluyor; okurun bu konulardaki ezberini ve mutlak olarak görüp inandığı, eğitildiği duygusal değerleri –aslında değersizlikleri— hem özde hem de en ince detayda sorguluyor.

Aslı Erdoğan bunu yaparken karşımıza A’yı çıkarıyor: Tarihi olmayan, ya da gelmiş geçmiş ve gelecek herkesin ortak tarihi olan –tek bir ortak tarih bu— A’yı; ki, A, aslında ortak tarihten de başka bir şey: “Onun varlığı insan üzerine uzun bir şiirdir. (…) İnsan: en eski bilmece, konuşan madde.”

A, bir bakıma K’nın (Kafka’nın Bay K’sı) mütemmim cüz’ü; varlığı o kadar örselenmiş ve yerlerde sürünüyor ki –A fiziki anlamda da yerlerde sürünüyor— insanlığın adeta insansızlığını okurun yüzüne çarpıyor. A’yı yazı olarak yeniden tarif etmek çok zor. A’da HAYAT, çok farklı bir anlam kazanıyor çünkü; A, bütün bir hayattır, ta başından beri –resmî tarihin başından beri—. Diğerleri yani tüm bizler, onun türevleri olabiliriz ancak; A yine hepimizin adına kurtarıcı bir umuttur aynı zamanda, hepimizin adına bir rüzgârdır, bir kuştur, bir taştır hepimizin adına. Yani, gözlerine bakma cesaretini pek gösteremeyeceğimiz bir başka duygudur. Çünkü A, çok ama çok acı çekiyor! İnsan (okur) A ile karşılaştığında, hızı onun etrafında kreşendo bir yörüngeye giriyor ve gözlerini yumduğunda ise A’nın görüntüsü cisimleşiyor, üç boyutlu oluyor adeta.

Yani bir bakıma tarihselleşiyor.

Aslı Erdoğan, sistemleri ve bunların yalanlarını açığa çıkarmış: Sistem çıplak!

Yazar bunu acıyı dağıtarak değil, hepimize paylaştırarak değil, başka bir yöntemle yapmış: Acıyı toplamış!

“Başın öne düşmüştü. Yaralarına yapıştırdıkları kâğıt rulolarının ortasında tuhaf bir çiçeklenmeyi başarıyordun sanki. Dalların gizlediği iki ıslak yalnız yıldız gibiydi gözlerin. Bende unuttun onları. Teker teker dalları araladım. Günler, geceler boyu, yıllarca araladım. Bitirdiğimde, sen çoktan gitmiştin.” Yazar, A’yla böyle vedalaşıyor kitabın son paragrafında.

Taş Bina Ve Diğerleri, modern Türk edebiyatının dünyaya açılan kapılarından biri olabilir bence. Sözcüğün edebi gücünü, hücresini, evrensel duygularla buluşturabilmiş zira.

Yazar, tarihle ilgili sığınma kalelerimize, ezberletilmiş tarih kavramına yaslanmamıza, determinizmden medet umarak rahatlamamıza çomak sokuyor, adeta.

Aslı Erdoğan, sonu çoğaltıyor; SONLAR’ı kıssadan hissenin de ötesinde bir ses vermiş oluyor, olup bitene: “Yoksa, insan dediğin nedir ki! Yersiz bir kahkaha işte.” By Pakize Barışta

Naif, kırılgan ve güçlü bir yazar; Aslı Erdoğan

Son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’yle edebiyat dünyasının gündemine gelen Aslı Erdoğan, yazarlığının yanında sıradan bir insan olduğunu vurguluyor.

Lire dergisi tarafından “Geleceğin 50 Yazarından Biri” arasında gösterilen, şimdilerde Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla gündemde olan Aslı Erdoğan’la konuşmaya gittiğimde, yanıldığında bile hayata güvenmekten vazgeçmeyen, kırgınlıklarına rağmen insanlara inanmayı başarabilen bir kadın buldum karşımda. Duygusallığı bulaşıcıydı, samimiyeti de öyle… Naif görüntüsünün altında biraz yorgun, biraz hüzünlü bir Amazon kadını bir görünüp bir kayboluyordu. O, sınırlarını kitaplarıyla çizdiği bir dünyada yaşıyor ama saklanmıyordu. Olduğu gibiydi, göründüğü gibiydi Aslı Erdoğan…


Yazarların kendilerini dünyanın merkezine koydukları, hayata oradan baktıkları söylenir. Siz de öyle misiniz?

İnsanın kendisine bakışı ve dış dünyaya bakışının birbirinden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Gece camdan dışarı, aydınlıktan karanlığa bakarsanız kendi yüzünüzün yansımasını görürsünüz. Dış dünya da o yansımanın arkasında belirir ve yüzünüzün bir parçası olur. Bu nedenle de insanın, kendi yüzüne bakmadan dış dünyaya bakamayacağına inanıyorum. Bir yazar ne kadar karakter yaratırsa yaratsın, onları kendi varlığından ne kadar uzak tutmaya çalışırsa çalışsın, onların hepsinin toplamı yine o yazarın yüzünün bir parçasıdır.Yazı yazarken kendinizi kanıtlama isteği duyar mısınız, sahip olduğunuz değerleri, erdemleri anlatma kaygısı ya da?
Zor bir soru ama sanmıyorum. İlk kitabım Mucizevi Mandarin’i günde 14 saat CERN’de çalıştıktan sonra eve gidip sabaha kadar yazarak tamamladım. İki üç saat uyuyup işe döndüğüm bu tempoda altı ay yazdım ve metni tamamladıktan dört yıl sonra, 1996’da yayımladım. Yayınlansın diye yazılmadı yani.

Neden yazıldı o halde?

Yazılmak zorundaydı. Hayatımda düzenli aralıklarla tökezlediğim için yazmak benim için bir sağ kalma çabası ama bugün yazma nedenim, yarınkinden farklı olabilir, dünkünden de farklıdır. Neden yazdığıma dair bulabildiğim yanıtların hiçbiri tam olarak doğru ve tek değil.
Hayattan en çok uzaklaştığınız zamanlar hangileridir?
Ben sanırım hiç hayatın içinde olamadım. Yazmak daha da içe kapanmak belki ama yazmasaydım da bu kadar kopuk olurdum hissi var içimde. Ama yine de yazarak dış dünyaya açıldığımı hissettiğim dönemler de oldu, köşe yazarlığı dönemim örneğin…

Bir kitap bittikten sonra etkisinden kurtulmak kolay oluyor mu?
Çok zor oluyor. Özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’ten sonraki süreç en ağırıydı, haftalarca çok derin bir depresyondaydım. İçimde ne varsa akıp kitaba gitmişti ve ben bir kedi yavrusu kadar kişiliksizdim, ölmek istiyordum. Bir gün öylesine kiliseye gittim ve orada tuhaf bir şeyi anladım: 33 yıl, Kırmızı Pelerinli Kent’i yazmak için yaşamıştım! Bu düşünce, hayatımı daha anlamlı hale getirdi ve o depresyondan, yakınlarımın da desteğiyle zor da olsa çıktım. Sonraki hiçbiri de o kadar ağır olmadı.

İnsanlara inanma, güvenme gibi konularda sıkıntılar yaşar mısınız?
Hâlâ insanlara bir çocuk gibi hem inanıyor hem güveniyorum. Belki bu da benmerkezci olmakla ilgilidir, yani “ben olsam yalan söylemezdim, o da bana söylemez o halde” mantığı. Yine de insanın içinde tek bir ben yok elbette.

İnsanları seviyor musunuz? Onlardan korkuyor musunuz?

Yazdıklarıma bakınca çok büyük bir insan sevgisi görüyorum ve bu beni çok şaşırtıyor. Bu, sanki aslında olmayan bir sevgi gibi. Belki de insanları sevebilmek için yazıyorum. Ama “insanları seviyorum” diye bağırmak, biraz da onları birey olarak sevememekle ilgili gibi geliyor bana. Bu şekilde uzaktan sevmek daha iyi galiba.

Siz de kahramanlarınız kadar sık ve acımasızca sorgular mısınız kendinizi?

Kendimize baktığımızda ikiye bölünüyoruz obje ve subje, özne ve nesne olarak. Bundan kaçınılamayacağını düşünüyorum.

Delilik ne demek sizce?

Ben delilerle melekler için benzer cümleler kurdum hep, deli bir yanıyla melektir çünkü. Deli, özgürdür, o ilk kahkahayı attığı anda özgürleşmiştir ama bir yanıyla da trajiktir, ona ait tek şey geçmişidir ama geçmişi bile yoktur. Bu hissi çok iyi biliyorum, benden de geçmişimi çaldılar çünkü.

Hem güçlü hem de kırılgan bir görüntünüz var gibi. Hangisi daha baskın?

Kırılgan olduğum kesin. Güç, tuttuğunu koparmaksa güçlü değilim ben, mücadele edemem. Ama sağ kalabilmek gibi bir gücüm var. Pek çok travmanın ardından bir hafta sonra yoluma devam ettiğim durumlar oldu. Bazen öyle geliyor ki Auschwitz’e girsem sağ çıkardım gibi geliyor.

2003 yılındaki kitap rezaletinden sonra onca zaman bu konuda sustunuz, sonra neden birden röportajlar vermeye başladınız?

Bu büyümekle ilgili sanıyorum. “Hâlâ eskisi kadar yalnızım ama yalnızlığımdan dışarı doğru büyüdüm” der bir kahramanım. Şimdi o yarayı bir madalyon gibi taşıyabiliyorum. Yine de bu, unuttuğum anlamına gelmiyor; yaralar kapanmaz çünkü, arada bir kanar. O yara o kadar büyüktü ki artık şefkatle geçmeyecekti ve karşılığında bir şefkat beklentimin olmadığı insanlara anlatmaya başladım.

Yaşamak ve hayata katlanmak için mi yazıyorsunuz, yoksa ölüp giden herhangi biri olmamak için mi?

Ölümün karşısında herkes herhangi biridir. Tolstoy hâlâ okunuyor olabilir ama bu, onun ölmediğini göstermez. O öldü ve biz ondan “geriye kalanları” okuyoruz. Gerçek bu kadar basit. İnsanlarla yapıtlarını ayırmak gerekiyor. O trajik yazgıdan kimse kurtulmaz, yazarlar da öyle bir ayrıcalığa sahip değiller. Yaşamaya devam eden kişiler değil, yapıtlardır.

Sizce gerçek nedir?

Kurgu olduğu unutulan şeydir.
Doğru peki…

Doğruyu tanımlamaktansa yanlışı tanımlamak, onu görmek, saptamak daha kolay sanırım.
Siz hangisini tercih edersiniz?

Kesinlikle doğruları tercih ederim. Gerçek diye bir şey yok çünkü, bulunduğumuz bu yeri sizin anlatmanızla benim anlatmam arasında fark vardır ama bu, anlattıklarımızın gerçek olmadığını kanıtlamaz. İkimiz de gerçekten bahsediyoruz ama bunu farklı algılıyoruz bence.

Yalnızlık size ne ifade ediyor?

İnsanların tamamının aslında yalnız olduğunu düşünüyorum. Ben de onlardan farklı değilim.

Kitaplarınızı sonradan okur musunuz?

Kırmızı Pelerinli Kent ve Dünyanın Sessizliği’ni daha sonra defalarca okudum ama Kabuk Adam’ı bir kez okuyup bir daha bakamadım bile. Son kitabımdaki Taş Bina öyküsünü de sık sık okuyor ve okurken ağlıyorum.

Diğer yazarları okur musunuz?

Okuma alışkanlığım giderek kötüleşiyor. Yazdığım dönemlerde okumak istemem tekrar etmekten korktuğum için. Ama Rilke’yi dönüp dolaşıp okuyorum. Şiir sevmeye başladım bu ara. Benim okurluğum biraz da ruh durumuma bağlı. Türk edebiyat çevrelerine olan uzaklığım da biraz tepkisel sanırım. Orhan Pamuk’un ve Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını kaçırmamaya çalışırım.

Kitaplarla ilgili ilginç takıntınız var mıdır?

Hızlı tüketen biri değilimdir, bir yazarı sevdiğim zaman onun bütün kitaplarını alsam da mutlaka bir kısmını okumadan bırakıp sonraya saklarım. Bir kitap çıkıp da yer gök birbirine girmişken o kitabı almayı da sevmem.

Ülkenizdeki okuyucuya kızgın mısınız? Sizi okumadıkları ve ayrıca “genellikle” okumadıkları için?

İnsan okunmak istiyor tabii ama hissettiğim şey, kızgınlıktan ziyade hayal kırıklığı. Beni kızdıran şey, Almanya’da çıkan kitaplarım daha çok ilgi görürken, kendi ülkemde böyle olmaması. Ama bunun için de okurlara değil, edebiyatçılara kızıyorum. Kadın yazarlara karşı yukarıdan bakan, maço bir tavır olduğunu düşünüyorum burada. Birkaç ismi tenzih ederek söylüyorum. Kitap eleştirmenleri, genç ve kadın yazarların kitaplarını okumuyor, onlara zaman ayırmıyorlar. Galiba benimle ilgili bir şey yazmak da prestijli bir şey olarak görülmüyor, ne zaman bir olay patlak verse ancak o zaman bahsediyorlar benden.

Söyleyecek sözünüzün bitmesinden korkar mısınız?

Evet. “Hayatı nasıl dolduracağım, neden yaşıyorum o halde” gibi sorular oluyor aklımda. Hayatıma yazmaktan başka bir anlam yükleyemiyorum ben.

Yazarların insan sarrafı olduğu gibi bir inanış vardır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben kesinlikle insan sarrafı değilim. Beklemek, korkmak, ele vermek gibi insanî durumları anlatır ve derinleri deşerim ama iyi bir gözlemci olduğumu düşünmüyorum. Başkalarına dair yorumlarım çoğu zaman yanlıştır. Birinin beni arzuladığını, benden hoşlandığını bile anlayamam ben. İnsanların bana yönelik duygularını değil, birbirilerine karşı olan duygularını yakalayabiliyorum.

Kendinizi anlatarak kazanç sağlamakla eleştiriliyorsunuz. Öyle mi gerçekten?

İnsanın kendini anlatması imkânsızdır. Anlatmaya başladığımda kendi içimden çıkıyorum ben. Hem şöyle bir şey de var; niye başkalarının acılarını anlatmak, kendi acılarınızı anlatmaktan daha onurlu bir şey olsun ki?

Planlayarak mı yazarsınız?

Hayır, kesinlikle planlamam hiçbir şeyi. Proje yazarı değilim, araştıran, üzerinde uzun uzun çalışabilen…

Yazım aşamasında birileriyle paylaşır mısınız?

Yazı yazdığım dönem fazlasıyla kırılgan, geçirgen olduğum bir dönem. En ufak bir eleştiri, bütün çalışmamı çöpe atmama neden olabiliyor. Geçmişte tamamlayamadığım o kadar çok hikâye var ki bu nedenle. Belki de beni olumlu geliştirebileceğine inandığım biri olmadı çevremde, o yüzden artık paylaşmıyorum.

Türkiye’de kadın yazar olmanın sıkıntılarından yakınmıştınız. Kadın yazarların birbirilerine destek olmamasını neye bağlıyorsunuz?

Bu çok doğal bence, ötekileştirmenin kuralıdır zaten, dar bir alana sıkıştırırsın, o dar alanda da birbirini yerler. Dar alanda daha çok darbe alınır ve oradan çıkacak kişinin sayısı da az olur. Ben bu konuda şanslıydım; Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, genç kuşaktan yazarlar, hep bana destek oldular. Bu, benim düştüğüm mağdur durumlar nedeniyle oldu galiba. Kavga etmek yerine daha çok dayanışmamız gerekiyor. Ama belki de erkek yazarlara göre, alt bir grup olarak görüldüğümüz düşüncesine katlanamıyoruz ve “artık dayanışalım” demek de bize biçilen yeri kabul etmek anlamına geldiği için bunu yapamıyoruz. By Cansu Yılmazçelik

Kimse işkenceden melek çıkmaz

’H —A—Y—A—T. Hep bu görkemli harf şöleni adına ayakta kalmadık mı! O görkemli harf şöleni adına çırpınır, anlatır, dönüşür, atlatırsın. Sana ait olmayan, bir başkasından, bir başka sen’den aldığın güçle bu dünyanın gecesini atlatırsın. Gelecekten ödünç aldığın bir güçle sağ kalır, yoluna devam edersin, yeni güne, bütün yeni günlerin keskin sınırına doğru. Ama gecen, senden çok daha önce ulaşır ufkun ötesine…’
Hayat, eğer her birimizin içinde yaşamak zorunda kaldığı bir ’Taş Bina’ysa, ki yukarıdaki satırların yazarı, Türk edebiyatının en özel kalemlerinden biri olan Aslı Erdoğan, böyle bir olasılık olduğunu söylüyor, yaşadığımız gerçekliği bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor. Zira o ’Taş Bina’ aslında şiddetin en acımasız haliyle yaşandığı, suçluyla masumun, kurbanla katilin aynı bedende birleşebildiği ve işkencenin her türlüsünün gerçekleştiği bir bina… Tüm kutsallığına ve güzelliğine rağmen…
Aslı Erdoğan fizik eğitimi almış, CERN’de yüksek lisansını tamamlamış ve doktorasını yaparken bilimden sanata geçiş yapmayı seçmiş ilginç bir yazar. Yurtiçi ve dışında kitaplarıyla aldığı pek çok ödül var. Geçtiğimiz günlerde de Avrupalı okurlar tarafından ’geleceğe kalacak 50 yazar’ arasına seçilen tek Türk oldu ve bu listedeki 9 kadının arasında yer aldı. Şiddet temasını kitaplarında sıklıkla işleyen Erdoğan’la uzun bir aradan sonra çıkardığı ilk öykü kitabı ’Taş Bina ve Diğerleri’ni, hayatı, içinde yaşadığımız taş binaları ve insanlık hallerini konuştuk.

’Taş Bina ve Diğerleri’nde şiddeti ve işkenceyi anlatıyorsunuz. Kitaptaki ’Taş Bina’ işkence odalarının bulunduğu bir bina mı yoksa bir metafor mu?
Aslında ’Taş Bina’ hayatımız. Bu metinde her okuru kendi taş binasına götürmek istedim. İlla işkence odaları ve gerisi değil taş bina ve onun sıkıştıran, boğan dönemeçleri… Hayatında böyle bir yapısı var.

Anlattığınız öykünün karakterleri ve onların yaşadıkları olaylar bu yüzden mi çok belirgin değil?
Evet, çünkü bu anonim bir metin. Belki hepsi ayrı kişiler belki de hepsi aynı kişi. Bu yapıyı şunun için kurdum: Yıkan, ezilen her şey öyle bir parçalanır ki birbirleriyle bir daha konuşamayan benlere bölünür. İşkence bir yarılmadır. Bedenle ruh arasında, ölenle sağ kalan arasında… Bir yanımız ölür, bir yanımız sağ kalır; bir yanımız ele verir, bir yanımız ele verilir. Keşke bunlar birbirleriyle konuşabilse ve barışabilseler. Ama barışamazlar. O yüzden de kitapta insanlar o taş binadan sabah olup çıktığında bir kişi eksiktir. Bu pek çok şekilde yorumlanabilir. Belki biri öldü, belki biri intihar etti ya da bambaşka bir şey… Bir arada olabilseydik kurtarırdık belki. Ama parçalandık ve dağıldık… O parçalanmayı anlatabilmek için böyle bir yapı seçtim. Karakterlerin Ahmet, Mehmet, Aslı gibi bir ismi yok. Hepimizi, herkesin kötülüğünü anlatıyorum. Bu yüzden de hüzünlü bir metin.

TAŞ BİNA’DAKİ BÜTÜN SAHNELER GERÇEKTİR

Kitabın bir bölümünde sıradan insanların bulundukları bir kahve ve onun karşısında bulunan, müdavimlerinin dışında kimsenin kabul edilmediği bir barı anlatıyorsunuz. O bardan bu kahveyi seyredenleri… Burada entelektüellere bir eleştiri mi var?
Aslında edebiyatın bir açmazına işaret ediyorum orada. İronik dille anlattığım entelektüellerin arasında ben de varım çünkü. Evet, ben o kahveye dışarıdan bakıyorum. Ama kitaptaki deli A. da dışarıdan bakıyor. Bahsettiğiniz bölümde oraya dışarıdan bakan entelektüellerden biri oradan bir çocuğu işkenceye teslim ediyor. Bu benim yaşadığım bir olaydır. Zaten ’Taş Bina ve Diğerleri’nde anlattığım bütün sahneler gerçektir. Hepsini gördüm ve yaşadım. O olay da bunlardan biriydi. Her gün gittiğim kafeden bir adam çıktı ve polise ’Al bunu konuştur’ diye bir çocuğu teslim etti. İşte biz buyuz. İşkenceye üzülürüz, hüzünleriniz, ama kendi cüzdanımız gittiğinde ellerimizle insanları işkenceye teslim ederiz.

Dışarıdan baktığınızı söylüyorsunuz ama yaşamak için de Rio de Janeiro ve İstanbul gibi dünyanın en ilginç şehirlerinin arka sokaklarını seçiyorsunuz…
Sanırım öyle bir yanım var ama bir yandan da bunu romantize etmekten korkuyorum. Çünkü iş adamlarının dünyasının sığlığı, katılığı, bencilliği artık sokaklarda da var. Ama yine de kendimi yenilmiş, ezilmiş olanın yanında hissediyorum. Buna hakkım var mı bilmiyorum. Ama sanki ben oralara daha çok aidim gibi. Hayatımda zaman zaman o dünyalara girip zaman zaman daha korunaklı yerlere çekildiğim dönemler oldu. Ama hiçbir zaman marjinal bir hayatım olmadı. Yani arka sokakların, serseriliğin yazarıyım diyemem. Ama o dünyayı iyi bilirim. Afrika’da gettoda yaşadım, Brezilya’da bayağı arka sokaklarda yaşadım. O dünyayı, o insanları sevmeyi hep istedim. Belki de edebiyat bunun için kolay bir alan. Çünkü gerçek hayatta kurbanlar hiçbir zaman çok masum, çok temiz değildir. Maalesef değildir… İşkence görmüş insanlar melek çıkmaz işkenceden. Tam tersi, oradan hep kötü biri çıkar. Onun için de kurbanları tanımak çok zordur. Tanıdıkça onları daha az severiz. Uzaktan yüreğimiz yanar ama bir yüz yüze gelin bakalım… Şiddet insanı kirleten, iz bırakan bir şey… Kirli bir iz bırakıyor…

Yazdığınız metinler sonrasında hayatınızı etkiliyor mu?
’Kırmızı Pelerinli Kent’ bittiğinde darmadağın bir haldeydim. Kedi yavrusu gibiydim; kişiliğim kalmamıştı. Kim beni nereye çekse gidiyordum. Sürekli ölüm vardı aklımda. Oradaki karakter, Özgür gibi, ölmek istedim. O halden çok zor çıktım. ’Mucizevi Mandarin’i yazdıktan sonra bulantılar, hafif baygınlıklar yaşadım. Bu kitabı bitirirken ciğerlerimde bir sorun çıktı, boyun fıtığı geçirdim ve böbrek taşı düşürdüm. Bedenim şiddetli tepkiler verdi yazdığım metne. Demek ki doğru bir yerdeyim diye düşündüm. Çünkü söz ettiğim şiddet ve acı ete kazınmış bir acı. Demek ki bir yarayı açıp kanatmışım. Maalesef yaralardan söz etmek istiyorsanız onların kabuklarını soymak gerekiyor. Benim bir cümlem var kitapta: Yaralar konuşur, sesleri çirkindir… Öyle bir durum var metinleri bitirdikten sonra olan. O yazılan metinler kolay metinler değil. Yazarı da zorluyor… Benim için de yazmak bir yerde kirli kanı akıtmak.

Bu kadar zorlamasına rağmen hala yazmayı istiyor musunuz?
Buna değiyor mu diye soruyorsanız elbette… Bu tamamlanmışlık hissi başka hiçbir şeyde yok. Bir de okurdan gelen tepkiler var tabii. Akıl hastanesinden ya da cezaevinden mektuplar geliyor ’Bu hikayede kendimi buldum’ diye. Bu, insana iyi gelen bir duygu. Demek ki insanlarla bir yerde buluşmuşum. Hayattan ne bekleyebilirim ki daha fazla?

Siz fizik eğitimi aldınız ve CERN’ de (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) yüksek lisansınızı yaptınız. Bilimden sanat geçişiniz nasıl oldu?
Bu kendiliğinden olan bir dönüşümdü. Pişman da olmadım bıraktığım için. Çünkü galiba fiziğin kendisiyle CERN’deki dünyayı yan yana koyamadım. Benim için durum Einstein’lar Heisenberg’ler ararken Sarkozy’ler bulmak gibiydi… Çok zeki ama çok yırtıcı, birbirinin gözünü oyan son derece maço bir dünya.

O tür araştırma laboratuarları çok daha sakinmiş, gibi görünüyor dışarıdan?
Dünyanın en büyük laboratuarının sakin olmasını nasıl bekleyebiliriz ki? Türkiye’de bile bu kadarcık bir sanat piyasasında küçücük paralar dönüyor, kan gövdeyi götürüyor. CERN gibi bir laboratuarda çok büyük bütçeler konuşuyor. İşin içine büyük paralar girerse gerçek savaşlar da başlar. Ama tüm bu söylediklerimden CERN’de yapılan araştırmayı ve diğer çalışmaları küçümsediğim anlamı çıkarılmasın. Yapılan çok önemli bir araştırma ama tam da bu yüzden en sert savaşlar da orada geçiyor. Bir de CERN’in Türkiye’deki edebiyat camiasına tercih ettiğim bir yanı var. Objektifliği orada öğrendim ben. Orada herkes herkesi ve her şeyi okur, değerlendirir ve çok sert de eleştirirdi. Yani Sezar’ın hakkı Sezar’a… Bunu Türkiye’de ve edebiyat camiasında göremiyorum. İyiye iyi diyemiyoruz nedense bir yanımız acıyor.

Eskiden bir birliktelik ruhu varmış sanat camiasında…
O çok eleştirdiğimiz klikler, cemaatler kalmadı artık. Her koyun kendi bacağından asılıyor. Daha tam olarak bireyselliğin olmazsa olmazını, ötekine ve onun sınırlarına saygıyı öğrenemeden o cemaat yapısını da yitirdik. En temel ahlaki meselelerde belki bu yüzden çuvallıyoruz.

Eski sevgilinizin sizinle ilgili yazdığı kitap da bunun bir örneği sayılabilir…
Bu konuyla ilgili konuşmak istemiyorum. Bu benim için bir tabu değil ama şimdi söz konusu olan sadece yeni kitabım. O da bana yapılan bir işkenceydi ama bu kitapta onunla ilgili bir şey anlatmadım. Hayatımın detaylarının, birebir yaşadığım işkencelerin kitabımın önüne geçmesini istemiyorum. By Özlem Köyoğlu / Akşam Gazetesi

Eski balerin ve fizikçi

Aslı Erdoğan 42 yaşında eski balerin eski fizikçi şiddetle harmanlanan altı romanın etkileyici yazarı. Erdoğan Marmara Oteli’nin bitişiğinde parlak avizelerin aydınlattığı kalabalık bir kafede oturuyor. Ortam aşırı derecede hareketli ve gürültülü. ”Burası tamamen yenilenmiş olan eski bir kafe. Onat Kutlar arkadaki masalardan birinde patlayan bir bombanın etkisiyle 1995’te hayatını kaybetti. Onu kimin öldürmüş olduğu hiçbir zaman anlaşılamadı. Adını taşıyan plaket ise restorasyon çalışmalarında kaldırıldı. Türkiye’de her şey zamanla unutuluyor ve inkâr ediliyor bence kurbanlara yapılabilecek en büyük haksızlık da budur”diyor.

Erdoğan 24 yaşındayken Cenevre’de CERN nükleer araştırma merkezinde Higgs Boson partikülleri üzerinde araştırma yapan yetenekli bir fizikçiydi. ”Dünyanın en iyi fizikçilerden oluşan ekipteki tek kadındım. Erkeklerin maço davranışları stres ve aşırı rekabet ortamında çok mutsuz iki yıl geçirdim” diyor. Aslı Radikal gazetesindeki köşe yazılarında Kürtlerin mücadelesi işkenceler hapishanedeki kötü koşullar ırza geçme vakaları gibi tartışmalı konuları vurguluyor ve tutukluların 2000 yılı sonu ile 2001 yılı başı arasında gerçekleştirdiği açlık grevine destek veriyor. Mart 2001’de Radikal tarafından işten çıkarılan Aslı Erdoğan ”Türkiye’de askeri darbe Kürtlerle mücadele Ermeni sorunu gibi konular hakkında neden hiç roman yazılmadığını merak ediyorum. Aynı olayları yaşayan Güney Amerika’da bu konularda yazılan birçok eser olmasına rağmen bizde neden yok?” sorusunu soruyor.

Aslı Erdoğan’ın gözleri ışıl ışıl. Şu anda konusu işkence olan yeni romanını yazıyor. İşkence görmüş bir ailenin kızı olarak ilk kez bu konuyu irdelediğini vurgulayan Aslı ”Aile ortamımızda şiddeti yaşadım. Babam solcu olmakla birlikte milliyetçidir. Ermeniler ve Kürtlerle ilgili dilekçeyi imzaladığımdan beri bana karşı açıkça cephe aldı” diyor. Aslı Erdoğan romanını yazdığından beri ensesinde korkunç ağrılar hissediyor. Teşhis: Kafasını dik tutmasını engelleyen dört boyun omuru fıtığı ve aylarca süren tedavi. Rio’ya gitmeden önce maruz kaldığı polis şiddetinin sonuçları olaylardan on beş yıl sonra etkisini hissettiriyor. ”Bu ağrılar kitabımda doğru konulara değindiğimin kanıtı” diyen Aslı masa kenarında duran ve bir saatten fazla oturunca takması gereken boyunluğa işaret ediyor. Aslı’nın bu akşam boyunluğu takması gerekmeyecek zira göz yaşartıcı bir güzelliğe sahip olan Boğaz sahilinde yürüyüş yapmak üzere Taksim’in gürültülü ortaya çıkarak romanında yansıyan çığlıklarla buluşuyor.” By Leyla Ayaş

Aslı Erdoğan är besatt av exilens fångenskap samtidigt som hon slåss för ordets frihet i hemlandet

Aslı Erdoğan är besatt av exilens fångenskap samtidigt som hon slåss för ordets frihet i hemlandet. Sydsvenskans kulturchef Rakel Chukri har träffat en av Turkiets vassaste – och mest ensamma — författare.
I den turkiska författaren Aslı Erdoğans bok ”Den mirakulöse mandarinen” tar en döende kvinna farväl av sin tidigare make i ett brev. Den sista meningen vill hon tillägna livet. Hon gör ett försök: ”Livet är som ett första cigarettbloss. Jag tror inte att jag kan beskriva det bättre.”

Så ber hon mannen om en sista träff, ett sista samtal. Men han klarar inte av att möta henne.

Boken, som kom på svenska i januari och fick varma recensioner, följer två skuggvarelser där den ena förtvinar och den andra frossar i ensamheten. Döden gestaltas inte dystert, utan som ett enande av livet.

– I Turkiet, ett melankoliskt land som älskar smärta, anklagas jag ständigt för att vara för svart, säger Aslı Erdoğan som besöker Malmö för ett författarsamtal arrangerat av förlaget Rámus.

Vi träffas på hotellet. Hon har sovit dåligt. Natten dominerades av mardrömmar. Men hon vaknade lycklig. Ändå är det just den mörka, solitära delen av livet som hon betonar.

– Jag är väldigt trygg i min ensamhet. Jag har accepterat det som mänsklighetens sanna öde. Alla mina litterära karaktärer är fångar i en värld som sakta förvandlas till ett fängelse. Det är ett sätt att konfronteras med sitt öde.

Bland Turkiets yngre författare är Aslı Erdoğan en av de största. Hon debuterade 1994 och lämnade därmed en karriär som kvantfysiker.

Hon beskriver det som att hon har ett ljust och ett mörkt cv. På det ljusa finns hennes vetenskapliga karriär. På det mörka hennes skrivande och kampen för jämställdhet och mänskliga rättigheter i Turkiet.

De senaste åren har flera turkiska författare ställts inför rätta, bland annat för att de krävt att Turkiet ska erkänna folkmordet på armenier 1915. Åtalen har excellerat i absurditet. Elif Shafak åtalades till exempel för sina romankaraktärers åsikter.

Aslı Erdoğan själv hamnade på en dödslista för att hon sålt tidningen Agos, vars chefredaktör Hrant Dink mördades 2007 av turkiska fascister.

– Fram till mordet trodde vi turkiska intellektuella, med stöd av Europa, att demokratiseringen av Turkiet gick snabbt. Det visade sig vara en lögn.

Hon är inte särskilt hoppfull kring landets framtid. Enda ljuset är kurdernas situation som har blivit lite bättre. Ändå hindrar hon sig själv när hon är på väg att säga ”Kurdistan”.

– Det är ett förbjudet ord i Turkiet.

Men du borde väl kunna uttala ordet här i Sverige?

— Jo, det borde jag, säger hon och pausar.

Liksom Nobelpristagaren Orhan Pamuk väger hon sina ord. Hon vet att citat i en svensk tidning kan vändas mot henne i Turkiet. ”Hon säljer ut sitt land för att få Nobelpriset”, gissar hon att det skulle kunna låta.

– Men vi är faktiskt inte så få. Orhan Pamuk och Elif Shafak skrev ett brev om den armeniska frågan som har undertecknats av 20 000 personer. De kan faktiskt inte sätta 20 000 i fängelse. By Rakel Chukri/Sydsvenska