“Ben Parmaklarımı Hep Yakıyorum”

Aslı Erdoğan için, yazmak, “korları eşelemek” demek. Kimileri var ki, korları eşelerken parmaklarını yakmamayı başarıyor. Onlar, acılara birer “hikâye” gözüyle bakanlar. Aslı Erdoğan ise, kendi hikâyesini, bizimkiyle harmanlayarak aktarıyor. Ortaya çıkan, bizim hikâyemiz oluyor böylece. Yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri” de korları eşeleme çabasının bir ürünü. Hepimizin kendimize ait “Taş Bina”ları olduğunu hatırlatıyor yazar. Ve ilk adımı atmamız, binanın “köşesinde bucağında” dolanmamız için cesaret veriyor…

Bir denemenizde, yazmak için, ‘gerçeğin özüne dokunmak’, ‘maskeleri düşürmek’ tanımlarını kullanıyorsunuz. Yaşama sanatının ise gerçekle hesaplaşmaktansa ona alışmak, yalanlarla yetinmek olduğunu söylüyorsunuz. Yazmak ve yaşamak arasında bir karşıtlık var mı?

Bir itirafla başlayayım, ben çelişkilerle dolu bir yazarım. Eminim o cümleleri bir tür ironiyle söylediğim yerler de bulabilirim. Yazmak ve yaşamak karşıtlığına aslında en çok ‘Kırmızı Pelerinli Kent’te girdim. Yazmak, yaşamanın, daha doğrusu sağ kalmanın bir yolu gibiydi kitabın en başında. Bir tür kaçış ya da arınma. Hatta yüzleşme bile bazen sağ kalmanın bir yöntemi olabilir. Ama roman kahramanı Özgür için bir noktada bu denetimden çıktı. Yazı, hayatın yerini aldı. Benim de Aslı Erdoğan olarak zaman zaman yaşadığım bir açmaz. Özellikle kendi hayatıyla yüzleşen biri için bir süre sonra deneyim değil, anlatılmış hikâyeler kalıyor geride. O da bir yanıyla gerçeğin özüne dokunma çabası, ki bu bence mümkün değildir, soğan kabuğu gibidir, çekirdeği yoktur; bir yanıyla da yepyeni bir hikâye, yeni bir kurgu koymuş oluyorsunuz, en, en gerçeği yazmaya kalkmış olduğunuz anda bile.

Deneyim olmaktan çıkıyor dediniz, anlatıldığı zaman…

Şöyle diyeyim, yazarın kendi kişisel deneyimi olmaktan çıkıyor, başkalarıyla paylaşılan ve paylaşıldığı sırada da boyut değiştiren bir deneyim oluyor. Yazının ayrı bir gerçekliği oluşuyor. Zaten sözcükler ile bedenin deneyimi arasında bir uçurum var. Bu uçurumu kapatmaya kalkışıyorsunuz ama sanki yerine daha gösterişli, görkemli bir köprü kuruyorsunuz. Ama o uçurum hiçbir zaman kapanmıyor. Demin alıntıladığınız cümleler belki köşe yazılarımdan olabilir, çünkü o zaman daha didaktik bir Aslı Erdoğan vardı. O yıllarda da sanıyorum tepkiliydim. Toplumun gerçekle yüzleşmeme haline tepkiliydim. Köşe yazısında bunu yapmak bence doğruydu. Edebiyatın daha da derinlerine gittiğinizde insana soruyorlar; gerçeğin özü nedir? O zaman da o kadar kolay yanıtlayamıyorsunuz.

Köşe yazılarınızı denemeler olarak kitaplaştırdınız. Köşe yazılarınızın bildik köşeyazılarından ayrıştığı ve gerçekten de birer deneme olarak ortaya çıktığı söylenmeli sanıyorum. Öyküleriniz ile denemeleriniz ise benzeşiyor. Aralarında yapısal bir fark görülmüyor…

Aslında benim yazdıklarımı net biçimde sınıflandırmak pek kolay değil.
Öykü mü, şiirsel düzyazı mı? Metin sözcüğü çok soğuk ve hiçbir şey ifade etmiyor artık, onun da cılkı çıkmış. Tam roman da değil. Şiirsel düzyazı metinlerinden oluşan novella diyebiliriz belki. Köşe yazılarında da buna benzer metinler üretiyordum. Tek farkı, zaman kısıtlıydı, ülkemizde bugün yaşanan insan trajedisine girmekle yükümlü sayıyordum kendimi. Bir şekilde sesi duyulamayanın sesi olmak… Böyle bir yükümlülük gerçekten var mıydı, ben mi kendime yakıştırdım, buna hakkım var mıydı, onu da bilmiyorum. Sadece bunu üstlendim. Bazen yüzüme gözüme bulaştırdım, bazen de çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Sonuçta ‘Taş Bina’ya baktığımızda, buradaki üç öykü köşe yazılarından doğdu.

Bir röportajınızda, ‘Taş Bina ve Diğerleri’nde çıplak olan işkenceyi anlatmak istedim diyorsunuz. İşkence temasını ilk kez işlemiyorsunuz. Bu kitabın farkı nedir?

Doğru, şöyle kabaca geriye baktığımda haklı olduğunuzu görüyorum. ‘Kabuk Adam’da vardı işkence görmüş bir adam. Ki belki ‘Taş Bina’daki A.’nın prototipiydi. Saflığıyla, çözülemezliğiyle, çirkinliğiyle, istenmeyen adam olmasıyla. Ve bilge yanıyla. ‘Mucizevi Mandarin’de neredeyse yok bu tema. İronik olarak geçiyor bir yerde. Ama yara teması kör gözün parmağına var orada da. ‘Kırmızı Pelerinli Kent’te ufak bir sahne vardır. Köşe yazılarında ise, evet oldukça sık girdiğim bir tema. ‘Taş Bina’nın ilk üç öyküsüne bakarsak işkence temasına epeyce mesafeliyiz. Zaten hiçbir zaman böyle ağır travmaların bire bir anlatılabileceğine inanmadım. Onları çok ağır kılan o anlatılamaz olan yandır. Köşe yazılarında tecavüze ve işkenceye girmek zorunda kaldığımda gerçek insanların, roman kahramanı değil, yaşayan ya da ölmüş insanların acılarını anlattığımda, gerçekten çok zorlanıyordum. Çok düşünüyordum. Böylesine travmaların anlatımı hem yapmayı denediğim, hem de bir şekilde mümkün olmadığını gördüğüm bir şey. Ama mecburdum ve bunu edebiyatın sınırlarına çekebilmek için çok düşündüm. Okurun bu tür temalara ilişkin tavrı, ‘biz bunları zaten biliyoruz’, olabiliyor. Dinlemek istememek gibi bir tepki verebiliyorlar. Tam da bu noktada, bu kaçışı engellemek için, ‘belki bilmediğiniz pek çok kör noktası var bunun, oralara girelim’ dedim. Edebiyatta işkence nasıl anlatıldı diye baktım biraz, dünya edebiyatına da baktım. Kurbanın işkencecisiyle karşılaşması teması çok işlenmiş. Ve ben bunu bir katarsis gibi görüyorum. İnsanın işkencecisini bağışlamasının çok da zor bir şey olmadığını düşünüyorum. Kendi içindeki katille yüzleşmesinin de o kadar zor olmadığını… Ama bir şey var, o daha zor, özellikle bu toplumda, insanın kendi içindeki kurbanla yüzleşmesi. Mağdur sözcüğünü kabul ediyoruz ama kurbanı etmiyoruz. Hepimiz bir şekilde kurbanız ve neden bundan bu kadar nefret ediyoruz, kurbanlık durumundan? Taş Bina’nın daha önce girmediğim yerlerine girdiğimi düşünüyorum, bunu denedim en azından. Ama ‘Taş Bina’yı yalnızca bir işkence öyküsü gibi de tanımlandırmak istemem. ‘Taş Bina’ başka pek çok şeyin metaforu; yazının, hayatın, insanı sıkıştıran ve de koruyan her tür duvarın, yalnızlığın ve de parçalanmışlığın…

Acıyı anlatmanın kolay olmadığını söylediniz.Peki anlatmak acıyı sıradanlaştırır mı sizce?

Bu sorunuz bana hikâyemdeki Filiz’i hatırlattı. Filiz acısını kutsal bir yere koymak istiyor. Onun için de en katlanamadığı şey, kendisine hiç benzemeyen bir kadının; son derece güzel, kadınsı, alımlı, politikayla hiç ilgisi olmayan bir kadının, aynı travmadan geçmiş olmasıydı. İnsanların kendi travmalarıyla baş etme biçimlerini yargılamamayı öğrendim. Sıradanlaştırmak istemiyorlarsa kendi bilecekleri bir şey, her önlerine gelene anlatmak istiyorlarsa o da kendi bilecekleri bir şey. Her iki yöntemde de bir tür yüzleşememe var. Belki edebiyatçı olarak bu yüzleşememe üzerinden bakabiliriz. Nedir görmek istemediğimiz? Neden kutsal bir acı olması gerekiyor acının acı olabilmesi için? Neden anlamlı bir bütüne oturması gerekiyor? Tam da bu noktada ‘Taş Bina’ farklı. Çünkü ‘Taş Bina’ diyor ki, hayır buradan anlamlı bir bütün çıkarılamıyor. Burada bir parçalanmışlık var ve asıl söz konusu olan bu. Burada katlanamadığımız anlamsızlığı. Aslında biraz gözümüzü açıp bakarsak işkence anlamsız, çirkin ve lüzumsuz bir şey. Kübalı bir yazarda okumuştum, yıllarca intikam almak için işkencecisini arayan bir adamı anlatıyordu. Ve onunla karşılaştığında o artık kör bir adamdır ve işkence gören, işkencecisini karşıdan karşıya geçirir. Anlamsızlık dediğim böyle bir anlamsızlık, boşunalık değil. Artık işkenceci ile işkence gören o odada kaldılar. Şimdi kör zavallı bir adam yanındaki. O noktada adalet duygusunu tatmin eden bir şey yok. Belki biraz buraları da deşmek istedim. Elbetteki işkenceyi korkunç bir suç gibi gördüğüm gerçeğiyle de çelişmiyor bu. Acıyı kutsallaştırmak çok insani bir tavır. Ama ‘Taş Bina’da en kutsal ile en çirkin, en dünyevi ve en kaba yan yana getirilir. Tam da yapmak istediğim buydu belki. Yan yana bir süre soluk almalarını denemek.

Taş Bina’da diyorsunuz ki, ‘Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla parmaklarını yakmadan?’ Sizin tüm metinlerinizde korları eşeleme çabası görülüyor.

Evet ama ben parmaklarımı hep yakıyorum. Bu cümle biraz ironik bir cümle aslında. Bir bar var, karşısında ise kahve. Bu bardaki müşterilerin çoğu anlıyoruz ki sanat dünyasının üst gelir grubuna mensup insanlar. Karşıdaki hayatlar ise anlatılabilecek birer öykü. Onlar o hayatları anlattıklarında parmaklarını çok da fazla yakmayacaklar. Bunu demeye çalıştım. Ben, kahve ile bar arasında kahveye biraz daha yakınım. Ama gönlüm kimden yana? A.’dan. O kahveye bile alınmayan, sokaklarda uyuyan adamdan yana.

Bir söyleşinizde bu kitabınız için ‘anonim bir sese ulaşma çabası var’ diyorsunuz. ‘Kabuk Adam’ romanınızda anlatıcı kadının ağzından söylediğiniz bir şey var: ‘Ben hep kendi öykümü anlatırım.’ Son kitabınızdaki anonimleşme çabası ile bu cümle çelişiyor mu?

Kabuk Adam’daki o cümle de ironik, çünkü en kolayı diyordu kadın. Tam tersini düşünüyorum. İnsanın kendi hikâyesini anlatması bence en zoru.

Büyük bir yüzleşme gerektiriyor. İnsan en zor kendisine bakar. ‘Hep kendinizi mi anlatırsınız’ diye sormuşlardı bir röportajda; ben de ‘Evet, onu bulduğumda’ diye yanıtlamıştım. ‘Kırmızı Pelerinli Kent’ bu cümleden doğdu. Kendin olmak ne demek? ‘Taş Bina’da ilk öyküler klasik öyküler. Daha güvenli bir alandayız. Üçüncü tekil, o. Aslı Erdoğan burada nerede görmek mümkün değil. Altı kadından biri mi, değil mi? Mahpus mu? Yazarlar evindeki yazmayı deneyen adam ya da kadın mı? Hiçbiri belli değil. Hiçbir ipucu yok. ‘Taş Bina’ öyküsündeyse gene bu belirsizlikle devam ettim ama daha riskli bir şey yaptım, birinci tekil kullandım. Birinci tekil benim çok sevdiğim bir anlatım, ama ondan da çok sevdiğim bir şey var, ikinci tekil. Bunu ‘Hayatın Sessizliği’nde kullandım, biraz da ‘Taş Bina’da. Yer yer sen diye konuştum. İkinci tekille yazdığımda elimde patlayacak bir dinamit varmış gibi hissediyorum. Çok zevklidir, ama aynı ölçüde çok tehlidir. Okuru bir anda kaybedebilirsiniz.

Ürkütür mü?

Sahte bulabilir. Yapay ve cilalı kaçabilir. Karşısında olmayan bir yüzden sen diye bir ses çıkıyor. ‘Taş Bina’da diğer hikâyelerde olmayan şu da var, anlatıcıların neyi anlattığı belli değil. Bu daha önce hiçbir hikâyemde kullanmadığım bir teknik. ‘Taş Bina’ya girdiğimizde sesler başlıyor. ‘Taş Bina’yı görüyoruz, anlatıcının ağzından. Sonra binaya yaklaştıkça A. oluveriyoruz. Sonra yine yazara dönüyoruz. Sonra sesler karışmaya başlıyor. Taş Bina’ya yaklaştıkça ve içine girdikçe duyduğumuz bölümlerde kim neyi anlatıyor bilmiyoruz. Labirentte sürünüyor biri, sonra biri daha sürünüyor. Labirentin yüreğine varıyorlar, birinin bulduğu bomboş bir oda var. Öteki kendi imgesiyle karşılaşıyor camda, camı kaldırıyor, rüzgâr ve bir intihar. Birinin başı öne eğiliyor, onu biliyoruz ama kim, nedir, onlar aynı kişinin değişik zamanda yaşadıkları mı, farklı kişiler mi, bilmiyoruz. Hücredekilerden birinin kadın olduğunu biliyoruz, çünkü saçlarını örüyor. Bir ele vermeyi seziyoruz, birinin öldüğünü biliyoruz. Ama tam tamına yapmaya çalıştığım tümüyle anonim bir ses, hiç fark etmez, bu Aslı’ymış, A.’ymış… A.’yı onun için seçtim, anonim bir harf, alfabenin ilk harfi. Bu herkesin kendi Taş Bina’sı. Kendi hikâyeni anlatarak kendi acının dışına çıkmak, anonim sesi bulmak. Ve artık kendi hikâyeni kaybetmek pahasına. Ve sanırım Taş Bina’da bunu başardım. Bunun bir otobiyografik metin olduğunu söylemek çok zor ama anlatılan her şey de gerçek. Hiç de öyleymiş gibi görünmüyor oysa. ‘Kabuk Adam’ kurgusaldı, çok gerçek gibi duruyordu. Yazmak da tam böyle bir şey olmalı. A. ben miyim? Kesinlikle değilim. Ama bu ses nereden geldi, kimden geldi? A.’yı çok sevdim. Bu benim hikâyem olmaktan çıktı, A. başrolü kaptı, A.’nın sesi en gür çıkan ses oldu. Gerçekten de bu ses nereden geliyor, benim için neyi simgeliyor, hâlâ bilmiyorum.

Ayakta Yaşamak’ isimli denemenizi ayakta yazmayı öğrenmek gerekiyor, diye bitiriyorsunuz. Çağımızda ayakta yazmak neden zor?

Bu yazıyı ben bir cezaevi ziyaretinden sonra yazdım.Çok duygusal anılarım var o cezaevine ilişkin. 9 yaş gençtim o yazıyı yazdığımda ama ayakta yazmayı öğrenelim dememişim, ayakta yazmayı öğrenmek gerekiyor demişim. Ben bile bildiğimi söylemiyorum, öyle bir iddiada bulunmamışım allahtan. Artık hiçbir şey eskisi kadar net değil. İyi ve kötü net çizgilerle ayrılamıyor. Belki edebiyat için muhteşem bir alan ama artık inanıp sarılabileceğimiz, her şeyi göze alabileceğimiz ideolojileri kaybettik. Sistem çok daha karmaşık işliyor. Hiçbirimiz emin değiliz artık ne zaman ayakta durduğumuzdan. Duruş sözcüğü de son yıllarda çok kullanılmaya başlandı. Bir sözcük çok kullanılıyorsa eksikliği hissediliyor da ondandır. Diktatörü net olarak görsek savaşmak daha kolay olurdu. Eskiden çok daha fazla dava açılırdı mesela yazara. Yazarın, ben yanayım da kitleler aydınlansın, gibi bir duruşu vardı. Şimdiyse dava bile açmıyorlar. Ya da para davası açıyorlar. Sistem, susturmanın kurnazca yollarını yavaş yavaş buluyor. Kahraman yapmıyorlar artık. Açlığa mahkûm etmek, hele Türkiye’deki medya organizasyonu içinde yazarı susturmak çok kolay.

Sanıyorum bir süre sonra yazarda bir otosansür ortaya çıkıyor. Ondan sonra da zaten ayakta yazması mümkün olmuyor.

Birkaç ayrı yerden sıkıştırılıyor yazar. Birincisi politik baskılar. Ki bence bu en kolayı. Diğeri, piyasa ekonomisi. Yazar satmak zorunda. Sattığı ölçüde var oluyor. Yazarın okura ihtiyacı var, okuru olmayan biri yazar değil. Bu tam bir açmaz. O zaman herkesin sıfırdan bu denklemi çözmesi gerekiyor ama aslında çözümsüz. Ben piyasa ekonomisinin kurallarına göre oynayacağım ama kendi duruşumu da koyacağım, şunu da yapmayacağım, bunu da yapmayacağım… Kimi röportaj vermiyor; bir marifet değil bence, hatta işin kolayı, gene bir imge yaratıyorsun kendi etrafında. Bir mit. Kimi sık sık basına çıkarak bunu deniyor. Bu sefer yarattığın eserden giderek kopuyorsun. Bir markaya dönüşüyorsun. Bunların öldürücü olduğuna inanıyorum uzun dönemde. Bir yazar için çok tehli olduğuna inanıyorum markalaşmanın. Ama çok da fazla seçenek bırakmıyor günümüzdeki ortam. Var olabilmek için bir sürü şeye mecbur kalıyorsunuz. Her şeyden önce yaşamak zorunda yazar. Para kazanmak zorunda.

Belki kentte doğduğumdan sözcüklerle ilişkim hiçbir zaman yalın olmadı. İçleri boşaltılmış kabuklar gibi çürümelerinden korkarım.’ Bu da ironi mi?

Değil. Sözcüklerle ilişkime daha çok ‘Hayatın Sesizliği’nde girdim. Sözcüklerin boşluğu, genişliği, yapaylığı, hiçbir şeye yetmeyişi üzerine pek çok cümlem var. Ki yazmak da tam tamına bu soruyla yüzleşmekti. Burada sözcükler var, dışarıda koskoca bir hayat. ‘Taş Bina’da da kullandım bunu. Bazen bir sözcüğü alırsın, onda bağırırsın, onda çığlık atarsın, ölü bir kuş gibi havalara atarsın. O cümleyi de çok severim.


Türk öykücülüğünde yalınlığa önem verilmiştir. Örneğin Sait Faik, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay… İmgeyi kullanırlar ama imge yoğunluğundan çok anlam derinliği gözlenir eserlerinde.Söyleşimizin başında, yazdıklarınızın klasik öykü kalıbına sokulamayacağını söylediniz ama dil açısından konuşursak, imgeyi kullanımınızın yalınlıkla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tam da bu nedenle kendimi bir öykücü gibi sınıflandırmadım. Çünkü öyküde lüzumsuz hiçbir şey olmamalı. Bir imge kullanacaksanız, ya da herhangi bir metafor, bakın ben ne buldum gibisinden kullanamazsınız, bir anlamı, bir işlevi olmalı. Hepsi bir bütüne oturmalı. İyi öykünün en çok bilinen tarifidir. Sözgelimi ‘Taş Bina’da bu noktadan uzaklaştığımı düşünüyorum. Benim derdim bir öyküyü alıp olabildiğince gerçek, olabildiğince etkili ve en kısa şekilde anlatmak değil. Dilin kendisi öyküden daha önemli hatta. Sözcüklerin birbiriyle konuşması. Onun için de zaten hakkında zor konuşabildiğim bir metin ‘Taş Bina’. Bu nedenle de klasik öykü tanımını biraz genişletmek gerekiyor bunu da katacaksak. Bu bakımdan yalın bir yazar değilim sanırım, maalesef değilim. Cümlelerle çok boğuşurum. Tekrardan kaçınırsınız öyküde, ben ‘Taş Bina’da bilerek tekrarlara dayalı bir yapı kurdum. Aynı cümle alınıyor, tekrarlanıyor, biraz değiştiriliyor, sonra bir daha, bir daha… Farklı ağızlarda farklı anlamlar kazanıyor. Böylece cümleler birbiriyle konuşmaya başlıyor. By Irmak Zileli

Öznenin Ölümü

Aslı Erdoğan yok oluşun yarattığı ıstırabı hissettirmek istiyor; hem de kendi hissettiği şiddette. Kendi yok oluşunu bir işaret fişeği gibi görünür kılarak okurunu uyarıyor

Yazdıklarının Kafka’nınkilere benzediği söylenemez. Ama nedense Aslı Erdoğan’ın son kitabı ‘Taş Bina ve Diğerleri’ni okurken ve sonra hep Kafka’yı düşündüm. Kafka’da da çıkışsızlık vardır ve varoluş mutlak hâkimiyetini ilan etmiştir. Biz dünyanın varoluş dinamiklerinin istediği gibi oynattığı aciz kuklalar olarak hareket edip durmaktayızdır; ama hep bulunduğumuz yerde, döngüsel, kapalı. Aslı Erdoğan’ın bu kitabı kesinlikle klostrofobik; insanda taş binanın pek de tahayyül edilemeyen odalarında, koridorlarında sonsuza dek acı çekmeye yazgılı olarak kapatılmış hissi yaşatıyor. Ben kitabı okurken gerçekten de bunaldım; ama zaten yazarın istediği de benim bunalmam değil miydi ki? O bunalıyorsa, o taş binanın içinde çaresiz kapalıysa, benim de bunalmam, benim de nefessiz kalana kadar kapatılmam gerekiyor. Bu, klasik edebiyat tavrıdır.

Taşlaşmış Şiddet
Zaten Aslı Erdoğan’ı okurken Kafka’yı hatırlamam aslında bir yazar olarak Erdoğan ile bir okur olarak benim trajedimdir. Bunun en önemli nedeni de Kafka’nın yüzyılın başında, öznenin henüz parçalanmadığı, parçalansa bile çektiği ıstırabın anlamlı olduğu, dünyaya hâlâ anlamlı sözlerle feryat edilebildiği ‘modern’ zamanlarda yaşamış olması; Erdoğan ile benim de öznenin sonsuz parçalara ayrılarak parçalanmış olduğu, soysuz bir ıstırabın çekildiği, bu acının hiç de asil olmadığı, haklı çıkarılamadığı, ona anlamsız bir gösteriymiş gibi bakıldığı bir zamanda, ‘postmodern’ bir dünyada yaşıyor olmamız.

Tatmin Ol(a)mayan Anlam

Kafka’nın yenilgisi, ıstırabı soyluydu ve aslında bir işe yarıyordu; dünyanın o çağında dünyayı anlamlı bir biçimde açığa çıkarıyor, Kafka parçalanmış ama yine de bütünlüklü bir özne olarak anlam ifade eden sözlerle dünyayı eleştirel bir süzgeçten geçiriyordu. Karşılıklı anlamlı bir ilişki vardı aralarında. Oysa bu çağda, bugün, hiçbir şey bir anlam ifade etmiyor, her şey gelip geçiyor, ardında hiçbir iz bırakmıyor, yaşananlar hiç yaşanmamış gibi yok oluyor. Aslı Erdoğan işte bu yok oluşun yarattığı ıstırabı hissettirmek istiyor; hem de kendi hissettiği şiddette. Ölen bir özne olarak Aslı Erdoğan, kendi yok oluşunu bir işaret fişeği gibi görünür kılarak okurunu uyarıyor. Bu uyarı, empati üzerine dayalı ve eşit ve samimi bir ilişkinin dışa vurumudur; yoksa üst perdeden değil.

‘Taş Bina ve Diğerleri’nin en önemli özelliği yarattığı gerçeklik hissidir. Ya da şöyle de söylenebilir: Yok olmakta olan gerçeklik hissini gerçek şiddetiyle, o yok oluş anında dışa vurmasıdır. Dolayısıyla dışa vurumcu bir metin bu; ve her dışavurumcu metin gibi akıldan çok duyulara dayanan bir ilkelliği barındırıyor. Istırap ilkel ve ilkseldir. Ve şiddet barındırır. Aslı Erdoğan’ın özellikle bu kitabının üç temel özelliği bunlar: İlkellik, ilksellik ve şiddet. Bunlar da uyuşmuş olan bedenlerde canlılık ve gerçeklik hissi yaratmak, ölmekte olan bedenlere son bir şok uygulamak gibi. Ama yine de bu çabasında çok başarılı olmasına karşın bu kitabın sanal postmodern durumun içinde yazıldığını ve ancak bu durumun koşulları içinde değerlendirildiğinde anlam bulabileceği ortada.

Kafka hâlâ saygıyla ve söylediklerine değer verilerek okunuyor. Ama bugün yaşasaydı kendi ıstırabını sayıklayan bir soytarıya dönüşme ihtimali çok fazladır. Geçmişten bize konuşması sesinin hâlâ bir gerçeklik taşımasını sağlıyor. Bugün konuşsaydı bu gürültünün içinde duyulmaz olur ya da gürültüye katkı yapmaktan başka bir şey yapamazdı.

Aslı Erdoğan, sanallaşmanın alıp yürüdüğü, zamanın artık dünyanın kendi çevresinde dönüşünün doğal zamanı olmadığı ama uzamla birlikte değişik hızlar kazandığı, görelileştiği bir dünyada yaşıyor ve yazıyor;ben de bu dünyada yaşıyor ve okuyorum; şimdi yazdığım yazıyı da böyle bir dünyada yazıyorum. Söylediklerimi uyanık bir zihinle, söylediğimden başka bir anlama gelmeyecek şekilde yazmaya çalışarak ve okurun hoşça vakit geçireceği kıvrak zekâ gösterilerinden uzak durmaya çabalayarak.

Okuru tatmin etmekten nefret ediyorum. Aslı Erdoğan da nefret ediyor. Zamanımızın değerli diye ileri sürdüğü kavramlara, ruh hallerine, değerlerine yüz sürmeyerek. Evet, doğru, Aslı Erdoğan da ‘öznenin ölümü’nden muaf değil, ama hiç olmazsa ölmekte olan öznenin ardında bırakmış olabileceği izleri işaretliyor, onları takip ediyor. Aslı Erdoğan neyi ne için ve nasıl yazdığını bilen soy yazarlar kuşağına bağlanıyor. Bu ise günümüzde nadiren rastlanan bir şey. By Osman Çakmakçı

İçindeki katil ve kurbanla yüzleş

Aslı Erdoğan uzun bir aradan sonra, şiddeti anlattığı öykülerden oluşan “Taş Bina ve Diğerleri” kitabıyla okurunun karşısında. İşkencenin yarattığı travmalara odaklanan Erdoğan, “Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli” diyor

Aslı Erdoğan yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”nde, hayatı eksik kalanların dünyasına götürüyor bizi. İşkenceci, tanık, sanık, kurban… Hepsinin sesleri bir araya geliyor ve şiddetin bilinmeyen kapıları açılıyor.


Kitaptaki kahramanlardan biri ”Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmakları yakmadan” diyor. Siz de Taş Bina ve Diğerleri’ni yazarken parmaklarınızı yakmadan korları eşeleyebildiniz mi?
Kitabın başında geçen çok ironik bir cümle. Korları olabildiğince eşeleyelim ama yanmayalım. Derinlere dalıp çıkalım. Şiddet, çok korunaklı bir mesafeden anlatılmaz. Bir hikâyeyi gerçekten anlatmak istiyorsan, elini de yakmak zorundasın. Bir yandan da yazı, taş binaya korunaklı yerlerden bakar. Bu ikileme işaret etmek için bu cümleyi kurdum. Gelin birlikte taş binaya gidelim ama çıkma garantimiz yok.


Öykülerde ortak bir tema var, ancak ses sürekli değişiyor. Kimin neyi anlattığı, hangi rolü üstlendiği çok keskin değil. Bu anlatım kendiliğinden mi gelişti?
Taş Bina ve Diğerleri’nde yer alan öykülerin on yılık bir geçmişi var. Tahta Kuşlar ve Mahpus’ta kadın hikâyeleri anlatılıyor. Bu hikâyelerin ilkinde anlatıcı erkek mi kadın mı belli değil, özellikle anlatıcının kimliğine dair hiçbir ipucu vermedim. Taş Bina’daki kimi zaman erkek, kimi zaman kadın, kimi zaman deli, son derece anonim bir ses. Hikâyenin hangi parçasında kimin ne anlattığı belli olmaz. Yorumu okuyucuya bırakan, açık uçlu metinler oluşturmaya çalıştım.

Anonim bir ses var dediniz. Seslerin tek derdi parçalanmış hayatlarıyla diyebilir miyiz?
Kapatılma, uzaktan uzağa bazen çok yakınlaştığımız bir işkence çığlığı, yenilmişlik, parçalanma… Ve tüm bunlarla bir şekilde hayat devam eder. Bütün karakterler bu hayata nasıl devam ettiler önemli olan bu. Hayata sahip çıkarak mı, tutkuyla bağlanarak mı, yoksa hayatı küçümseyerek mi? Bu kişilerin hepsi hayatla bir şekilde barışma çabasındalar. Filiz, sanatoryumdan çıkıp ağlayarak, mahpustaki kadın bebeğini doğurarak, anlatıcı kaçarak hayata bir adım atıyor. Taş binada yaşayanlar da hayata devam ediyorlar. Ancak işkence hayatlarının bir yanını öldürüp diğer yanını sağ bırakıyor. “İnsanı öldürmeyen travma daha güçlü kılar” sözünü hiç sevmem. Bence doğru değil, her travma insanın bir yanını öldürür, öbür yanı ise kabuk bağlar. Bu iki taraf bir araya gelemez. Gelebilseler, konuşabilseler hikâye tamamlanacak ve böylece hayat tamamlanacak. Fakat hayat onlar için hep eksik kalıyor.

İşkence teması ağırlıklı ancak işkencenin betimlendiği bölümler yok. Neden işkencenin kanlı yönünü anlatmamayı seçtiniz?
İşkenceye çok açık girmedim. Çünkü edebiyatın alanı bu değil. Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli. Okuru bu kadar sert bir deneyimle yüzleştirmenin yolu da işkenceyi birebir betimlemek değil. Kurban olmanın, sesini duyurmak istedim. Bu noktada edebiyat başlıyor. Şiddet kötüdür, işkence kötüdür demek kolay. Kendi içimizdeki kurbanla ve katille yüzleşmek o kadar kolay değil. Ben bu yüzleşmeyi anlattım.


İşkenceci ve kurban arasında, ele veren ve ele verilen arasındaki ilişkiye dikkat çekmişsiniz. Hangisi daha yaralayıcı?
Taş Bina’daki öykülerde bir ’ele verme’ teması var. Edebiyatta çok az işlenen ve gerçek yaşamda pek çok kişinin konuşmadığı bir meseleye değindim. İnsanlar çoğu zaman birilerini ele vermek zorunda kalırlar. Sanki ele veren de ele verilen de benliğimizde yaşar. Bir yanımız birilerini mutlaka satmıştır, bir yanımız birileri tarafından satılmıştır. Bu ikisi birbirleriyle asla göz göze bile gelmek istemezler. Polonyalı yazar Tadeusz Borowski toplama kamplarından sağ çıkar ve tek bir kitap yazıp 30’lu yaşlarında intihar eder. Onun bu konuda yazdıkları beni çok sarstı. Kendisini ele veren kız arkadaşından öyle büyük bir sevgiyle söz eder ki âdeta onun acısını üstlenir. Bu hikâyeyi yazarken Borowski’nin konuya bakış açısından çok etkilendim.
Hikayem bile beni istemiyor!


Üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum” diyorsunuz. Kitabın Epilog başlığını taşıyan bölümünde sahneye Aslı Erdoğan mı çıkıyor?
Evet, çok doğru. Kitabın sonunda her bir karakterimi üstleniyorum. Hikâyenizi eksik yanlış anlattım ve bir türlü anlatamadım diyorum. Artık hikâyem bile beni istemiyor. Çünkü çağrılmadan geldim bu taşların arasına ve kalakaldım. Bir şey var sadece arada duyduğum bir ezgi. Taş binada duvarlara çarpan, deli adamın pusularda duyduğu, intihara kalkışana “Atlasana ulan, gebermesin” diyen koronun söylediği, her yürekte yükselen ufukların ötesine geçen ama herkesin, her şeyin yitirildiği yolda kaybolan ezgi tek duyabildiğim… Ezgiye katılmaya kalktığımda yine yanlış perdeden giriyorum. Hikâyeyi tamamlayamam, bunu edebiyat da yapamaz. İnsanın hikâyesi parçalanmışlık ve tamamlanmışlıktır. Kitabın sonu bu itiraf ile bitiyor. Taş Bina’yı işkenceyi, deliliği, intiharı, ele vermeyi anlatmak istedim. Elimde kalan ise bir ezgi, o da bana ait değil. Aslı Erdoğan olarak minnet duyduğum anlar, o bana ait olmayan ezgiyi duyabildiğim anlardır. By Hatice Saka

Şiddetle yüzleşmek istedim

”Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.”

Aslı Erdoğan yeni kitabı ’Taş Bina ve Diğerleri’ndeki öykülerde işkenceyi anlatıyor. Ama işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni alıyor odağına. Erdoğan, ’Bu kitapta ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim. Yani bütün hikâyelerde bir cezaevi ve işkence teması var’ diyor. Aslı Erdoğan’ın temelde işkenceyi anlattığı öyküler bütünü Taş Bina ve Diğerleri, konuyu ele alış biçimiyle dikkat çekiyor: Erdoğan, işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni alıyor odağına. Oldukça şiirsel bir metin olan Taş Bina ve Diğerleri’nin gövdesine ‘Taş Bina’ öyküsünü yerleştiren Erdoğan, kitapta işkenceyi ve işkenceciyi doğrudan anlatmıyor; aslında işkence görenleri de. Sesler birbirine karışıyor çoğu kez; anonim bir ses çıkıyor ortaya. Kitabın detayları, Erdoğan’la yaptığımız söyleşide…

Taş Bina ve Diğerleri, tematik bir bütünlüğü olan bir kitap. Sizi bu temaya, temelde işkence temasına yönlendiren pratik neydi?

Bu kitabın yazımı aslında uzun bir zamana yayıldı. Fakat kitabın ana hikâyesi olan ‘Taş Bina’yı ‘Taş Bina’ yapan rötuş, son bir yılda yapıldı. ‘Taş Bina’, zannedersem 1999 ya da 2000’de, Radikal gazetesi için yazdığım bir yazıdan çıktı. Bu yazı, kendiliğinden doğmuştu; bir kahve, bir taş bina ve deli bir adam vardı yazıda konu edilen. O an aklımdaki bina esasında Beyoğlu Polis Karakolu idi fakat yazdıkça yazdıkça, taş bina başka formlara da büründü. Mahkeme gibi yorumlandı ya da tımarhane gibi… Yine de çoğunluk, işkence yapılan bir yerden söz ettiğimi sezdi. O öyküde çok güzel bir ton tutturdum; bir Pazar akşamı yazılan bir gazete yazısı ile, ne öncesinde ne de sonrasında tutturamadığım bir ton tutturdum. Bunu hem okur tepkisinden hem de metnin bende bıraktığı izden anladım. Bir de anlattığım o deli adam, gerçekten de o sıralar oralarda dolaşan biriydi… İki yıl kadar önce ‘Taş Bina’ya döndüm; amacım, bu yazıdan makul bir öykü çıkarmaktı. Fakat uzadı, uzadı… Labirentlerine girdim taş binanın ve o uzun, ebedi gece başladı. ‘Taş Bina’da aslında benim de gerçek hayatımın yirmi yılından kesitler var. Beyoğlu Polis Karakolu da var, Brezilya da var, Sansaryan Han da var… Tüm bunlar iç içe girdi ve en sonunda attığım en güçlü adım, A.’nın deli adamın içine girmek oldu. Onun dilinden konuşmayı denedim; en sevdiğim bölümler de o bölümlerdir.

Edebiyatta türler arası metinlerin çok örneği var tabii ama yine de Taş Bina ve Diğerleri’ni bir öykü kitabı olarak okumadığımı söylemek isterim. Oldukça şiirsel ve kelimenin türlü çağrışımlarıyla ‘içeriden’ yazılmış olması nedeniyle de bence ‘günlük’ formuna yakın duran bir metin…

Adın da belli, bu kitap, ağırlıklı olarak ‘Taş Bina’nın etrafında döneniyor. Ve buradaki yeni öykü de ‘Taş Bina’ tohumu 2000’de atılsa da. 2005’te yayımlanan Hayatın Sessizliğinde kitabım, üslûbumda bir dönemece işaret eder. Tam anlamıyla türler arası bir kitaptı o. Orada hikâye bile yoktu artık. Sözcüklerin birbirleriyle konuşması her şeydi orada. ‘Şiirsel düzyazı’ diye sınıflandırılmıştı. Bu arada ben de çok sevmiyorum sınıflandırmaları ama… Hayatın Sessizliğinde’den sonra yine öykü formuna döndüm ama Hayatın Sessizliğinde kitabındaki üslubu da beraberimde taşıyarak, onu koruyarak. Bunun nedenle de ‘Taş Bina’, diğerlerinden birazcık farklı; kitaptaki diğer öyküler, klasik öyküye daha yakın duruyorlar çünkü… Ki, onlar da eski metinler. Özellikle de ‘Tahta Kuşlar’ çok eski bir hikâye; yıllardır bir türlü kitaplaştıramamıştım onu. Bu öyküleri bir araya getirdim çünkü tematik bir bütünlük var: Kapatılma, işkence ve suçluluk. Her hikâyede bir arka damar olarak görünen bu motifler, ‘Taş Bina’da artık en açık, en sert halini alıyor.

Belki ‘içeri’ sözcüğünün üzerinde dolanabiliriz biraz. Anlatıcının içinden, mekânın içinden ve bildiğimiz cezaevi göndermesiyle içerden bir ses, bir metin bu.
Son epilogda bu dediğinizi bir ölçüde üstleniyorum, evet. Taş binanın içindeyim, diyorum. Aslı Erdoğan olarak konuştuğum tek bölüm, epilog. “Bakın bu taş binayı yaptım ve içinde kalakaldım. Yapayalnızım burada.” Yani yazının kendisi de bir taş binaya dönüşüyor sonunda. Başka bir yorumla, kapatıldığımız o metaforik taş bina, giderek yazıyı bile içerecek kadar genişliyor.

Fakat bu taş bina asla bir sırça köşk değil.

Asla. Taş bina, uzun bir çığlık. Bir türlü kesilmeyen bir çığlık. Taş binaya girenler var, çıkamayanlar var, çıkanların hiçbiri de eskisi gibi kalmıyor. Ama ben bu kitapta yine de bu kadar ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim. Yani bütün hikâyelerde bir cezaevi ve işkence teması var. Kahramanların hepsi işkence görmüş ya da işkence görmek üzere. Kimi işkenceden sağ çıkmış, kimi çıkamamış. O noktada en ‘yüce’, ‘kutsal’ olanla en çirkin ve kaba olanı yan yana getirmek istedim ve burada da trajik bir yan buldum. Bu kitaptaki şiddet gerçekten inceltilmiş bir şiddet değil. Belki Kırmızı Pelerinli Kent’te de böyleydi. Hatta o şiddeti daha da incitici kılan, onun çok kaba ve gereksiz olması. İdam hükmünü saman kâğıttan okumak gibi. Bu kitaptaki her şey sanki saman kâğıdına yazılmış gibi ama gene de son derece yaralayıcı. Yazmanın kendisiyle evet, bir hesaplaşması var sonunda ama bu kadar. Kendi kıstırılmışlığımla çok fazla uğraşmadım bu kitapta. Hatta tam tersi: Aslı’dan çıkıp anonim bir sese ulaşma çabası var. Hayatın Sessizliği’yle başlayan bir çabaydı bu da. Gerçi her kitabında başka bir ses olabiliyorum fakat artık iyice anonim seslere ulaşma çabam var.

Bu nedenle de kitapta aslında kimin acısını okuduğumuzu bilmiyoruz. Ortak bir ses, herkese ait bir acıdan söz ediliyor gibi.

‘Taş Bina’da mesela, kimin neyi anlattığı belli değil. Bir hırsız çocuk var, deli bir adam var A., onu gözlemleyen bir yazar kadın var, hücrede bekleyen bir yazar kadın var onunla yazarın aynı kişi olup olmadığı bile belli değil. Bir ele veren var ve bir de ölen var. Ama kim neyi anlatıyor bilmiyoruz. Tüm bunlar yazar kadının fantezisi mi, delinin hikâyesi mi? Hepsi olabilir. Ama burada ele veren ve verilen, sağ kalan ve ölen ayrımı net; yani anlatılan, ‘biz’iz. Bir yanımızla ele veriyoruz, bir yanımızla ele veriliyoruz. Bir yanımız hep sağ kalıyor ve yola devam ediyor ama bir yanımız taş binadan çıkamıyor ve ölüyor. Ve ne yazık ki, tüm bunlar bir araya gelemiyor. Ele verenle ele verilen göz göze gelebilse ve konuşabilse, bu nedenle seni ele verdim dese, belki tamamlanacağız.

Özellikle ‘Tahta Kuşlar’da bir yazar imgesi var, değil mi?

Evet, çünkü orada bir entelektüel var. Ama bir de şöyle bakabiliriz: ‘Tahta Kuşlar’ ve ‘Mahpus’, kadın hikâyeleri. Kapatılan, bekleyen, hayatla nasıl barışacaklarını ya da mücadele edeceklerini bilemeyen kadınlar… ‘Sabah Ziyaretçisi’nde birden cinsiyet duygusu yitiriliyor, kadın mı erkek mi oradaki karakter, yoruma açık… ‘Taş Bina’daysa karakter kadın oluyor, erkek oluyor ve giderek anonimleşiyor. ‘Tahta Kuşlar’da ise karakterimiz Filiz’in klasik bir hikâyesi var Çehovyen bir hikâye hatta. Ki hikâyede de Çehov’a net bir göndermeye rastlarız. Çehov’un ‘Sürgünde’ isimli hikâyesine bir yanıt niteliğindedir bu öykü aslında. Sürgündeki bir grup erkek mahkûmu anlatır yazar orada. Öykünün ana çatışması şudur: Hayatla, tutku duyarak mı baş edebiliriz yoksa hayatla mücadelenin tek yolu, ondan hiçbir şey istememek midir? Öykünün karakterlerinden biri hep sever, tutku yaşarken diğeriyse ‘hiçbir şey istemezsem hayat bana bir şey yapamaz’ der. Son derece sıradan bir açmaz gibi görünse de çok derin bir mesele olduğunu düşünürüm bunun. Ki, Çehov da bu soruyu yanıtsız bırakır.

‘Tahta Kuşlar’da sizin de bir yanıtınız yok.

Ben de tam bu noktada bırakmak istemiştim zaten. Aslında benim karakterlerimin de bir yanıtı yok bu soruya. Filiz, hayata uzak ve ona tepeden bakan biri. Âşık olmayan, tutku duymayan… Ama bir yanıyla da hayata küçük bağlar atıyor; insan olmak, biraz da bu işte. Onun Brezilyalı Graciella’ya duyduğu çekimin nedeni de budur. Ki öykünün sonunda Filiz ağlar. Onun özgürleştiği andır bu ve tek yapabildiği de ağlamaktır aslında. … Yine de sonunda bir itiraf gibi yorumlayabiliriz Filiz’in ağlamasını; ‘Acı çekiyorum ve uçamayacağımı biliyorum ama en azından bir kere deneyebilirim kanatlarımı açmayı’ der gibidir Filiz.

Uçmak motifi, kitabın çeşitli yerlerinde tekrar tekrar çıkıyor karşımıza. ‘Tahta Kuşlar’da biraz naif bir tonu varken, ‘Taş Bina’da işkence öncesi sorulan bir sorudur…

Evet. Doğrusu ben farkında değildim bu çakışmanın. ‘Uçmak’, kitabın sonunda trajik bir hâl alıyor. Dediğim gibi kitapta en yüce olanla en banal olanı yan yana getirmeye çalıştım. Özgürlük, yüce bir şey. Öte yandan, mesela koro, çok kaba bir şey yapıyor, deliye “Atlasana lan!” diyor. Böyle bir şeyi ben gözümle gördüm; Beyoğlu’nda bir çocuk, bir binanın tepesinde duruyor hap almış belli ki. Ne istiyordu bilmiyorum, uçmak mı, ölmek mi… Aşağıdaki kalabalık koro da “Atlasana!” diye bağırıyordu. Bir şekilde bu sahneyi unutamadım. Ama işte o son özgürlük anında da birazcık rüzgâr ve birazcık acı var… O da birazcık. Çok büyük bir trajedi bile yok.

İnsana yaşadıklarından bir iz bile bırakmıyorlar, diyorsunuz bir yerde…

Hikâyeyi daha acıklı kılan yanlar bunlar, evet. Kahramanlarımın, özellikle de ‘Taş Bina’daki kahramanlarımın bir trajedilerinin olmasına bile izin verilmiyor. A., bir iz istiyor kendisine. İşkencenin izi kalmamış bedeninde, o da kendisini kesiyor hikâyenin sonunda. A.’nın ağzından yazdığım bir cümle var ki çok severim: “Kendimi kesiyorum. Acıması için değil, acımaz zaten… Acı ertesi gün geri gelir ve geri geldiğinde bir geçmişe dönüşür.” İnsanın bir geçmişi olması, hikâyesini geçmiş zamanda anlatabilmesi çok güzel bir şey. Bir yandan da çok ironik bir cümle bu; hiç bitmeyen bir geceyi yaşar çünkü A. Bir tek o mu? Şu anda bile dünya üzerinde kaç kişi işkence görüyordur. O gece, hiç bitmedi. Bir insan işkence gördüyse, görmüştür. Tecavüz gördüyse, görmüştür. Bu tür suçları silmenin imkânı yoktur. Bu noktada bir ikilem gibi görünse de, ben izlerin kalmasından yanayım. “Bu benim hayatım, bu benim geçmişim… Bunu benden çalmayın,” der o insanlar. İnsanlara geçmişlerini geri vermek lazım… Onun için soykırımı tanıyın diyorlar…

Kitapta anatema işkence olmakla birlikte, işkence gören ve işkenceyi uygulayan şeklinde iki safla karşılaşmıyoruz.

Evet, hatta işkencenin kendisi de somut olarak çıkmıyor karşımıza. Daha çok, bir söylenti üzerinden biliyoruz birilerine işkence yapıldığını ya da yapılmak üzere olduğunu. Bir çığlık var; karakterlerden biri, çığlığın sahibini tanıyor. Dolaylı olarak bir tanıklık durumu bu… Ve bir ele verme hikâyesi. Bildiğim kadarıyla edebiyatımızda işkenceye hiç böyle yaklaşılmadı. Ele verme, işkencenin bir gerçeği. Birileri mutlaka birilerini ele veriyor. Bir başkasına yapılan işkenceyi izlemek ve hatta bir başkasını ele vermek zorunda kalmak. Hikâyenin dolandığı karanlık alan, aslında bu. Çünkü bunu izleyen duygu, suçluluk oluyor. O noktada da başka türden bir işkence, kendimize yaptığımız işkenceden söz ediyoruz. ‘Taş Bina’nın yüreğinde bu var; bir odaya giriyorsunuz ve o odada sizden başkası yok. Katil de kurban da sizsiniz; iki ‘sen’in sarılmasından başka bir seçenek kalmıyor geriye. İşte trajik olan da bence bu: Kimse sonuna kadar masum değil.

Herkesin çocukluğunda bir taş binası var

‘Taş Bina’, bana çocukluğumdaki metruk bir binayı çağrıştırdı; içeri girmeye korkardık ama yine de girerdik. Benim çocukluğumda da böyle bir bina var. Binada oynarken bekçi geldi, biz de camları kırıp kaçtık. Ama bekçi beni yakaladı ve esaslı bir dayak yedim. Bacaklarım da cam kırıklarıyla kesilmişti üstelik. Fakat biraz kahraman gibi hissetmiştim kendimi… Kan içindeyim, dayak yiyorum ve diğer çocuklar izliyorlar beni! Galiba herkesin çocukluğunda bir taş binası var.

“Hepsi, elimi dokundurduğum her şey yaralı bereliydi” diyorsunuz bir öyküde. Karakterleriniz hep yaralı bereli…

Bütün kitaplarıma retrospektif baktığımda, evet, yarattığım karakterlerin hepsi yaralı. Bu biraz bilinçli bir seçim; insanlık durumunun yaralı bir durum olduğuna inanıyorum çünkü. Ama biraz da kişisel bir seçim. Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.

Ben sizi çok ‘gerçekçi’ buluyorum ama birçok kişi belki de bu yara bere nedeniyle sizi ‘karamsar’ olarak nitelendiriyor?

Bence bu çok büyük haksızlık çünkü hayatı kutsamak için benim kadar çaba gösteren pek az yazar tanıdım. ‘Taş Bina’da bir ezgi duyulur. Benim kitapta söylemek istediğim de buydu aslında: Arkadaşlar ben bir hikâye anlatmaya çalıştım ama anlatamıyorum; bu benim hikâyemken bana bile yabancı artık. Ama bu ezgiyi biliyorum. Hepimizin gittiği yolda gidiyor bu ezgi çünkü hepimiz ölümlüyüz. Ve bu ezgiyi hepimiz biliyoruz. İçinde hepimiz varız; işkence gören de, işkence yapan da. İnsanın içinden çıkan her şey var bu ezgini içinde. Ben, bundan büyük bir kutsama bilmiyorum. Diyebilirim ki, naifçesine kutsuyorum hayatı. By Sema Aslan / Radikal Kitap

İçindeki katil ve kurbanla yüzleş

Aslı Erdoğan uzun bir aradan sonra, şiddeti anlattığı öykülerden oluşan “Taş Bina ve Diğerleri” kitabıyla okurunun karşısında. İşkencenin yarattığı travmalara odaklanan Erdoğan, “Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli” diyor.

Aslı Erdoğan yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”nde, hayatı eksik kalanların dünyasına götürüyor bizi. İşkenceci, tanık, sanık, kurban… Hepsinin sesleri bir araya geliyor ve şiddetin bilinmeyen kapıları açılıyor.
Kitaptaki kahramanlardan biri ”Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmakları yakmadan” diyor. Siz de Taş Bina ve Diğerleri’ni yazarken parmaklarınızı yakmadan korları eşeleyebildiniz mi?
Kitabın başında geçen çok ironik bir cümle. Korları olabildiğince eşeleyelim ama yanmayalım. Derinlere dalıp çıkalım. Şiddet, çok korunaklı bir mesafeden anlatılmaz. Bir hikâyeyi gerçekten anlatmak istiyorsan, elini de yakmak zorundasın. Bir yandan da yazı, taş binaya korunaklı yerlerden bakar. Bu ikileme işaret etmek için bu cümleyi kurdum. Gelin birlikte taş binaya gidelim ama çıkma garantimiz yok.

Bir yanımız ölür diğer yanımız kabuk bağlar
Öykülerde ortak bir tema var, ancak ses sürekli değişiyor. Kimin neyi anlattığı, hangi rolü üstlendiği çok keskin değil. Bu anlatım kendiliğinden mi gelişti?
Taş Bina ve Diğerleri’nde yer alan öykülerin on yılık bir geçmişi var. Tahta Kuşlar ve Mahpus’ta kadın hikâyeleri anlatılıyor. Bu hikâyelerin ilkinde anlatıcı erkek mi kadın mı belli değil, özellikle anlatıcının kimliğine dair hiçbir ipucu vermedim. Taş Bina’daki kimi zaman erkek, kimi zaman kadın, kimi zaman deli, son derece anonim bir ses. Hikâyenin hangi parçasında kimin ne anlattığı belli olmaz. Yorumu okuyucuya bırakan, açık uçlu metinler oluşturmaya çalıştım.

Anonim bir ses var dediniz. Seslerin tek derdi parçalanmış hayatlarıyla diyebilir miyiz?
Kapatılma, uzaktan uzağa bazen çok yakınlaştığımız bir işkence çığlığı, yenilmişlik, parçalanma… Ve tüm bunlarla bir şekilde hayat devam eder. Bütün karakterler bu hayata nasıl devam ettiler önemli olan bu. Hayata sahip çıkarak mı, tutkuyla bağlanarak mı, yoksa hayatı küçümseyerek mi? Bu kişilerin hepsi hayatla bir şekilde barışma çabasındalar. Filiz, sanatoryumdan çıkıp ağlayarak, mahpustaki kadın bebeğini doğurarak, anlatıcı kaçarak hayata bir adım atıyor. Taş binada yaşayanlar da hayata devam ediyorlar. Ancak işkence hayatlarının bir yanını öldürüp diğer yanını sağ bırakıyor. “İnsanı öldürmeyen travma daha güçlü kılar” sözünü hiç sevmem. Bence doğru değil, her travma insanın bir yanını öldürür, öbür yanı ise kabuk bağlar. Bu iki taraf bir araya gelemez. Gelebilseler, konuşabilseler hikâye tamamlanacak ve böylece hayat tamamlanacak. Fakat hayat onlar için hep eksik kalıyor.

Hep birilerini ele verdik…
İşkence teması ağırlıklı ancak işkencenin betimlendiği bölümler yok. Neden işkencenin kanlı yönünü anlatmamayı seçtiniz?
İşkenceye çok açık girmedim. Çünkü edebiyatın alanı bu değil. Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli. Okuru bu kadar sert bir deneyimle yüzleştirmenin yolu da işkenceyi birebir betimlemek değil. Kurban olmanın, sesini duyurmak istedim. Bu noktada edebiyat başlıyor. Şiddet kötüdür, işkence kötüdür demek kolay. Kendi içimizdeki kurbanla ve katille yüzleşmek o kadar kolay değil. Ben bu yüzleşmeyi anlattım.
İşkenceci ve kurban arasında, ele veren ve ele verilen arasındaki ilişkiye dikkat çekmişsiniz.

Hangisi daha yaralayıcı?
Taş Bina’daki öykülerde bir ’ele verme’ teması var. Edebiyatta çok az işlenen ve gerçek yaşamda pek çok kişinin konuşmadığı bir meseleye değindim. İnsanlar çoğu zaman birilerini ele vermek zorunda kalırlar. Sanki ele veren de ele verilen de benliğimizde yaşar. Bir yanımız birilerini mutlaka satmıştır, bir yanımız birileri tarafından satılmıştır. Bu ikisi birbirleriyle asla göz göze bile gelmek istemezler. Polonyalı yazar Tadeusz Borowski toplama kamplarından sağ çıkar ve tek bir kitap yazıp 30’lu yaşlarında intihar eder. Onun bu konuda yazdıkları beni çok sarstı. Kendisini ele veren kız arkadaşından öyle büyük bir sevgiyle söz eder ki âdeta onun acısını üstlenir. Bu hikâyeyi yazarken Borowski’nin konuya bakış açısından çok etkilendim.

Hikayem bile beni istemiyor!
Üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum” diyorsunuz. Kitabın Epilog başlığını taşıyan bölümünde sahneye Aslı Erdoğan mı çıkıyor?
Evet, çok doğru. Kitabın sonunda her bir karakterimi üstleniyorum. Hikâyenizi eksik yanlış anlattım ve bir türlü anlatamadım diyorum. Artık hikâyem bile beni istemiyor. Çünkü çağrılmadan geldim bu taşların arasına ve kalakaldım. Bir şey var sadece arada duyduğum bir ezgi. Taş binada duvarlara çarpan, deli adamın pusularda duyduğu, intihara kalkışana “Atlasana ulan, gebermesin” diyen koronun söylediği, her yürekte yükselen ufukların ötesine geçen ama herkesin, her şeyin yitirildiği yolda kaybolan ezgi tek duyabildiğim… Ezgiye katılmaya kalktığımda yine yanlış perdeden giriyorum. Hikâyeyi tamamlayamam, bunu edebiyat da yapamaz. İnsanın hikâyesi parçalanmışlık ve tamamlanmışlıktır. Kitabın sonu bu itiraf ile bitiyor. Taş Bina’yı işkenceyi, deliliği, intiharı, ele vermeyi anlatmak istedim. Elimde kalan ise bir ezgi, o da bana ait değil. Aslı Erdoğan olarak minnet duyduğum anlar, o bana ait olmayan ezgiyi duyabildiğim anlardır. By Hatice Saka