Aslı Erdoğan’a Özgürlük

Özgür Gündem Gazetesi Yayın Danışma Kurulu’nda yer aldığı ve yazmış olduğu birkaç yazısında düşüncelerini ifade ettiği için tutuklanan aydın, yazar ve gazeteci Aslı Erdoğan şahsında tutuklu gazeteci ve yazarların durumunu kamuoyunun dikkatine bir kez daha sunmak istedik.

26 Ekim 2016 günü İstanbul’da aktivistler Mehmet Atak ve Ayşegül Dinç’in çabaları ile Aslı Erdoğan’ın annesi Mine Aydostu, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Mazlum-Der Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, TİHV İstanbul temsilcisi Ümit Efe, Türkiye Yazarlar Sendikası 2. Başkanı Sema Aras, Pen-Türkiye Başkanı Zeynep Oral’ın katılımı ile ortak bir basın toplantısı gerçekleştirdik.

Bu toplantıda başta Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay olmak üzere halen Türkiye cezaevlerinde bulunan 128 gazeteci ve yazarın bir an önce serbest bırakılmasını talep ettik. Bu toplantıda Türkiye’deki mevcut yönetimin tamamen otoriterleştiğini, OHAL’in otoriter uygulamalara bahane yapıldığını, ifade ve basın özgürlüğünün tamamen sınırlandırılıp yasaklandığını ve böylece halkın gerçeğe ulaşma hakkının engellendiğini ifade ettik. Bu toplantıda başta insan hakları savunucuları olmak üzere Emek, Barış, Özgürlük ve Demokrasi Güçlerinin ortak dayanışma temelinde direnme haklarını kullanarak hak ihlalleri ile baş etme kararlılığında olduğunu ifade ettik.

İHD, mevcut durumun kabul edilemez olduğunu ve yeniden “İfade-Basın Özgürlüğü” kampanyası ile tutuklu gazeteci ve yazarların özgürlüğüne kavuşması konusundaki kararlılığını ifade etmiştir.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ

Yeryüzünün barışı yazarların avuçlarındadır

İHD, TİHV(Türkiye İnsan Hakları Vakfı), MAZLUM-DER, TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) ve Türkiye PEN Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay için Taksim Hill Otel’de basın toplantısı düzenledi. Toplantıda Erdoğan’ın ve Alpay’ın yanı sıra çok sayıda gazetecinin, aydının da hapiste olduğu, ifade ve basın özgürlüğü adına hiç bir şeyin kalmadığı ve özellikle 15 temmuz sonrasında hiçbir hukuki güvencenin olmadığına dikkat çekildi.

https://www.evrensel.net/haber/293878/yeryuzunun-barisi-yazarlarin-avuclarindadir

Beyaz sabun

Babam, 12 Eylül 1980’de askeri darbenin ardından açığa alınıp öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılınca; çocukları, gelinleri ve torunları geçindirmek babaanneme düşmüştü. 1402, rakamların bir araya geldiği büyük sayılardan daha büyük bir şeydi. Binler basamağı olan sayıların en zoru. Babamın maaş alamamasına sebep olan pis sayıydı. Akşamları bütün aile televizyonun başına oturup haberlerde 1402’liklere af geleceğini duymayı beklerdi. Çocuklar babalarının neden affedileceğini anlamazlar. Çünkü büyük kitaplığı olan babaların, af edilmeyi gerektiren bir suçu olmaz. Bu yüzden bazı şeyleri anlamaya gerek yoktu. Her şey seziliyordu…

Neyse ki dedem ölümünden önce Bağ—Kur’a prim ödemelerini tamamlayıp maaş almayı hak etmişti. Dedemden kalan emekli aylığı ile evi idare etmeye çalışan babaannem her daim mis gibi kokan bir pamuk yumağı gibiydi. Öyle güzel kokardı ki, cennet bahçesinin türlü çiçekleri beyaz yazmasının altında yetişiyor sanırdınız. Bu yüzden komşular ona Ahiret Ana adını takmışlardı.

Eve gelen herkese —Ahiret Ana’nın ısrarıyla— mutlaka yiyecek bir şeyler ikram edilirdi. Mahalle bakkalındaki borç, defterlere sığmayacak kadar çoğalmış olsa da, misafirlere ikram için yeni borçlar yapılırdı. Hal bu ya, gelen gitmek bilmezdi. Ahiret Ana’dan biraz daha nasihat almak isteyen akrabalar, ahbaplar, konu komşu oturdukça otururdu.

Ben de otururdum. Misafirlerin neden bu kadar uzun oturmak istediklerini de bir tek ben bilirdim. Şimdiye kadar, babaannem rahmetli olalı onca yıl olduğu halde, bunu kimselere söylemedim. Ama şimdi işler değişti. Herkes duysun istiyorum. Sevgili Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay bile mahpusken bunu daha fazla kendime saklayamam. Çünkü bir kırılma anına ihtiyaç var. Silkinip üzerimizdeki tozlu rehaveti atmadan, buz tutan dillerimizi çözmeden, etrafımıza çizilen çembere bakmadan olmayacak.

Evet, işte söylüyorum: Babaannem banyo yaptığı günler hiç kimse onun yanından ayrılmak istemezdi. Bütün ikramları yedikten sonra bile gitmek istememelerinin nedeni buydu; Ahiret Ana’nın beyaz sabun kokusu.

Onca yoksulluğumuzun içinde babaannem ne gelenleri yedirip içirmekten vazgeçti, ne de kendisi için özel olan beyaz sabundan. Sırrına ermiştim. Çocukları tek tek yıkayıp banyodan çıkardıktan sonra banyonun küçük penceresine sakladığı beyaz sabunu çıkarıyordu. Bunu yıkadığı son çocuğu havluya sarıp annesine uzatmadan hemen önce yapıyordu. Genellikle kardeşler ve kuzenler arasında sona kalmak için bitmeyen ödevlerimi bahane ederdim. Şansım yaver giderse, babaannem sabunu biraz erken çıkarır ve beni biraz nasiplendirirdi.

En son Ahiret Ana çıkıyordu banyodan. Tahta kapı açılır açılmaz ılık buharla beyaz sabunun bayıltan kokusu yayılıyordu eve. Sıcağı yüzümde hissediyordum. Üst üste derin nefesler alarak yakalamaya çalışıyordum kokuyu.

Bu, babaannemin direnme biçimiydi. Mücadeleyi yaşamının sonuna kadar sürdürdü. Üç kuruşluk aylıkla, yedi nüfus idare etmeye çalışırken, içindeki fısıltıya kulak verdiği için küçük mucizeler yaratıyordu. Böylelikle genç, devrimci ve üç çocuk babası oğluna işaretler veriyordu. Devam etmek için her zaman iyi bir nedenimiz var, demek istiyordu. Aileyi rehavetin ağırlığına kapılmaktan koruyor, ruhlarının buz tutmasını önlüyordu. Herkesi çemberin dışına çıkmaya cesaretlendiriyordu.

Bütün bunları babaannemi kaybettikten çok zaman sonra anlamlandırdım. Ve bugünlerde en çok onun beyaz sabuna olan tutkusunu düşünüyorum. O sabunun yarattığı motivasyonla yaşama asılma çabasını.

Hepimiz, dışarıda olduğunu sanan bizler, bir kavanoza kapatıldık. Ne yazık ki durumun farkında olma düzeyimiz yetersiz. Öyle sanıyorum ki toplumsal refleksler bu nedenle zayıf. Henüz olan bitenin, elimizden kayıp gidenin ne olduğunun tam ve açık bir bilinçle farkında değil gibiyiz. Donuk bir hal var.

Neyimizi kaybediyoruz?

Bir kalıp sabunun yarattığı büyülü tutkuyu mu? O tutkuda saklı özgürlük arayışımızı mı?

Neyimizi kaybetmiyoruz ki…

Yazarların ve gazetecilerin içeride olduğu bu ülkede.

Radyo ve televizyonlar kapatılırken.

Karanlık bir tünelin ortasında olduğumuz bu günlerde.

Durup beklerken.

Binlerce öğretmen arkadaşımla beraber açığa alındığımız bu hukuksuzlukta.

Bizim beyaz sabunumuz, kaybetmeyi göze alamayacağımız, hepimiz için vazgeçilmez olan bir şey olmalı: Özgürlük tutkusu.

İçimizdeki fısıltılar birleşmeli. Tıpkı babaannemin tararken dökülen, atmaya kıyamayıp yumak yaptığı ve yastığının içinde biriktirdiği saçları gibi. Tel tel birleşmeli, yumak olup çoğalmalı. By Eylem Ata Güleç