”Sait Faik Hikâye Armağanı” Aslı Erdoğan’ın

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı ”Taş Bina ve Diğerleri ” adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a dün Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenen törenle verildi.

Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen’den oluşan seçici kurul ödülü oybirliğiyle verdi. Gerekçeli kararda, “Seçici kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle ”Taş Bina ve Diğerleri ”adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.” denildi.

Darüşşafaka adına töreni açan Beşir Özmen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı sürecini özetledi. Aslı Erdoğan’a ödülü Sait Faik’in yakın arkadaşlarından ünlü yazar Yaşar Kemal verdi. Sait Faik’in son günleri ve ödül kararının alınışıyla ilgili tanıklıklarını paylaştı. ”Bu Darüşşafaka’ya bağış yapmakla ve bu armağanı koymakla çok isabetli bir iş yaptılar. Bu ödülü alanların hemen hepsi arkadaşımdır. Aslı Erdoğan’ı tebrik ediyorum.” dedi.

Aslı Erdoğan ise, Yaşar Kemal’in elinden ikinci kez ödül almaktan dolayı duyduğu heyecanı dile getirdi. Duygularını; 12 yaşlarında Sait Faik okuduğum hikaye beni ağlattı. Hikaye sevgiyle ilgiliydi, çok yalındı. Ben de insanlar daha çok sevebilmek için yazdım. Bunu bana ilk öğreten Sait Faik’ti. Bu ödül kendimi iyice yalnız hissettiğim bir dönemde geldi, teşekkür ederim.” sözleriyle paylaştı.


Dünden Bugüne Sait Faik Hikâye Armağanı…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine annesi Makbule Hanım Kasım 1954’te hazırladığı vasiyetinde malvarlıkları ve yazarın eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka’ya bırakır. Bu vasiyetnamenin bir maddesinde, her sene dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşacak jürinin, o sene içerisinde yazılmış en iyi hikâyeyi seçerek ona “Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikâye Mükâfatı” vermesi istenir. Sait Faik Hikâye Armağanı, Makbule Hanım’ın 1964 yılındaki vefatından sonra Darüşşafaka Cemiyeti tarafından düzenli olarak verilmeye başlandı. 2003’ten beri, Sait Faik’in tüm eserlerini yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’nın işbirliğiyle verilen Sait Faik Hikâye Armağanı, ülkemizin en uzun soluklu hikâye armağanı unvanını taşıyor.


Taştandır bilinç…

Bitmeyecek bir öykü başlıyor yine. Kimi zamandillendirilen fakat koronun sesi altında duyulamayan…

”Bir mucize gibi bakabileyim diye hayata gözlerini bana bıraktı.” Aslı Erdoğan’ın son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’nde kullandığı en etkileyici leitmotif bu cümle.

Erdoğan’ın eseri dört öyküden oluşuyor. Sonuncusu kendi içinde yedi bölüme ayrılmış ( başlangıç, insanlar, taşlar, düşler, kahkaha, öyküler ve sonlar ) olan ”Taş Bina” Ama ondan önceki üç öyküye de değinmeli.

İlki ”Sabah Ziyaretçisi’nde davetsizce gelen ölü misafirin yazarla bir öyküyü paylaşmasına tanıklık ediyoruz. İkincisinde sanatoryumda yatan altı hastanın kaçamak hikayesi var, adı ”Tahta Kuşlar”. Sonrakiyse hamile bir kadının düşüncelerini, hislerini anlatan ”Mahpus”. Ve ”Taş Bina”…

Ne ola ki bu? Gerçekten var mı? Yoksa sadece bir kurgu mu? Acaba bilinç dediğimiz olabilir mi?

Aslında hepimiz bir taş binanın içinde yaşıyoruz. H—A—Y—A—Tımız burada geçiyor. Dışarıda ne var ya da dışarısı kurarak kahkalarıyla bir türlü var mı bilemiyoruz? Topu topu beş katlı bu binadan öte değil dünya. Dünyamız… Taşlarla örülü, insanların düşler kurarak kahkalarıyla bir türlü sonunu getiremedikleri öykülerini yazdıkları —yazmaya çalıştıkları— bir yer burası.

Taştan… Yıkılması güç. Korunaklı. Yazın soğuk kışın sıcak. Dışarısıyla, diyerleriyle hep zıt olan… Her zaman çelişik…

H—A—Y—A—Tta hep kendimiz öncelikliyiz. Dolayısıyla adımız alfabenin ilk harfiyle başlamalı: A. Bizden sonrakilerle ilişkideyiz her zaman. Diğerleriyle… İnsanlarla, ölü olanlarıyla da, doğadakilerle, sadece görünenlerle değilhissedenlerle bile… Acaba bu yüzden mi bazen diyaloglarımız sessiz?

Sessiz ve genellikle tamamlanmamış… İlerliyoruz sürekli çünkü… Nerede? Bir labirentte. Arada çıkmaza giriyoruz. O zaman yardımımıza düşlerden bir melek geliyor. Kurtuluyoruz. Ama ya melek? Ölüyor. Çok hırpalandığından… Aldığı darbelere dayanamadığından… Bizim yüzümüzden… Katil kim? Biz miyiz?

Labirentte her adımda bir öykü yazılıyor. Ya bizim yaşadığımız ya diğerlerinin yaşadığı, rastlaştığımız…

Katılmak istiyoruz bazendiğerlerine. Onlar kendi şarkılarını söylüyor durmaksızın. Biz bu koroya eşlik etmek niyetindeyiz. Ama başaramıyoruz, hep yanlış notadan hep yanlış yerden giriyoruz. Böylelikle biz diğeri oluyoruz.

İşte o zaman taş binaya sığınıyoruz. Bitmeyecek bir öykü başlıyor yine. Kimi zaman dillendirilen fakat koronun sesi altında duyulamayan… Zamanla vazgeçiyoruz bizde. Artık taş binada hapsolmuş durumdayız. A da yok. Gitmiş. Giderken degözlerini bize bırakmışama bu sefer başka kimse olmadığından… By Büşra Burcu Ünker – Notos Öykü

‘Acılardan güzel bir şarkı

Konuşmamız ne kadar sürdü bilmiyorum. Kadındık. Benzer ağır yaralar almıştık. Fazlasıyla hem de… Hijyenik değildi yaşamlarımız. Kırgınlıklarımız kadar iyimserliğimiz de örtüşmüştü. Ama onun ruhu daha narindi…

Hiç tanımadığı insanların acılarını dinliyor, üzülüyor, o an darmadağın olabiliyordu. Bu halini gördüğünüzde kendisi için ‘karamsar’ yakıştırmasını yapanlara, ‘halt etmişsiniz siz’ diye yanıt vermek istiyordunuz. Belki de haddimi aşıyorum ama sanki her şeye inat yine de çok insandı. Hayattaki en büyük meziyet…

Dünya okurları tarafından geleceğe kalacak 50 yazar arasına seçilen tek Türk yazarı Aslı Erdoğan ile son kitabı, ‘Taş Bina ve Diğerleri’ ile ilgili ve hayata dair konuştuk.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Kitap 4 hikayeden oluşuyor. Ana hikaye Taş Bina. Diğerleri eski hikayelerim. Hepsini bir araya getirme nedenim tematik bir bütünlük oluşturması. Tüm hikayelerde bir şiddet, yaralanmışlık ve kapatılma teması var. Cezaevi ya da sanatoryum gibi…

Peki, neden işkence temasını seçtiniz?

Birincisi kişisel nedenler. Bazı temalar yazarı seçer, siz onu seçmezsiniz. Benim durumum da genelde böyle oldu. Genelde yaralar açılıyor ben de, hatta kitabın sonunda öyle itirafım vardır, ‘yaralarım çok ender konuşur ama asla yalan söylemezler’ diye. Benim için edebiyat yaraları konuşturmaktır. Onlardan güzel bir ses çıkarma sanatı gibi… Çünkü yaraların çıkardığı korkunç bir dildir…

Burada sadece fiziki bir işkenceden bahsetmiyoruz değil mi?

Hayır. Soyut bir işkence de olabilir. İnsanın insana ettiği de olabilir. Ve direkt anlatmıyorum. Şiddet, çok dikkatlice yaklaşılması gereken bir konu diye düşünüyorum. Özellikle de işkence. Birebir belgesel bir anlatıma güvenmiyorum. Edebiyatın gücü de bu değil zaten.


Kitabın bir bölümünde, ‘İnsan bir olay karşısında yara alır, bir yanı ölür bir yanı kabuk tutar. Ve ikisini bir araya getirmektir aslolan’ diyorsunuz…

Ben yaraların unutulması taraftarı değilim. Hatta bunu bir trajedi olarak bile görüyorum. Kitaptaki A. figürü, deli adam, geçmişini büyük oranda unutmuştur, bir ikilem yaşar, hem unutmak ister yağmurun altında dolaşır, hem de hatırlamak ister kendini keser… O, o acıdan oluşmuştur. Bu tür şiddet deneyimleri de insanın hayatına bir kez girdimi orada kalır, silemezsiniz artık. Unut demek işin kolayı. Unutmak imkansız ve haksızlık. Biri size karşı bir suç işlemiş ve bunu unutmak suçluyu azat etmektir.

Aslında Taş Bina’yı bu kadar hüzünlü kılanda bunun imkansızlığına işaret etmesi galiba… İçimizde bir sağ kalan var, bir ölen var, bir ele veren, bir ele verilen var ve bunlar asla bir araya gelemiyorlar. Şiddetin insandaki en korkunç etkisinin bu parçalanma olduğuna inanıyorum. Bir şekilde hayat bizi parçalıyor ve trajik kısmı da bu… Taş Bina aslında bütün bu acıdan, travmalardan anlamlı bir bütün oluşturulamadığına dair bir itiraf. Geriye dönüp baktığınızda tüm bunlardaki anlamsızlık aslında en incitici olan. Çektiğiniz onca acının bir anlamı bile yok çoğu zaman. Boşu boşuna çekilmiş.

Kitabınızı okudum, sizi bu kadar inciten, işkence eden neler olmuş olabilir hayatınızda?

Ben de şiddet dolu bir aile de yetiştim. Afrikalılar ile yaşadım bir dönem, epeyce polis şiddetine muhatap oldum. Brezilya da arka sokaklarda dolanmak kolay değildi. E, köşe yazarlığım bile, fiziksel olmasa bile her hafta gelen tehdit telefonları vardı. Okurlarımın bildiği bir şey var, hakkımda bir kitap yazılıp rezil edildim, bundan büyük şiddet olabilir mi? Hayatımda travma üstüne travma var nedenini ben de bilmiyorum.

Nasıl başa çıkıyorsunuz bunlarla? Bir anlamda yazarak mı?

Çıkmayıp ne yapayım bir de bu var. Yazmak, iki ucu keskin bıçak gibi… Kurtulmak istediğiniz travmaya daha yakından daha yakından baktıkça da onun içinde hapis kalıyorsunuz. Ama sonuçta gene de en azından şanslıyım ki yazabiliyorum diyorum. Yazı sonuçta bir hücre, taş bina gibi… Ama sonuçta oraya girmeyi istemişim diye düşünüyorum. Belki de korkuyla bir yüzleşme hali…

Bir arkadaşım sizin için, ‘Herkesin içindeki acı onda bir ayine dönüşüyor. Aslı Erdoğan’da acı güzel bir şarkı gibi…’ demişti. Bize bu dili anlatır mısınız?

Bu cümleyi çok sevdim. Taş binanın tüm teması budur. Kitabın son cümlesi de budur: ’Bir ezgi duyuyorum, hep duyuyorum bu ezgiyi, ama ben o şarkıya katılamıyorum…’ gibi. Tam olarak acıdan bir şarkı çıkarma çabası. Yazıyı da böyle görüyorum aslında… Acı ve işkence pislikle doludur. Romantize edilecek bir yanı yoktur. Bundan insanın ezgisini duymak gibi romantik bir çaba benimki herhalde…

İki öykünüz de kadınlardan bahsediyorsunuz. İşkenceden kadınlar nasibini nasıl alıyorlar bu ülkede?

Brezilya gibi 3. dünya ülkesi sayılan bir yerde de yaşadım. Hakikaten benim gördüğüm ülkeler içinde kadına en kötü davranılan ülke Türkiye… Şiddet o kadar yaygın ki, illaki vurmaca, kırmaca demiyorum. Kadının da kadına uyguladığı bir şiddet var. Bugün ne kadar şişman görünüyorsundan tutun da erkeklerin dünyasında tek olmak için sıralanan bir dolu söz. Bu çemberden çıkmanın tek yolunun da kadınların dayanışması olduğuna inanıyorum. Erkelerden bir şey gelmeyecek. Onlar şiddeti kesmeyecek. Kimse iktidarını kendi isteği ile bırakmaz.

Kitabınızda kadınların güzellik hastalığına yakalandığından bahsediyorsunuz…

Öyküdeki kadın solcu ve tüketim toplumuna karşı bir kadın. Tüketim toplumunun kadınlar üzerinde güzel olmaları için çok baskısı var. Bir kadın için belli bir yaştan sonra etraf boşalıyor. Bunu kendim de yaşadım. Hakikaten, ben de çok saf bir kızdım gençliğimde, zekam ile erkekleri etkilediğimi sanırdım. Çünkü babam zekamı çok severdi. Kendimi hiç güzel görmedim. Çünkü evde zekam ön plana çıkarılırdı. Aşırı güzel bir annem vardı. Evin çirkin ördeği olarak büyüdüm.

Ama zamanla zekamın tam bir dezavantaj olduğunu öğrendim. Aşk olarak dönmedi bana… Hastalandığım dönemler oldu, çok kilo verdiğim, kimse kalmadı etrafımda. E, şimdi yaşta var, 42 oldum… Bir fizikçi gibi iniş grafiğini çizebilirim yani… İnsanların ilgisi nasıl böyle yüzeysel şeylermiş. Boy pos kilo… Hikaye bundan mı ibaretti hep, insan yaralanıyor bir noktadan sonra… ‘Hiç mi değerim yoktu? Kimse ruhumla ilgilenmedi mi?’ gibi bir noktaya geliyoruz. Bence 40 yaşına gelen her insan bunu yaşıyor. Aslında artık güzel olmak da yetmiyor, doğru kullanıldığında etkili bir silah da olabilir.

Peki, kadın yazarlar arasında bir dayanışma var mı?

Ben çok şanslıydım, kadın yazarlardan çok destek gördüm. Özellikle zor dönemlerde çok destek verdiler. Herhalde bunu şuna bağlıyorum, o kadar belirgin bir kurban figürüyüm ki ben onlarda kıskançlık bile uyandırmıyorum.

Sizin için bir siteye biri, ‘İyi yazar ama artık acılarını anlatıp bitirse…’ şeklinde not düşmüş. Karamsar olduğunuzu düşünenlere cevabınız ne olur?

Bir aşk romanı yazayım da artık. Mutlu sonla bitireyim. Fakir kız—zengin adam öyküsü. Memnun olur mu arkadaş bilmiyorum? Bunu da kaybettik diye yazarlar. Ama karamsar bir yazar olduğum doğru ama bir tane de olsa komik bir metnim var.

Başınıza gelenlerden sonra hayata ‘tutku’ duyarak mı yoksa hiçbir şey yapmayarak mı devam ediyorsunuz?

Tahta Kuşlar hikayeden konuşacak olursak, ben kendimi Filiz’e, kapalı ve kolay kolay tutku duyamayan kadına daha yakın hissediyorum. Ama hikayede de bir şekilde Filiz’i tutku duymaya bir adım attırıyorum. Birazcık özgürleştiriyorum. Mahpus’taki kadında, bir hamleyle aşkına sahip çıktı diye düşünüyorum. Demek ki bendeki terazi, bu öyküleri yazdığım sırada en azından, tutkudan yana ağır basmış. Yaptığım her işi tutku ile yaptım, dans, fizik, yazmak. Ama insanlara tutku duydum mu ne yazık ki uzun zamandır büyük bir aşk yaşamadım.

Son sorum; İstanbul sizin için ne ifade ediyor?

Hani insan erken bir evlilik yapar, ilk aşkı ile evlenir ama sonra pişman olur bir türlü de kopamaz, öyle bir şey… Ne onsuz, ne onunla, kavga dövüş gidiyor. Başka bir şehre gittiğimde bu şehri çok özlüyorum. Boğazı çok seviyorum. Boğaz Köprüsü’nden geçerken gözlerim doluyor bazen…

Galata’yı da çok seviyorum. 7 yıl oturdum. Deniz manzaralıydım. O sokakta tek başına oturan tek kadın bendim. Her türlü yasadışı işlerin döndüğü bir yerdi. Önce beni hiç sevmediler sonra çok ısındılar. Evde yangın çıktı, mahallenin delikanlıları bana çiçek getirdiler, ‘abla sen korktun’ diye. By Aslı Öktener Köse / Elele Dergisi

Dönüşüm

“Zıtlıkları içeriyor. Ambiyans – çift anlamlık. Sanırım bu yazmanın bir özelliği. Gazete yazısında bile bununla uğraşıyorum. Yani ışıkla giriyorum, gölgeyle çıkıyorum. Mesela benim hikayem de çocuk bir figürandır. O çocuk camı kırıyor, başrolü kapıyor. Bu dönüşümler benim üslubumdur.”

Edebiyatı bir dönüşüm olarak kabul ettiğimizde, sanırım bunu en iyi uygulayan kalemlerin başında geliyor Aslı Erdoğan. Daha önce Kırmızı Pelerinli Kent, Bir Delinin Güncesi gibi kitapları yazan Erdoğan’la son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’nden cezaevi işkencelerine kadar bir sürü konudan konuştuk. Ayrıca uluslararası basında da öne çıkan Erdoğan, LİRE dergisi tarafından ‘geleceğin 50 yazarı’ arasında gösterilmişti.

‘Bilinmeyen’ Aslı Erdoğan için ne ifade ediyor?

Kırmızı Pelerinli Kent’te: “Adem tek bir şey uğruna terk etti. Adem sonsuzluğu terkettiği tek şeyin adına bilinmeyen der. Ölümsüzlüğü bile uğruna terk ettiği bir şeydir bilinmeyen…” gibi bir cümlem var.
Yazma sürecine bağlarsak, siz de bilinmeyene doğru mu gittiniz?
Aşina olandan yola çıkıyor yazar, oradan sonra nereye gideceğini çoğu zaman bilmiyor. Ya da şöyle diyeyim; Başını ve sonunu bildiğim bir yolculuk. Kırmızı Pelerinli Kentten örnek verecek olursak; bir hikaye yazmayı düşünüyordum. Bir pazar günü kadın dolaşır Viyol’un sokaklarında; gündelik düşünceler, gündelik kaygılar içinde. Sıra dışı hiçbir şeyin olmadığı bir gün, son üç cümlede bir soyguna girer ve ölür. Ben birden fazla soygun yaşadım. Bende kalan en net duygu buydu. Bütün gündelik akışın içinde, bir anda ölüveriyorsun. Onun saçmalığı ve imkansızlığı travmaya bile dönüşemeyecek kadar saçma bir deneyim. Kırmızı Pelerinli Kent bu imgeden doğdu. Her zamanki pazar yürüyüşünü yapan, nehir gibi akacak ve birazdan bitecek kadının hikayesi. Burada o soygunun şokunu yaşadım.


Peki başı ve sonu belli olan ama bu yolculukta bilinmeyenlerle, macera boyunca kendine bir hayat kuran, roman kurgusu ve örgüsü ise genelde soyut bir matrisler dizisi olarak karşımıza çıkıyor. Evrende enerji sürekli bir dönüşüm halinde. Sizin yazdıklarınız da sürekli bir dönüşüm halinde. Mesela IŞIK bizi çağırırken, oraya vardığımızda enerji ile karşılaşıyoruz…

Bu yazı dünyamın bir özelliği. Mesela Kırmızı Pelerinli Kent’in 52. sayfasında yazmak tanıklık mıdır sorusuna evet cevabını veriyor. 53. sayfada ise hayır cevabını veriyor. Ben olasılıklı yanıtları sıralıyorum.
Zıtlıkları da içeriyor. Ambivalans – çift anlamlık. Sanırım bu yazmanın bir özelliği. Gazete yazısında bile bununla uğraşıyorum. Yani ışıkla giriyorum, gölgeyle çıkıyorum. Mesela benim hikayemde çocuk bir figürandır. Camı kırıyor, başrolü kapıyor. Bu dönüşümler benim üslubumdur.

Fizik okuduğunuzdan da olabilir… Soyut ve analitik düşünceden ziyade hikayelerinizde üslup, bir labirent arayışı gibi… Yani mesela yazdığınız bir hikayenin son hali bir yap—bozun parçalarının doğru tamamlanmış son hali gibi. Oğuz Atay’da da bu vardı. Bu neden kaynaklanıyor?

Evet soyutlamaya meyilim fizikten olabilir.

Ama parçalı bir anlatım var?

Şöyle söyleyeyim; Kırmızı Pelerinli Kent’ten. Özgür’ün kalemi benim kalemim. Hikaye orada ikiye ayrıldı. Bir ben anlattım bir anlattı. Böylece birbirimiz tamamladık. Bazen çeliştik, bazen iç içe geçmeye başladık. Bir süreden sonra benim ve Özgür’ün üslubu ayrışmaz hale geldi. Buradan ben ve Özgür’ün aynı kişi olduğunu sonucunu çıkarabiliriz. Bu üslubu ilk kez orada kullandım. Yani ölüme yaklaştıkça anlatımın parçalanmasıydı bu.
Taş Bina’da ise o sesi iyice anonimleştirdim. Yani orada bir taş bina var. Oraya ölüm yaklaşıyor. Ölüm yaklaştıkça parçalanan bir ses var.
Benim kafamdaki kurgu bu. O taş binaya girince tek ses kalmayacak. Artık sesler çok olacak. Mesela orada hangisinin hangi hikayeyi anlattığı iyice kayboluyor. Kırmızı Pelerinli Kent’ten bir adım öteye gittim; kim neyi anlatıyor bilemezsin.
Nasıl diyeyim; bir ölen var, bir ele veren var, bir ele verilen var, bir sağ çıkan var ama bunlar kim? Çok net belli değil. Bir çocuk var bir deli var.
Bir sahne vardı kitapta, çıkardım onu. Orada her şey çok net görünüyordu. Bir kadın, saçını ören, gözaltında onu sevgilisini getiriyorlar. Orada tüm kahramanlar duvarın önünde duruyordu. Sonra dedim ‘ya niye böyle yapıyorum?’ ve hepsini dağıttım. Kadının rolü, adamın rolü, çocuğun rolü vs.
Orada bilinen tek şey; ölen biri var. Ölen de her birimizin bir parçasıdır. Bu hikayede ses sahibi aynı kişi olabilir. Ölen de, ele veren de, ele verilen de, çocuk da, deli de aynı kişi olabilir.
Demek istediğim hayat deneyimi ancak parçalanarak anlaşılır. Bir yanımızla ölürüz, öbür yanımızla sağ kalırız. İnsan olmak böyle bir şey; herkes bir yanıyla ölmüştür, bir yanıyla da katildir diye düşünüyorum.
Orada ortak bir ses var. Herkesin acısı var bir yanıyla?
Evet. Hikayeyi bir türlü tamamlayamıyoruz. O nedenle bıraktım. Hikaye kendini ele veriyor. O ölmesiydi. Hepimiz bir araya gelecektik. Taş Bina’dan çıkacaktık belki. Zaten diyor orada ‘’bir an dursak ve konuşsak Melek’i kurtaracaktık.” Hikaye tamamlanabilirdi ama olmadı. Bir kişi hikayesini anlatamadı.
Biz bir kişiyi son anına kadar dinleyebiliriz. Kurban, katilini bağışladı mı, bağışlamadı mı? Onu biz bilemiyoruz. Onu ancak hayal ederiz. Mutlaka anlatılamayan bir yan kalır. O yan en önemli yeridir diye düşünüyorum.
Her yazar roman yazarken bir nokta koyuyor.

Evet ama hayat bir nokta koymuyor. O hep devam ediyor. Noktayı göreceli olarak şuradan başlayıp, şuradan bitiriyoruz. O rastgele bir seçim. Ama hayat öyle değil. Hayat akıyor ve ondan sonra da akacak. Üzerinde en çok boğuştuğum şeyi anlatma deneyimin kendisi ve sınırları… Yani şiddetle birebir boğuşuyorum, yanlış olur. Ben şiddetle yansımalarımla boğuşuyorum. Bu da en başta anlatılmalıdır. Yani bir insan nasıl anlatılır? Ölümü, hayatı, kaybı… Başkasına nasıl anlatılır, kendisine nasıl anlatılır? Bu kafamı hep kurcalayan bir şey. Hayat nasıl anlatılır?

Peki sizce hayat nasıl anlatılır? Hayat nedir? Hem günümüzde hem içimizde ruhsal olarak hayat nasıldır? Siz ‘’Hayat karar vermektir. Basit ve yalın. Soluk al ve ver’’ diyorsunuz kitabınızda…
Evet ama o sorgucunun sesi. Vicdanımın sesi değil. Yani şöyle diyeyim. Hayatın sessizliğinde diye kitabım var. Kitabın başlığını bulamadım. Başlık koymakta çok zorlanıyorum. Bir arkadaş bana ‘’Aslı en çok hangi sözcüğü kullanmışsın, bakalım’’ dedi. Baktık. Hayat çıktı. Sonradan başlığını hayatın sessizliği koyduk.
Demek ki en çok kullandığımız kelime; en çok baş edemediğimiz kelimedir. Ama şık bir cevap vermem gerekirse, Kırmızı Pelerinli Kent’te özellikle Özgür için kullanılan bir cümle var. Hayatla uzlaşmadı ama onu kutsadı. Evet, ben hayatla barışmıyorum, onu sevemiyorum bir türlü zaten sevseydim hayat diye bir cümle de kurmazdım. Hayat ile ilgili çok tanımlamam var ama olumlu bir sorunsal değil. Kısacası benim karakterlerim, hayatla problemleri olan insanlardır. Barışık değiller. Yani insanı seviyorum diye bağıran biri, aslında insanları sevememekten şikayetçidir.
Baktığınız kadar görürsünüz hayatta, somut olanı görmek isterseniz onu görürsünüz. Soyut olanı görmek isterseniz onu görürsünüz.
Fotoğraf makinesi gibi çok geniş bakarsan ayrıntıyı göremezsin. Daralttıkça verimi görürsün diye düşünüyorum. Nereye bakmayı sen seçiyorsun.

Bir Delinin Güncesi… Sizce delilik nerede duruyor? Artık herkesin deli bir yanı var ama sizde nerede duruyor?

Gene kitaplarım üzerinden konuşayım. Bu kitabın(Taş Bina) ana kahramanı deli. Anlatıcıdan da daha önde. Kırmızı Pelerinli Kent’te her bölümde bir deli vardı. Ana diyalog deliyle geçer. Delinin güncesi biraz daha farklı. Oradaki kadın deli mi? Neden böyle bilmiyorum. Bilinçli bir seçim değildi. Sonuçta parçalanma üzerine yazıyorum, çalışıyorum. Bunu sonuna kadar başarmış insanlar, deliler ilgimi çekiyor. Delilerle aramda bir çekim var, oları izlerim, onlar beni izler. Onlarla bir iletişim kurabilirim.

Kabuk adama gelirsek… Orada hem kişi hem toplum var. Kabuk adamda bireysel olarak zaten acımız ve sancımız bizi içerden yontuyor. Birde orada sanki toplumda kabuklu ama kabuğuyla da yaralanıyor. Çünkü insanlar orada acısını bırakmak istemiyor. Mesela oradaki kadın kahraman…

Doğru doğru. Evet kabuk, adamın sıfatı. Ama kabuklu olan aslında kadın. Orada adam kadına göre daha çabuk kabuğunu kırıp dışarıya çıkıyor. Kadın, her ne kadar toplum normlarına şikayet etse de uyuyor. Kadın kabuğuna kıramadığı için üstünlüğünü o adama gösterecek. para verecek. Ya şık cevaplar verebilirim. İnsan ruhu yaralı bereli vs diyebilirim ama bunlar kendimi savunmak gibi olur.
Aslında yara önemli bir metafor ama bir yanıyla bu benim. Ben buyum. Benim ana konum yara. Sadece bir entelektüel seçim dersem yalan olur. Çünkü neyin yazıyorsanız O’sunuz.
Sizin edebiyatınız karanlıklara bakıyor. Biz bu konuyu çok önemli buluyoruz. Siz nasıl düşünüyorsunuz?
Ben de öyle düşünüyorum. İnsanın karanlık yanına bakmayacakta nereye bakacak edebiyat? Beni karamsarlıkla suçlayanların bana önerisi ne? İnsan basbayağı karanlık. İnsan zamanın bekçisidir.
Mesela işkenceyi anlatmadım diye işkence yok olmuyor. Ya da tecavüz anlatmıyor diye tecavüz de yok olmuyor. Tam tersi. Bunları anlatıp deştikçe bir yanıyla yok etme şansımız olabiliyor. Ya da anlama şansımız. Biz buyuz insan olarak. Yazmasam bile bu böyle. Bunu yazmamın bir suç olduğunu bile düşünüyorum. Yani işkence toplumunda yaşıyoruz ve işkence yazdıklarınıza sızmıyorsa her şeyden önce gerçeğe karşı suç işliyorsunuz.

Öykülerinizde dişil bir dil var. Daha çok depresif ve travmatik bir dil bu…

Ben de kendimi erkeksi bir yazar sanıyordum. Yani çok kadınsı bulunmadığımda oldu. Kırmızı Pelerinli Kent’te çift cinsiyetli bir dil var. Özgür’ün zaten ismi de öyle. Hem erkek hem kadın adı. Bazı betimlemeler var. Bazen erkek gözü bazen kadın gözüyle. Bu bilinçli bir seçimdi.
Dişil ya da eril dilden çok, kesin yargılar ve mücadele dilidir. Yani zafer diline inanmam. İnanmıyorum. Hayatta tek zafer sonuna kadar direnmek ya da yenilmemektir. Hiçbir savaşın galibi yoktur bence. Savaş benim için ölüler toplamıdır. Bu taraftan bu kadar, öbür taraftan bu kadar. Ve ardından gelen ağıtlar.

Bizim coğrafya ile ilgili bu. Mesela güney Afrika edebiyatı, işkenceye epey girer. Yani işkencedeki trajik yan çok daha derin işlendi Türkiye’ye göre. Latin Amerika’da kadın yazsın, erkek yazsın fark etmez ama bu yanıyla yüzleşirler. Biz biraz sığ kalıyoruz. Kendi trajedimize bakmaktan çok hoşlanmıyoruz. Türk solunda trajedi yaşadım diyemeyen binlerce insan var. Hepsi kahramanca işkence gördüm diye anlatıyorlar. Sen kahraman falan değilsin kabul et bunu. Büyük trajedi, keşke yapılmasaydı. Ama sen sana o işkenceyi yapan polisle aynı dili konuşuyorsun. Polis de böyle yaklaşıyor ‘’vay be çözülmedi, dayanıklı heriftir’’ diyor. Ama ben burada durmuyorum. Benim için korkunç. Buradaki zafer dili beni rahatsız ediyor. İşkencede konuşmadım diyerek bununla övünmek çok trajik aslında.
Fakat bir yanıyla da anlıyorum. Açlık grevindeki adamın yüzüncü gününde tepesine operasyon inecek. Sen trajedi yaşıyorsun demek onu çökertebilir. O adamın o dile ihtiyacı var. Kendi diline, mücadele diline ihtiyacı var. Ama bununda bir kurgu olduğunu eninde sonunda görmesi gerekir. Ben edebiyatı tam burada görüyorum. Mücadeleler bitiyor, 20—30 yıl geçiyor, insanlar hayatlarını sürdürüyorlar. İşkence çok eski bir deneyim olarak kalıyor.
Yani tufan geliyor geçiyor. Ondan sonra insanlar şurada ya da burada olan parçalarla hayatlarına devam ediyorlar. Pek çok U dönüşü yaparak devam ediyorlar. Çünkü o dil, yenilgi ya da yengi bir dil kurduğu zaman, bu U dönüşlerini anlayamazsın.

Yani edebiyat gri noktalarda mı dolanmalıdır?

Bence öyle. Hem kurbanı hem katili anlatmalı edebiyat. Mesela o Austcwitz toplama kamplarının tekinin komutanı ”ben kurbanım” der. Subayın biri, ağaca dayanmış bir mahkumu pat diye vuruyor. Sonra bu komutan gidip diyor ki ‘’o sana ne yaptı da vurdun’’ diyor. Subay da ”ne yapacaksın vurdum. ”diyor. Bence edebiyat buralarda dolanmalıdır.

Peki yazmak işkence ile hesaplaşma oluyor mu? Siz nasıl bakıyorsunuz?

Ben oturup işkence kitabı yazmadım ama işkence yazdıklarımda metafor olarak var. İşkencenin bilinmeyen bir tarafı da işkenceyi yapandır. İki hikayemi yayınlamadım. Biri katilin biri de tecavüzcünün ağzından konuştum. Çünkü bir yanıyla da yazamadım. Noktayı koyamadım. Oysa yazar olarak sınırımı aşıyorum, oralara giremiyorum. Hakikaten insan aşina olandan yola çıkar ve hiç yaşamadığım bir deneyimi de anlatamam.
Fransa’da 2006 da bir roman Booker Ödülünü aldı. Roman Nazi’yi anlattı. En başarılı Nazi portresi olarak bulundu. Derinlemesine anlattı adam. Tabi çok eleştirildi, neden Nazi?
Ben buna soyunmadım. Bu kitapta soyunmadım. İşkenceyi anlatmadım. İşkencecinin sesi yok. O benim hayatımda da yok. Bin Ladin’in dilinden roman yazmamam. Burada herkes kurban. Katilin kendisi de kurban. Herkes bir yanıyla kurbandır.
Mesela bir kadın anlattı. Maraş olaylarında Alevilerin evlerine baltayla girmediği için mutlu oldu kadın. Bana da sorsalar korkarım belki, ama katiller arasında olacağıma kurbanlar arasında olurum daha iyi. Ben kurbana daha yakınım. By Hüseyin Güneş-Maaz İbrahimoğlu

Arafta bir kadın \ Aslı Erdoğan

Aslı Erdoğan, kitabında hayata ’öteki’nin gözüyle bakmayı deniyor.”Çocukluğumdan beri yaşadığım bir şey aslında bu: Girememek, ait olamamak, dışarıda kalmak, köprüde olmak durumu, iki arada kalmak gibi… Kendime bir imge kursam, köprüden aşağıdaki ırmağa bakan biri olurdu. Her an atlayabilir. Ama arafta!

Sizlere bu kez, ’Yaşam’ın ’Öteki’ kıyısından seslenen birini tanıştırmak istiyorum: Aslı Erdoğan’ı. ’Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’ ismiyle kitaplaştırdığı denemelerinde, ağırlıklı olarak ’öteki’ kavramı üzerinde duran Erdoğan, birey olarak da samimi bir öteki. ’Yazmak bir yolculuktu benim için, hedefsiz bir yolculuk. Yollar, sokaklar ve insanlar. Hepsi birer anahtardı; ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum.” diyerek çıktığı yolculuğunda, derlediklerini kitaplaştıran Aslı Erdoğan aslında sıkı bir fizikçi de. Erdoğan’ı edebiyat ve fizik arasında bir tercih yapmaya, Rio de Janeiro Üniversitesi’nde çalıştığı iki uzun ve yorucu yıl zorlar: ”Ben fiziği çok seviyorum. 1991’de Rio’daydım ve çalışma şartları çok zordu. Orada insana yabancılaşmayı gördüm. Bilmem kaç kişilik bir deneyin bir parçası olmak. Gece gündüz, on altı saat, insanı insanlıktan çıkaran koşullar. Döndüğümde fizikten soğumuştum. O koşullarda çalışamayacağımı anladım. Kafayı yemiştim kelimenin tam anlamıyla. Geceleri uyuyamıyordum, günlerce uyuyamadığım oluyordu. 1994’te ilk romanım Kabuk Adam çıktıktan sonra yol ayrımına geldim: Ya edebiyat ya fizik. İkisini birden taşıyamayacağımı anladım.”

Hep araftaydım
Aslı Erdoğan, hayata ’negatif’inden bakan bir yazar. Çoğu zaman eleştirildiğini de ekliyor, bu bakışının. Özellikle dört kez ölüm tehsi atlattığı Rio, onun belleğinde derin izler bırakmış. Belki de ’Yaşam’a ’Öteki’ penceresinden bakması da bundan: ”Gazetede ’Yaşam’ sayfasında ’Öteki’ diye bir köşede yazıyor olmam çok ironik tabii. Özellikle öteki teması olunca. Ölüm temasına da girmek zorundasın. Tamamen çelişiyor sayfayla. Hakkında yazdığım insanların bir kısmı öldüler. Bu da acı aslında. Çocukluğumdan beri yaşadığım bir şey aslında bu: Girememek, ait olamamak, dışarıda kalmak, köprüde olmak durumu, iki arada kalmak gibi… Kendime bir imge kursam, köprüden aşağıdaki ırmağa bakan biri olurdu. Her an atlayabilir. Ama arafta. ”

Kadınlık, zenciliktir
Ezen—ezilen zincirinde, kadının doğal yerinin ezilen olduğunu söylerken, kadın yazarın da otomatik olarak böyle bir sınıflandırmanın esiri olduğunu düşünüyor. Erdoğan, kadın imgesinin erkekler tarafından oluşturulduğu üzerinde duruyor: ”Kadının erkeklerin yarattığı bir imge olduğunu düşünüyorum. Gerçek kadın ile yaratılan kadın imgesi çoğu zaman örtüşmüyor. Özne olarak yok. Birçok ezen—ezilen ilişkisinin bir parçası olarak görüyorum kadını. Kadınlık öyle bir şeydir ki zenciliktir. Yani erkekler her an ve her yerde erkek olarak davranmak zorunda değiller. Belki bizim toplumda erkekler için de bu ağırlığını hissettiren bir durum ama. Onlar yazar olabiliyorlar, işadamı onlar… Oysa bir kadın yazdığı andan itibaren ’kadın yazar’dır. Sürekli o da var tabii üzerimizde.”

İktidarın ’köşe’leri
Türkiye’de köşe yazarlığının kavram olarak iktidar ile oldukça yakın durduğunu söylüyor. Çünkü, her köşe yazarı, mutlak doğruyu söylediği, en doğruyu kendisinin bildiği havasında. O ise iktidar kavramından uzak durmayı yeğliyor: ”Ben iktidar kavramına her zaman mesafeli durmuşumdur. Köşe yazarlığı da bir iktidardır. Ben köşe yazarlığına başlarken, üst başlık olarak ’Öteki’ ismini seçtiğimde, bu iktidarı nasıl reddedebilirim diye düşünüyordum. Kendim bir iktidar olmamayı nasıl becerebilirim diye düşündüm. Ve onun için de dili bu düşünceme dönük oluşturdum. Bu benim bilinçli bir tercihimdi.”

Rio, cehennemdi!
Rio’da ölümün sıradan bir şey olduğunu söylerken, bu kentin, kitaplarına yansımasını ise şöyle aktarıyor, Aslı Erdoğan: ”Özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te bir cehennem olarak anlatılır Rio. Ve kadınlar, cehenneme bakarken saçlarım tutuştu, der. Ama duramaz. Daha derine, daha derine gitmek ister ki, son noktası ölümdür. Ve aslında köşe yazılarım da o temadan etkilendi. Hep bir cehenneme bakış, karanlığa bakış, bir arayış hakim oldu bende. Ama ben kendimi, cehenneme bakarken yüzü, gözü, saçı, burnu falan tutuşmuş olarak görüyorum. Ve bu yanım da eleştiriliyor. Hiç güzellikler, umut yok mu diye! Ama ben yazıyı hep böyle gördüm. Yazıyı da, sanatı da. Bütün bu korkunçlukların üzerine giden.”
Aslı Erdoğan, yazıda geldiği noktanın yazarlığı bırakmasını telkin ettiğini söylüyor ve ekliyor: ”Çok net anladım ki yazı ayrı bir şey, yazarlık ayrı bir şey. Yazarlığıma yaptığım yatırım yazımdan mutlaka çalıyor. Yazarlık için yaptığım şeyler, mutlaka bir sonraki kitaptan çalıyor. Ama yazıya bir kutsaliyet atfediyorum. O haliyle korumak istiyorum.”
Erdoğan’ın yazıyla açıldığı serüven şimdilik araftan geçse de bizi hayatın orijininde buluşturacak gibi. Dolayısıyla, ’Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’ sorusunun cevabını da birlikte bulacağız. By Hüseyin Sorgun