Oratorio pour une victime de la torture

Avec Le Batıment de pıerre , la turque Aslı Erdoğan ımagıne , dans une langue crue et poetıque , I’horreur vecue parun proche dans une prıson de son pays.

Aslı Erdoğan a 30 ans lorsque , en 1996 , elle abondonne une prometteuse carrıere de physıcıenne pour se consacrer a l’ecrıture. Sıx courts romans – a peıne 500 pages en tout – ımmedıatement salues par la crıtıque et les lecteurs de son pays , la turque , puıs traduıts dans une dızaıne de langues. Mılıtante des droıts de I’homme et des mınorıtes – armenıenne et kurde surtout – elle est consıderee comme I’une des grandes voıx rebelles de la prose turque , elle vıt aujourd’huıen Autrıche ou elle s’est exıle pour fuır un ıncessant harcelement polıcıer. Vıctıme d’un vıol , la colonne vertebrale blesse par un coup de matraque lors d’une manıfestatıon elle soufttre d’une douleur chronıque quı ne lul laısse pas de repıt.

La douleur physıque et la peur qu’elle engendre . Aslı Erdoğan les connaıt donc ıntımement et elle saıt les mots pour les dıre : Rıen n’est aussı terrıble qu’on le craınt dısalent ceux qul , connaıssant mal la nature huamıne , se fıguralent que la souffrance avaıt un debut et une fın… Ceux quı n’ont surplompe que des gouffres famılıers et n’ont jamaıs ete emportes dans I’ın termınable sarabande de la peur. Cette douleur – la , theme recurrent de son ceuvre , touche a son acme dans son houveau lıvre , Le Batıment de pıerre. Le corps soumıs a la torture en est I’effroyable propos. I’ entreprıse lıtteraıre est perılleuse C’est un defı lance au pouvoır de I’ecrıture. Face a la dıslocatıon du langage que la torture produıt; prıvant I’homme de parole , la reduısant a das crıs et a des sons ınformes. Ce quı parlaıt en luı , c’etaıt le lan –

C’est un defı lance au pouvoır de l’ecrıture face a la dıslocatıon du langage que la torture produıt

Gage des blussures , la la solıtude des marches , des rues des chalıts desertes , les hıstorıes ou nul ne passe… c’etaıt le langage des mots arraches au mutısme , dans le halo d’un sılence ınfranchıssable et retournes au sılence , mots que nul n’entend nı ne desıre , ecrıt – elle.

D’emblee , on saıt. Voıcı un texte dıcte par la plus strıcte necessıte , a la foıs polıtıque et personelle , Aslı Erdoğan prete ses yeux et sa voıx a l’un de ses proches , dısparu depuıs plus de dıx ans et dont elle est convaıncue qu’ıl est mort sous la torture. Le Batıment de pıerre est le recıd hallucıne de son calvaıre dans cette prıson ou sont emmures opposant polıtıques , mılıtants et gosses des rues , voleurs er petıts delınquants. C’est un recıt eclate , construıt comme un oratorıo dont on entendraıt les solıstes et le chceur sans toujours claırement les ıdentıfıer , sans aucune descrıptıon , jamaıs , de sevıces corporels. De paragraphe en paragraphe le narrateur change , maıs la voıx reste la meme; fussıonnat celles du mort et du survıvant , du bourreau et de la vıctıme , celles de I’homme devenu fou et de I’enfant quı resıste .

Le corps et la douleur ont leur propre langage que j’aı essaye de capter a leur nıveau le plus spırıtuel , explıque Aslı Erdoğan au Monde des lıvres. Je ne pense pas que la lıtterature puısse ou doıve penetrer dans la chambre de torture . Et puıs , jen’al jamaıs su raconter une hıstorıe , la metaphore est ma sıgnature .

Porte par une ecrıture rarement ren contree , allıage de brutalıte , de crudıte et de poesıe , Le Batıment de pıerre est un alcool fort que l’on ansorbed’un traıt , Chahutes entre nausee et ravıssement , abattement et vıtalıte un texte quı donne a penser autant qu’a eprouver . commele le faıt la grande poesıe. By Eglal Errera, Le Monde

“Ben çapulculuğu çok sevdim, hayattaki rolümü burada buldum!”

“Sözcükler bir cinayet aracıdır,” diyor Aslı Erdoğan. “Hayat kurtarıp hayat söndürebildiğini bilmelisin. Bilmiyorsan yazar olmamalısın. Benim de dilim sivridir ama hiç cinayet işlemeyi seçmedim.”

İlki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen – Sınırda Sözcükler Ödülü”nü alan Aslı Erdoğan ülkesinde neden ödülleriyle değil de sağlık sorunları gibi haberlerle öne çıktığını anlayamadığını söylüyor. Jürisi İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenler aynı zamanda PEN Genel Sekreteri Eugene Schoulgin ve İsveççe yazan Kürt yazar Mustafa Can’dan oluşan bu ödülü kazanan Erdoğan, “Türkiye’de tanıdığın olması çok önemli. Eğer bir tanıdığın yoksa Nobel’i bile alsan seni gazete sayfalarında göremeyebilirler,” diyor.

“Sınırda Sözcükler Ödülü”yle başlayalım. Bu ödülün sizin için anlamı nedir?

Ödül aldığım zaman küçük de olsa bir yaranın kapandığını hissediyorum açıkçası. İnsan bir şeyler yazdığı zaman haliyle geri dönüş bekliyor. Herhangi bir işi yapan insan bekler bunu; fırıncıysan çıkardığın ekmeğin iyi olmasını ve insanların o ekmek hakkında sana iyi geri dönüşler yapmasını beklersin. Bizimki de böyle bir şey işte. Ödül bir şekilde iyi hissettiriyor. Özellikle yurt dışından gelen ödüller en güvendiğim geri dönüşlerden biri benim için. Yurt dışından gelen ödüllerin önemi, beni kişi olarak tanımayan insanlardan oluşan jürilerin değerlendiriyor olması. Sadece ve sadece kitaplarım üzerinden değerlendirilmek önemli. İnsan kendi ülkesinde binlerce önyargıyla karşılaşıyor çünkü. Yazarsan, hele de bir kadın yazarsan bu önyargıyı kırman çok zor oluyor. Ödül birinin bana kolye hediye etmesi gibi bir şey. İyi bir his uyandırıyor. Onu sürekli yanımda taşıyorum ama daha iyi yazmaya teşvik eden sihirli bir cisim olmadığının da farkındayım. İyi hissettiriyor, hayata birkaç gün daha tutunuyorsunuz ama derin acınız devam ediyor, hayatla olan o kapanmayan yaranıza biraz merhem sürmüşsünüz gibi bir şey ödüller aslında, daha fazlası değil.

Kazandığınız “Sınırda Sözcükler Ödülü” nün bir önemi de ilk defa veriliyor olması. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk defa verilen bir ödülü almak ve dahası güçlü rakipler arasından almak tabii ki çok iyi hissettirdi bana. Dünyanın önde gelen yazarlarından Neval Al Saddavi ve Slavenka Drakulic aday gösterilmişti. Onlar arasından aldım bu ödülü. Ödülü kazandığımı duyunca şaşırdım açıkçası. Hiç beklemiyordum. Aslında İskandinav ülkelerinde epeyce tanınıyorum, Almanya’da sevilirim ama dünya starı olmadığımın da farkındayım. Dolayısıyla bu ödül bende bir şaşkınlık yaratmadı değil.

‘Norveç’te Kafka ve Joyce’la kıyaslandım’

En çok İskandinav ülkelerinde tanındığınızı söylediniz. Özellikle o ülkelerde çok iyi tanınmanızın sebebi nedir peki?

Açıkçası hiçbir fikrim yok. Kırmızı Pelerinli Kent, İsveç’te inanılmaz olumlu tepkilerle karşılandı. Norveç’te Kafka ve Joyce’la kıyaslandım. Yine bu ülkede Edebiyatın Omuriliği diye adlandırılan bir seride ilk 20 yazarın arasında seçildim, listede 13. sırada yer aldım. Bu ödüller ve bu ilgi kolay kazanılan bir şey değil. Kolay beğenmeyen, burnundan kıl aldırmayan bu ülkelerde böyle bir ödüle layık görülmek, böyle önemli sıralamalara girmek tabii ki güzel bir şey benim için. Ama Türkiye’de hâlâ bana önyargıyla yaklaşıp burun kıvıranlar var. İşte bunu anlamıyorum.
Ben de bunu sormak istiyordum açıkçası. Kitaplarınız 11 dile çevrildi. Ödülleriniz var ve yurtdışında oldukça saygı gören bir yazarsınız. Fakat Türkiye’ye gelince işler biraz değişiyor. Burada sanki sizi saklamaya çalışıyorlar. Sizce bunun nedeni nedir?
Bunu ben de çözemiyorum açıkçası. İsveç’te, Norveç’te de böyle başlıyorlar röportajlara. Bu sanırım binlerce yıllık ataerkil bir döngünün sonucu. Kadın yazar olmak Yunanistan’da farklı, İsveç’te farklı, Türkiye’de farkı bir durum. Her birinin arasında derece farklılıkları var. Kadın yazarları hâlâ farklı kıstaslarla değerlendiriyorlar. Bu da bunun bir sonucu sanırım. O hep nefret ettiğim “Sevdiğiniz ilk 20 kitap?” sorularının yanıtlarına bakın. O listelerde kadın yazar bulabilmeniz çok zordur. Bir kadın yazar bulabiliyorsan ya yeni ölmüştür ya da popüler olduğundan yazılmak zorundadır. Böyle sorularda açığa çıkıyor işte durum. Bir de şu durum var tabii ki, Türkiye’de tanıdığın olması çok önemli. Eğer bir tanıdığın yoksa Nobel’i bile alsan seni gazete sayfalarında göremeyebilirler.

“Her erkek bir TOMA aslında…”

Erkek egemen edebiyat dünyası sizce sürekliliğini koruyor mu?

Bence kesinlikle koruyor. Sadece biçimi ve derinliği değişiyor ama bir kadın yazarla erkek yazarın günümüzde aynı algılandığını düşünmüyorum.

Kadın yazar kavramı aslında başlı başına bir gariplik barındırmıyor mu içinde?

Evet, tabii ki barındırıyor. Yazar demek yerine “kadın yazar” demek bile yazar sözcüğünün erkeğin egemenliği altında olduğunun bir kanıtı aslında. “Kadın yazar ama erkek gibi yazmış” diye konuşan yüzlerce yazar, eleştirmen görebilirsin etrafta.

Kadın yazar olmak başka ülkelerde de Türkiye’deki kadar zor mu peki?

Tabii ki benim söylediklerim kendi deneyimlerime dayanan sübjektif yorumlar. Şurada 12 senedir başka yazarlarla fikir alışverişinde bulunuyorum. Benim gördüğüm, dünyada da devam ettiği ama Türkiye’nin en kötülerden biri olduğunu söyleyebilirim. Kadın erkek ayrımcılığının en şiddetli yaşandığı ülkelerden biri Türkiye. Edebiyatta da böyle. Ülkede en önemsiz konularda bile ayrımcılık yaşanırken edebiyatta olmaması düşünülemez tabii ki. Mesela sokakta yürümek bile bir direniş ülkemizde. Benim ilk direnişim gece sokağa çıkmak için oldu mesela. Beyoğlu’nda gece sokağa çıkmak için büyük mücadeleler vermek ne komik geliyor değil mi insana. Ama böyle işte. Yaşam şeklinde başlar baskı ve edebiyata kadar gider bir şekilde. Gezi’de gördük işte. Biz kadınların TOMA’ların önüne böyle cesurca dikilebilmesinin sebebi zaten hep TOMA’larla karşı karşıya olmamız. Her erkek bir TOMA aslında.

Peki kadın olmak? Yazarlıktan bağımsız bir şekilde kadın olmak nasıl bir şey Türkiye’de?

Biraz önce dile getirdim aslında. Gece sokağa çıkmak bile bir dert. Gece yürümeyi çok severim ben. Rio gibi çok tehli şehirlerde bile yaptım bu yürüyüşleri. Yazarlığım da en çok yaptığım gece yürüyüşlerinden beslenir. Artık bu yürüyüşleri İstanbul’da yapamıyorum. İnadına inadına yapmaya çalışıyorum ama çok rahatsız oluyor ve vazgeçiyorum. Sırf kadın olduğum için oluyor bunlar. “Bu kadar küfür hakaret duymak için mi evden sokağa çıktım” diye düşünüyor insan ve mutsuz oluyor. İnsan olmak zor Türkiye’de, kadın olmak çok daha zor.

“Harap haldeydim, topallıyordum, korkmuştum…”

Bildiğim kadarıyla başınıza bu yürüyüşlerden birinde kötü bir olay da geldi…

Evet, beni en çok korkutan olaylardan biriyle İstanbul’da karşılaştım. Bir pazar gecesi yürüyüşe çıktım ve beni izlemeye başladılar. Peşime iki adam takıldı. Bir süre emin olmak için yürüdüm. Emin olunca eve dönmeyip tanık bırakmak istedim çünkü bana inanmayacaklarını düşündüm. O yüzden Taksim’e yürümek mantıklı geldi. Kalabalık ya, “Bir sürü tanık olur” diyegeçirdim aklımdan. O iki adam beni tam 2,5 saat izledi. Cep telefonum da yoktu yanımda, o yüzden kimseyi arayamadım. Bir süre önce çalınmıştı. Önceki günler Gezi’de yaralanmıştım, topallıyordum. “Divan’a doğru gideyim” dedim, sonuçta orada bir sürü polis vardı. Sonra bir ara beni takip edenlerle göz göze geldik. Bana doğru gelmeye başladıklarını, yaklaştıklarını fark ettim. Peşimde adamlar, önümde yüzlerce polis vardı. Ben polislere takip edildiğimi haykırdıkça, onlar güldüler. Harap haldeydim, topallıyordum, korkmuştum. Yanık bacağımla ara sokaklara girmeyi başardım ve izimi kaybettirdim. Aslı Erdoğan’ın Türkiye’de düştüğü en kötü anlardan biriydi bu durum.

Türkiye’de kadın yazar olmak zor ama politik bir yazar olmak da zor. Kadın politik yazar olarak en zor zamanlar sizin için hangisiydi?

Ne kadar politik bir yazarım o da tartışılır. İnsanlar İsveç’te politik bir yazar olduğumu duyunca şaşırıyorlar. Orada varoluşçu bir yazar olarak tanınıyorum. Türkiye’de edebiyattan çok köşe yazolarımdan kaynaklı politik bir yazar olarak tanındım. Politik bir yazar olmak bazen insanı kahraman, vezir yapıyor, bazen de rezil… Ben o ikinci grupta kaldım hep. Belli bir dönemde bir gazetede yazdığım köşe yazılarının bedelini hâlâ ödüyorum ne yazık ki, ödetmeye çalıyorlar bir şekilde. Politik bir yazarın bir sorumluluğu olması gerekir. Neden bahsedersen bahset bir kişiyi bile kırmamak için yazılarını sorumluluk çerçevesinde yazmalısın. Sözcükler birer cinayet aracıdır, onlarla hayat kurtarıp hayat söndürebildiğini bilmelisin. Bilmiyorsan yazar olmamalısın. Hakkında konuştuğun insan ölmüş olsa da ona karşı sorumluluk duyman gerekir. Bazı yazarları duyuyorum, kadınlar hakkında, kadın yazarlar hakkında ağza alınmayacak laflar ediyorlar. Yazar sıfatıyla bu kadar kolay cinayet işlememelisin. Benim de dilim sivridir ama hiç cinayet işlemeyi seçmedim. Yazarların kendine özgü bir sorumluluğu olması lazım. Ben politik yazılarımda insanların kılını bile incitmek istemedim. Bu insanlar kim olursa olsun; tamamen karşıt görüşte olanları bile. Ama karşılığında aldığım cevaplar aynı sorumluluğu taşıyan inanlardan gelmedi ne yazık ki. Özellikle köşe yazılarımdan sonra acımasızca eleştiriler aldım sürekli. Bir tarafta Kafka ile eş tutuluyorsunuz, diğer tarafta hakkınızda ağza alınmayacak şekilde kötü yazılarla karşılaşıyorsunuz. İşte Türkiye’de politik bir yazar olmanın sonucu. Ben delirmeyim de kim delirsin şimdi? Kadın yazarsan belli birtakım rolleri oynayacaksın. Cadı ya da cazgır olacaksın. Onu olamadın mı, o zaman sevimli, iyi kız olman gerekir. O da mı olmadı, o zaman iktidarla iyi ilişkide bir yazar ol, iyi eş ol. Bunlar dışında çok fazla seçenek yok. Hem cazgır değilsin, hem güçlü tanıdıkların yok hem de iki laf edip insanları yaralamıyorsun… O zaman insanı bitiriyorlar işte.

Avusturya’da kötü bir dönem geçirdiniz. Özellikle hastanede yaşadıklarınız bir süre medyada yer aldı. Bunun hakkında konuşmak ister misiniz?

Onu ben de anlamadım aslında. Arkasında bir dolap olabileceğini düşünmekten başka bir şey gelmedi aklıma. Avusturya’da ciddi bir işkenceye maruz kaldım. Hastanede çok kötü günler geçirdim. Perişan haldeydim. Sağlık sorunlarım vardı. Hastane çalışanları tarafından çok kötü muamele gördüm. Kurumsal ırkçılıkla karşı karşıya kaldım. Cidden insanın başına gelen en kötü hadiselerden birisiymiş bu. O günler hayatımın en zor günleriydi. Hastane, olayı kapatmaya çalıştı. Bana yaptıkları inanılmazdı. Defalarca özür dilediler. Ne istesem vereceklerdi. Ama ne isteyebilirdim ki? 10 bin dolar istesem ne değişecekti? Hayatımda kimseye dava açmadım ben. İlke mi, korkaklık mı bilemiyorum ama sevmiyorum mahkemeleri, olay bu. Adalet denilen kuruma hiç inanmıyorum. Özür dilediler, ben de konuyu kapattım. Olay kapandı. O özür bir şekilde bana yetti.

“Bu başıma iş açar mı bilmiyorum ama Gezi’de övünülecek bir şey yaptık…”

Peki sizin de neredeyse her gün katıldığınız Gezi direnişi hakkında ne söylemek istersiniz? Sizce de geç kalan bir aydınlanma mıydı bu?

Çok iddialı cümleler kullanmak için erken. Son iki yıl yoktum. İki yıl körüm demektir bu. Sistematik bir şiddet uygulandığını ve artarak devam ettiğini biliyorum. Bu şiddetin bir patlama yaratacağını sezmiştim. Ama bu kadar güçlü olacağını düşünmemiştim. Ne de olsa şiddet görünce boyun eğmeyi tercih eden bir toplumuz biz. Böyle bir başkaldırış beklemiyordum. Hayran kaldığımı söylemek zorundayım. Yan yana duramayacak insanların yirmi gün boyunca birlikte hareket ettiklerini gördüm. Ama dediğim gibi bu duruma ne kadar bel bağlamalı işte onu bilemiyorum. Yıllar önce “Polis devleti oluyoruz” demiştim, herkes itiraz etmişti. Şimdi iki taraf da benimle aynı şeyi düşünüyor. 12 Eylül gibi bir dönem yaşıyoruz aslında. İnsanların oldukça komik iddialarla hapse atıldığı bir dönem bu. Bir gizli tanık sizi ömür boyu hapse yollayabilir. Korkunç bir diktatörlüğe gittiğimizi gördü insanlar. Buna bir tepkiydi aslında olanlar. Ciddi bir ötekileştirmenin olduğunu fark ettiler. Bence hayran olunası büyük bir iş oldu. Bir baş kaldırıydı. Bu, başıma iş açar mı bilmiyorum ama övünülecek bir şey yaptık. Tam teçhizatlı binlerce polisin karşısına sütlerle, sirkelerle dikilmek yürek ister. Şiddet uygulamadığımızı da hatırlatmak lazım. Dergilere, gazetelere çıkan o sapanlı yaşlı kadını da hapse atacak kadar zorba bir adalet sistemimiz varmış demek.

Hayatla bir derdi olanlar mı yazar, Bukowski’nin dediği gibi?

Neden yazıyorum sorusu andan ana, zamandan zamana değişebilir benim için. Belki de her yazarın ortak travmaları vardır. Bir şair muhteşem bir dizeyi niye yazdığını bilemez, bunun psikolojide de bir açıklaması yokur. Belki de bilemediği için zaten o dize dizedir. Mutlaka içerde bir kırılma, kapanmayan bir yara vardır. Her insanda vardır ama yazar o yarayı konuşturabiliyor işte. Yoksa hayatla derdi olmayan mı var? Hayatın da bizle derdi var bence. Hayat başlı başına bir dert. Niye kendi hikayemizi anlatarak tepki veriyoruz? Aslında bu benim Kırmızı Pelerinli Kent’te boğuştuğum bir konu. İnsan neden kendi hikayesini anlatır? Ölümlü olduğunun bilincindedir çünkü. Benim bulabildiğim tek yanıt bu. Kimi yazarlar güç için yazıyorlar. Kimileri toplumsal bir kimlik edinmek için, kimisi zevk aldığı için, bir diğeri gerçeklikten kaçış yakaladığı için… Şu anki edebiyat dünyasında bence hikaye anlatıcısına doğru bir kayış var. Tarihi roman olsun, polisiye olsun, edebiyat daha oyalayıcı bir şeye dönüştü sanırım.

Yakın zamanda çıkacak bir projeniz var mı?

Şu an bitmiş hikayeler, kısa yazılar var. Bir de hem Avusturya’da yaşadıklarımın, hem de Gezi olaylarının yatışmasını bekledim. Çünkü ilginç bir coğrafyada yaşıyoruz. Kitap çıkaracağım için reklam yapmaya çalıştığımı söyleyebilirlerdi. O yüzden yavaş hareket ediyorum. Açıkçası ben çapulculuğu çok sevdim. Hayattaki rolümü buldum sanırım. Ne gerek var evde otur, yazı yaz. Sokağa çıkmak daha güzel. İyi hissettiriyor. Demek ki bir eylemci ruhu varmış bende. By Göktuğ Canbaba

Korkudan daha kötü bir cezaevi yoktur

Tahta Kuşlar adlı öyküsü, Deustche Welle Ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Fransızca ve Norveççe’ye çevrilerek Astes Sud tarafından yayınlandı, Gyldendal Yayınları’nın ”Marg” (Omurilik) Serisi’ne seçildi. Şu anda beş dile çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, ”Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterildi. Geçtiğimiz günlerde, ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü” Türkiye’den bir yazara, Aslı Erdoğan’a verildi. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreterinin de katıldığı jüri, Aslı Erdoğan’ı romanlarının yanı sıra, köşe yazılarındaki politik duruşu ve ahlaki adanmışlığı nedeniyle ödüle değer bulduğunu açıkladı. Norveçli kadınların seçme ve seçilme hakkını elde edişinin 100. Yılı adına konan bu ödülün, yapıtları ve görüşleri yüzünden baskılara maruz kalan, kadın olmanın dışlanmışlığını yaşayan bir yazara ya da şaire verilmesi kararlaştırıldı. 

Korkudan daha kötü bir cezaevi yoktur. “Aslı Erdoğan”

Hayatı yeniden yazan bir kadın

Uluslararası bir edebiyat ödülü daha verilen Aslı Erdoğan, ‘Dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha barbarca’ diyor

‘Ord i Grenseland Prisen Ödülü’ne layık görülen yazar Aslı Erdoğan, Türkiye edebiyat ortamından neden dışlandığını anlattı. Erdoğan, “Bir tür kast sisteminin bir üyesi hiç olmadım. Dünya edebiyat çevreleri neden dışlandığımı artık görüyor” diyor.

Viktorya çağından günümüze kadar uzanan edebiyat mecellesi kadın yazarlara düşmandır. Bu öyle bir düşmanlıktır ki, edebiyatçı kadınlar, sadece erkek gibi olduklarında edebiyat camiasından saygı görürler. Freud’un yarattığı cins mitlerinin etkisiyle de biçimlenen bu mecelle, erkeği insan, kadını ise öteki olarak gören bir kültür yaratarak, kadının kadın olarak bir sanatçı olabileceği gerçeğini yok saymıştır. Bu mit aptal maço yazarlar tarafından da onaylanarak, edebiyat dünyasına hakim kılınmıştır. Kadın ya anne olur, ya cinsel objedir ya da kadınlığından soyunarak erkek gibi yazan bir yazar olur. Hem kadın, hem yazar olunamaz. Bunun aksini yaşayan kadın yazarlar ise her zaman dışlanmışlar ve büyük bir yalnızlığın içine tıkılmışlardır. Edebiyat mecellesinin bu kadın düşmanı tutumuna rağmen, günümüzde kadın edebiyatçılar hayatı yeniden yazıyorlar. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreteri’nin de katıldığı jüri tarafından ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü”nü alan Aslı Erdoğan da hayatı yeniden yazan bir yazar. Ödülünü sokaklarda savaşan bütün kadınlara adayan Erdoğan ile Türkiye’deki edebiyat camiasını, kadın yazarların dışlanmışlığını ve Aslı’nın bundan sonra neler yazacağını konuştuk.

Önemli bir ödül aldınız, önce istersen ödülden başlayalım. Ödülün size verildiğini öğrendiğinizde neler hissettiniz?

18 ay yurtdışındaydım, hastalığım nedeniyle tedavi olduğum, zor koşullar nedeniyle de sağ kalmaya çalıştığım bir dönem geçirdim. Edebiyattı, ödüldü, böyle şeyler başka bir alemde kalmıştı. Bana bu yılın başlarında Norveç’ten yazıyorlardı, “Böyle bir festival var, katılır mısın? Bir de ödül koyacağız” diye. Ben hiç üstüme alınmadım, ödülü bana vereceklerin hiç düşünmedim. ‘Katılır mısınız?’ diye sordular, festivale katılacağımı söyledim. Daha sonra Gezi olayları başlayınca pek e—maillerime de bakamadım. Meğerse ısrarla bana ulaşmaya çalışıyorlarmış. En sonunda bana ulaştılar. Bu vesile ile ödülün bana verildiğini öğrendim. Herhalde yanlış duydum diye düşündüm. Türkiye’de yaşadığım dışlanmanın da bir etkisi ile garip bir kötümserliğim oluştu. Son ana kadar buna inanmayayım dedim. Ödülü elime alana kadar da inanmadım. Çünkü bir kere uluslararası bir ödülümü Türk jürisinin bastırması üzerine geri almışlardı.

Önemli bir ödül almanız Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve basında pek yankı yaratmadı, bunu neye bağlıyorsunuz?

Evet. Pek etki uyandırmadı. Başka biri almış olsaydı, elbette çok konuşulurdu. Bana karşı bu dışlayıcı tutum epeydir var. Bu yeni başlamış bir tutum değil. 2003’teki linç kampanyasını da bunun bir parçası sayabiliriz. Benimle ilgili sessizlik köşe yazarlığım döneminde başladı. Bana karşı bu tutum elbette bir yanıyla da politik duruşumla ilgili. Benim köşe yazarlığım ve yazdığım yazılar olmasaydı, el bebek gül bebek el üstünde tutulacağım kesindi. Ama sadece bana yönelik bu tutum benim politik tutumumu da açıklamıyor, çünkü benden çok daha keskin o kadar çok yazar var ki, hatta ben politik bir çıkış yaptığımda müstehzi bir gülüşle bile karşılanabiliyor, işte ‘sen kimsin ki politika konuşuyorsun’ gibi. Bu da kadın yazar olmanın bir parçası sanırım. Tamam ben de Robert Koleji’nde okudum ama, ben onların hayatını yaşamıyorum, bir tür kast sisteminin, entelijensiyanın bir üyesi hiç olmadım. Neden bana dışlayıcı davranıyorlar, bunu bütün dünya edebiyat çevreleri de görüyor artık.

Peki Türkiye’de nasıl bir edebiyat ortamı var ki, gerçekten kalemi güçlü olan senin gibi bir yazar dışlanıyor, görmezden geliniyor? Türkiye’deki edebiyat ortamını nasıl tanımlıyorsun?

Şimdi, kimseye haksızlık etmek istemen. Yazarlığımın ilk başlarında çok destek aldım. Destek dediğim de kitaplarımı okudular ve eleştirmenler kitaplarım hakkında yazdılar. Yani tamamen dışlandım desem doğru olmaz. Bir süre sonra başladı bu. Ödül de verdiler ama sanki bir süre sonra “aman uzağımızda dur” gibi davranmaya başladılar. Herhalde işin bir boyutu eş—dost ilişkileri, belli cemaatler, o cemaatlere dahil olmamak, yani sanırım ben yazdıklarımla, söylediklerimle bir şekilde edebiyat dünyasını ciddi rahatsız ediyorum. Ne zaman, ne desem birileri üzerine alınıp, selamı sabahı kesiyor. Hiç de anlamıyorum, çünkü isim vererek birini eleştirdiğim, bir şey yaptığım da yok. O kadar dışardayım ki bunu anlamıyorum, insanlarla bir alıp vermediğim de yok. Belki sorun şu, fazla yumuşak başlı, fazla iyi niyetli, fazla açık oluşum. Ama edebiyat camiasının bu kadar sübjektif, bu kadar eş—dost çıkar üzerine kurulu oluşu beni gerçekten rahatsız ediyor ve Türkiye’de edebiyat camiası kendi sonunu hazırlıyor. Geliyor işte sonu. Küçük küçük çıkışlar dışında Türkiye edebiyatı, bir türlü gelmesi gerektiği yere gelemiyor dünyada. Çok sağlam yazarlar, şairler çıkarıyoruz, ama bir Türkiye edebiyatı olarak dünyada var olamıyoruz. Sürekli birbirimiz itip kakmakla meşgulüz.

Peki, böyle bir edebiyat ortamı içinde kadın yazar olmak senin için ne ifade ediyor? Dünya edebiyatında da kadın yazarlara karşı yaygın olumsuz bir kanı var. Sen de dışlanmışlık yaşadığını dile getiriyorsun. Böyle bir dünya içinde kendini nasıl hissediyorsun?

Öncelikle şunu belirteyim; kadınların edebiyata girişi çok geç olmuştur. Edebiyat erkeklerin tekelindeydi, uzun bir süre. Daha 100 yıl önce kadınlar üniversiteye gidemiyordu. 300 yıl önce okuma yazma bilen kadın sayısı çok azdı. Bugün dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha keskin ve daha barbarca. Hakikaten ‘kadın yazar okumam’ diyen ilkel bir bakış açısı var hala burada. Edebiyat camiasında bana ilişkin böyle bir tavır da çok sezdim. “Ne yazmış olabilir ki, eninde sonunda bir kadın…” Sırf erkek olduğu için tepeden bakış son derece yaygın ve içselleştirilmiş hatta kadınların da içine işlemiş. Ben kendimi hep erkeksi bir yazar olarak gördüm, okurların çoğu da öyle gördü. Hatta bir tür övgü gibi “erkek gibi yazıyor” sözünü çok işittim. Ama ben özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te cinsiyetsiz bir dil, daha doğrusu çift cinsiyetli bir dil tutturmaya çalıştım. Hem bir erkek gibi hem bir kadın gibi betimlemeye çalıştım. Bendeki kadın yazarı ilk fark edenler eleştirmenler oldu. Bu benim için de şaşırtıcıydı. Ruth Klüger’in Kırmızı Pelerinli Kent üzerine çok önemli bir denemsi var; Klüger, Avusturyalı bir kadın yazar, toplama kamplarından sağ çıkmış bir yazar ve şunu söylüyor; “Daha önce erkeklerin tekelinde olan bir temayı, yıkım temasını edebiyatta bir kadın yazıyor, Aslı Erdoğan ve bir kadın diliyle yazıyor. Yani Orfeus’u anlatıyor.” Ben hep Orfeus mitini anlattığımı öne sürdüm o kitapta, ama o diyor ki burada Persefone’de var. Yer altının esir kraliçesi Persefone. Bu cümleler benim yazarlık hayatımı değiştirdi diyebilirim. hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Ben insanlık durumunu anlattığımı iddia ediyordum. Kadınlık deneyimini bildiğimi bile sanmıyordum, ama bir kitabı güçlü kılan şeyler çoğu zaman yazarının bile farkında olmadığı şeylerdir.

Klasik bir soru olacak ama Aslı Erdoğan neden yazmaya başladı? Yazarken belli hedeflerin oluyor mu?

Kırmızı Pelerinli Kent’te belli bir hedefim vardı. Hedef kelimesi belki yanlış da olabilir, sorularım ya da sorunlarım vardı. Hakikaten beni meşgul eden bazı mitler oluyor, bazı temalar oluyor, ölüm ve yazı ilişkisi, yaralar gibi… Bunlar benim takıldığım şeyler. Ama şöyle söyleyebilirim; ben yazar olacağım diye yola çıkmadım ya da şu konuları yazacağım diye de yazmaya başlamadım. Ben yaşayabilmek için bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olduğumu seziyorum, bazı yaraları konuşturmak zorunda olduğumu seziyorum ve bundan sonra da belki bütün entelektüel birikimimle bu sezgileri anlamaya çalışıyorum. Aslında yola ben hep sezgilerimle çıkıyorum. Yani bir tür zorunluluk gibi. Bir ses doğuyor ben onu izliyorum. Belli sesler doğmadan ben yazamıyorum. O sesi böyle gölgesi gibi takip edeceğim. Ve bazen şaşırıyorum; diyorum ki ben bunu yazdığımda bu deneyimi bilmiyordum. Ben kendi deneyimimin önünden koşmuşum. Özellikle ilk kitabım Mucizevi Mandarin’deki deneyimler. Bu kitabı yazdığımda 25 yaşındaydım. Sürgünü anlatıyordum ama sürgün değildim.

Türkiye’deki edebiyatta son yıllarda bir durgunluk yaşanıyor. Yetenekli genç yazarlar, özellikle kadın yazarlar üzerinde sanki bir baskı var ve kolayca harcanıp gidiyorlar. Neden böyle bu?

Edebiyat camiasındaki bu itiş kakışı çok önemsemezdim ama hakikaten sadece beni değil hepimizi yaraladı. Çok kızdığım o insanların da benimle aynı yaraları taşıdığını biliyorum. Egosu çok büyük yazarların konuşmalarını dinlerken vakti zamanında ne kadar dışlandıklarını anlayabiliyorum. Ama bu dışlanma bu ret, bu alaycılık, bu nefret, pır pır atan o yüreğe bir yerde yağ bağlattı. Edebiyat camiası olarak her yeteneği susturmak konusunda çok ustalaştık. Ama bir kadın yazarın yalnızlığı bambaşka. Çok ağır. Yer çekimi kadar tartışılmaz bir şey. Kadın yazar, kadın şair ile bir erkek yazar ve erkek şairin yolculuğu, çektiği acılar başka oluyor. Bir kadına daha ağır ödetiliyor bedel. Neval al Saddavi, Slavenka Drakulic gibi dünya starlarını tanıdım. Star hakikaten bunlar, limuzinlerle filan karşılanıyorlar festivallerde, ama yapayalnızlar, ben nasıl buram buram yalnızlık kokuyorsam onlar da öyle. Günümüzün kadın yazarları için hala bu böyle, yalnızlık, mutsuzluk, dışlanma, bir tür hapishanede yaşama… Bu bir mit değilmiş, kişisel bir şey de değilmiş.

Yalnızlığı bu kadar derin mi yaşıyor kadın yazarlar?

İlk kitabım çıktığında ben Brezilya’daydım. Portekizce çok az biliyorum, Türkiye’de kitabım çıkmış ben Brezilya’da yalnızım. Bir kopya yollamış babam, ben arkadaşlara kitabımı gösteriyorum, ben yazdım deyince de bir genç sanatçı çocuk, sene 1994 bir kağıt kalem çıkardı Kabuk Adam’ı çizdi, hala saklıyorum bunu ve üzerine de bir cümle yazdı; “Ben sinirlendim çünkü o cümledeki kehanete korktum ve tepki verdim ama şimdi o cümlenin duyduğum en bilgece laflardan biri olduğunu biliyorum ne bir kehanet ne de bir uyarı var o cümlede. “Sen hayatın boyunca kitabını çantandan çıkarıp bu benim kitabım diyecek kadar yapayalnız biri olacaksın” dedi bana adam ve öyle de oldu.

Yazmak nedir senin için? Aslı bir yazar mı, edebiyatçı mı?

Yazmak benim için çok içten gelen bir ihtiyaçtı. Böyle başladı. Bir kimlik peşinde koşarak başlamadım. Verilenlerin hepsi dışarıdan geldi bana. Ve çeşit çeşit şey dendi, yazar, kadın yazar, muhalif yazar, marjinal yazar… Ama ben yazarım diyorum, çünkü hemen hemen 20 yıldır başka hiçbir iş yapmadım. Bunu bir meslek gibi söylüyorum. Büyük harfli olarak da söylemiyorum. Bunu bile eleştirdiler, “Vay nasıl kendine yazarım der” diye. Ne yapayım, ne diyeyim, 7—8 kitap yazmışım kendime yazarım diyeyim artık. 95’te fiziği bıraktığımdan beri 20 yıldır yazarlık yapıyorum. Bununla yaşıyorum, bununla geçiniyorum. Yazarak varolmaya çalışıyorum ve böyle devam etmek istiyorum. Yazmak dışında bir şey de yapmak istemiyorum.

Masasının üzerinde neler var

Kırmızı Pelerinli Kenti yazan Aslı değilim artık. O zamanlar ölümüne yazıyordum. Bir cümle için ölebilirdim o dönem. Artık yazarken o kadar risk almıyorum. Riskten kastım kendimi o kadar parçalamıyorum, keşke yapabilsem… Zaman zaman güçten kesildiğim dönemler oluyor. Bu da öyle bir dönem. Ancak bu ödül benim için bir çıkış yapabilir. Şimdi niyetim yazmaya dönmek. Uzun Hikaye diye bir hikaye yazdım, Gece Treni diye, bunlar var, ama aslında hikaye bitmedi. Bu hikayede anlatılan kayıp olan iki sakat kadının konuşmaları, kayıplardan birinin çok yeni ölüm ilanı çıktı bizim gazetede (Özgür Gündem) mesela. Yani hikaye tam bitmişken, yeniden kendi sonunu yazdı. Bu iki hikayede de yanma teması vardır… Yanmak, kayıp, yara, sakatlık, cezaevi biraz. Yani bir iki kitap hazır gibi. Ama biraz bekleyeyim diyorum. Türkiye’de şu an öyle bir karmaşa var ki, edebiyat çok konuşulmuyor artık, edebiyat camiası da çok edebiyat konuşmuyor. Sende bilirsin şu anki durumu. Edebiyat iyice geri çekilmiş, iyice unutulmuş. Birçok dergi, birçok edebiyat eki var ama çok da böyle insanlar umursamıyor yazarları sanki. By Bayram Balcı / Özgür Gündem