Die Solidarität für die inhaftierte türkische Autorin Asli Erdogan wächst – auch der Zürcher Stadtrat hat nun interveniert. Aber auch der Druck auf Medienschaffende in der Türkei nimmt zu.
Günden geriye kalan
İnsan kendi hayvani doğası ile barışabilir mi? ‘Ehli Olanın’ sınırları konusunda bir anlaşmaya varabilir miyiz? Doğa kanunundan toplum sözleşmesine evrilen yaşam deneyimi insana ve insanlığa türlü kolaylık sağlıyor. Peki ya eksilttikleri? İster istemez bu hayvani doğanın niteliği üzerine düşünüyorum. İçgüdülerimiz, sezgilerimiz, genetik koda bağlı davranışlarımız ve sonradan öğrendiklerimiz…Clarice Lispector düşüyor aklıma. Düşünüyorum: İşten ayrılan yardımcısının odasını temizlemeye girişen bir kadının karşısına birdenbire çıkan hamam böceği ile yaşadığı yüzleşmeyi. Toplum sözleşmesi kalorifer borularının ötesini görmeyeceğimizin sözünü verir. Medeniyetin verdiği diğer her söz gibi bu da hilelidir: Ayrıksılığımızı alır elimizden, deli gibi dönüp durduğumuz bir tekrarın içine fırlatır. Atık su kanallarıyla, dışkı ve pislikle, veba ve tifo ile işimiz olmayacaktır artık. İçerisi dışarısından kesin çizgiler ile ayrılmıştır. Ne bir fındık faresi ile ilişkileniriz ne de yolunu şaşıran bir çekirge ile. Şehir yaşamı kendi sınırlarını dayatır. Doğa ile ancak dolaylı yoldan ilişkilenebilen steril bir hayatın ritmine alışırız. Arkaik bir böceğe tiksinmeden bakmanın, aynı boy hizasında ilişki kurmanın, bir varlık ile bir diğer varlık arasında eşitler arası bir ilişki kurmanın, ya da böylesi bir çabaya girmenin diyelim değeri üzerinedir G.H.’nin Çilesi. Agamben, ‘kendini bilebilme dışında, insanın kendine has özel hiçbir kimliği yoktur,’ der. Tekerleme gibi: Kendini insan olarak bilmesi gereken hayvan olarak insan. Bundan söz ediyoruz. Diyebiliriz, ki insanın insanlığının yükü, kendini bilme sorumluluğudur. Bu aynı zamanda bir bedel, bir eksilmedir de.
G.H.’nin Çilesi’ni. Bu aralar hemen her vakit Kabuk Adam ile birlikte geliyor aklıma. İnsan ile insan olmayanın sınırında, bilindik tüm estetik yargılara meydan okuyan bir anlatı kaleme almış Aslı Erdoğan’ı anıyorum. Eksiği anlatır Erdoğan. Hep eksik kalacak olanı. Karşılaşmayı hep ertelediğimiz karanlık yüzümüzü. Bakmayı reddettiğimiz bir Öteki’yi. Kabuk Adam’ın çirkinliği karşısında dehşete düşeriz. Ama varoluşa dair bir yücelik de vardır onda. Kendimize eksik kalışımızın, insan olmak ile herhangi bir varlık olmanın sınırında yaşama anında beliren epifaninin anlatısıdır Kabuk Adam bana göre. Her vakit ertelenen bir varoluş ile dünya şahitliğimizi yarım yamalak deneyimlemeye gayret ettiğimizi anımsatır.
Yazı meydan okumaktır, derler. Çünkü yazar sürekli ertelenen bir deneyimi temsiliyetin sınır boylarında gezerek kayıt altına alma çabasında olandır. Dünya düzeni insana kendi varlığına, etrafını çevreleyen yaşama dair bir şeyleri hep eksik anlatır. Günlük dil tüm pragmatik nitelikleri ile sessizdir bu anlamda, varoluşun dilini konuşacak yetkinliğe asla ulaşamayacaktır. Arı sıkıntıya düştüğümüzde örneğin, günlük dil bize bu yaşam şahitliğinin kelimelerini vermez. Alış ve veriş vardır onda, kitleleri peşinden sürükleyecek retorik kalıplar vardır, doğum günü kutlamayı bilir günlük dil, iyi ki doğdun ya da başın sağ olsun, demeyi. Ama acı sessiz kalır, ben kimim sorusu sessiz kalır, bir deniz kazasında ya da bir kar fırtınasında ölenlerin etrafını saran hüzün sessiz kalır. Günlük dil ‘anlatamıyorum’ der. Yazar burada girer devreye. Göçebe bir akıl, kendi varlığının, bu varlığa korkmadan çırılçıplak bakma cüretinin bedelini ödeyen bir akıl. Evet, yazıya, yazı yoluyla kendi içindeki bilinmeyene, tanıdık olmayan onlarca sese yürüyen bu akıl hep ama hep bedel öder. Dilden önce insan varlığı türlü spekülasyon ile karşı karşıya oldu her vakit. Bu nedenle konuşmayan, benlik bilgisine sahip olmayan bir insan arketipinden söz ederken biraz da gizemli bir yapı var karşımızda. Ancak diğer taraftan dilden sonraki insanı biliyoruz. O, kendisinin bile yabancılaştığı, artık uyuşmuş, kimi zaman varlığını bile unuttuğu bir acı çekiyor. Tarihin körelttiği bir sezgiyle hala yolunu bulmaya çalışıyor. Şimdilik, dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor gibi.
Tekrar Lispector’ın hamam böceğine dönüyorum. Elimize alamadığımız, göz göze bakamadığımız o mucizevi varlığa. Etrafıma bakıyorum: Ev dediğim bu yere…Sonra gece başımı koyup uyumadan önce üç beş kere düşüneceğim, bir cesaretlenip bir vazgeçeceğim bozkıra bakıyorum. Hasat alınmış. Geriye kalan sapların yabansılığı beni hem kendine çekiyor hem de ürkütüyor. Bugüne kadar gördüğüm tüm hamam böceklerini temsil eden ‘fikrimin böceği’ kafamın içinde gezinip duruyor. Kendisini çevreleyen dünya ile benim gibi ilişkilenmediğini seziyorum bir biçimde. Kelimeleri yok onun: bir sınır aşımının eşiğinde debelenmiyor benim gibi. Olageliyor. Ona romantik bir hürriyet de atfetmiyorum. Yine de soruyorum kendime: Var oluşun bu gizine saygı duymayı edebiyat olmasaydı öğrenebilir miydim? Sonra Kabuk Adam’a dönüyorum bir kez daha. İnsan olmanın geçiciliğini kavramış bir insanın yazı evrenini görüyorum orada. Kemik kemiğe ilişkilenmenin, hakikâti hakikâtin dilinden konuşma olasılığının, deneyimin yaşam şahitliğine kattığı niteliğin farkında bir kadın. İnsan kendi hayvani doğası ile barışabilir mi? Kendini bilmenin ağır yükü altında eksilerek çoğalabilir mi? By Nil Sakman
Zürcher Stadtrat verlangt Antworten zur Inhaftierung
In einem Schreiben an das türkische Generalkonsulat verlangt die Zürcher Stadtregierung Informationen über die Inhaftierung der Schriftstellerin Asli Erdogan, die 2012 in der Limmatstadt weilte. Die SVP ist konsterniert.
Asma kilit
Hayatım gasp edilmiş gibi hissediyorum. Kontrolün tamamen benim dışımda olduğunu. Evet yaşıyorum bu hayatta — geldik madem — ama aslında benim ağzımdan çıkacak hiçbir lafın kıymetiharbiyesi olmadığını görüyorum. Kiminin iki dudağı arasında bütün kaderler, benimki ve pek çok diğerininki neredeyse süs. Bunu epeydir biliyorum, yeni öğrenmedim. Şaşkın da değilim. Ama evvelden bir şeyi becerebiliyordum: Kendimi oyalamayı. Sevdiğim üç beş şey ile hayata tutunmak mümkündü. Şimdi ise başımın içinde bir uğultu; düşünemiyorum, anlayamıyorum, algılayamıyorum, sadece kalbimde bir sıkıntı ve sızı taşıyorum. Misal:
Normalde, üç ay üstüne kendi evime girdiğimde bir oh demeliydim ben.
Normalde, salona yeni akvaryumu kurarken içim kıpır kıpır olmalıydı.
Normalde, evim arkalı önlü esiyor diye seviniyor olmalıydım.
Normalde, 27 Ağustos’ta Mars ile Ay gerçekten bir arada görünürse diye bakmayı unutmamalıydım.
Normalde, kızım ilk kez ağlamadan saçlarını yıkattı diye yere göğe sığamamalı, tüm akraba, eş dostu aramalıydım.
Normalde, gecenin bir köründe elime kitabımı alıp ışığın altında oturduğumda hayat ne güzel diye düşünmeliydim.
Normalde en sevdiğim Vedat Türkali ölmüş diye üzülürken bir tek onu düşünerek yas tutmalıydım.
Normalde, rasgele aldığım sabun güzel kokulu çıktı diye gülümsemeliydim.
Normalde, alt katın köpeği her havladığında nihayet onlar da döndü, apartman doldu diye neşelenmeliydim.
Normalde Boğaz’a bakıp “İstanbul da güzel be” demeliydim.
Normalde, özlediğim arkadaşları tekrar görünce başka hiçbir şeyi düşünmeden muhabbet edebilmeliydim.
Normalde arabaya ağaç altında park yeri bulabildim diye keyiflenmeliydim.
Normalde, bir su birikintisinde yıkanan kuşları zihnim bomboş dakikalarca seyredebilmeliydim.
Normalde, çevirmen neden “kelimenin tam anlamıyla” yerine “sözcüğün tam anlamıyla” demiş diye düşünüp durmalıydım.
Normalde, o dolabın arkasına düşen mektup açacağını sonunda oradan çıkarabildim diye hafiflemeliydim.
Normalde o gün yazdığımı beğendim diye sokakta uçarcasına yürüyebilmeliydim.
Normalde, Bakırköy’e giderken trafik açık diye sevinmeliydim.
Ama işte bomboş yollarda Bakırköy kadın kapalı ceza infaz kurumuna giderken yüreğime çökmüş olan ağırlık anbean arttı. Artık hiçbir şeye sevinemediğimi anladım; sevinecek tek bir şey bulamadım. Cezaevinin önündeki ufak kalabalık derdime deva olmadı. Umutlanamadım. Bunu aşarız diyemedim. Zihnimde bir asma kilit; anahtarı kayıp.
Bu memleketin insanı ne eziyetler gördü; kimi yakıldı, kimi yerlerde süründü, kimi üniversitelere alınmadı, kimi kendi dilinde sustu… İşin doğrusu bu memleket vatandaşına gün yüzü göstermedi. Büyükler söyledi; böyledir burası, tarih tekrar eder durur dedi. İnanmadık mı, inanmak mı istemedik? Yoksa çok duyduğumuz için kanıksadık, gözümüzü olanlara kapamayı mı öğrendik?
Gerçi ben tabii kendi adıma konuşayım. Aslı Erdoğan gözünü hiç kapamadı. Durduğu yerden bir milim kımıldamadı. Adil olmaktan, yapıştırılan, yapıştırılacak olan çeşit çeşit yaftaya rağmen vazgeçmedi.
Aslı Erdoğan’ı tanımıyorum. Hiç arkadaşlık etmedik. Ama onulmaz bir aşka tutulmuş gibi onu düşünmeden tek bir saat geçirmiyorum. Hep ağlamaklıyım, gözümün ucundaki yaş aktı akacak. Kendisinin haberi yok, tüm memleketin derdini onun omzuna yükledim. Bana bu memlekette ne oldu diye sorsanız Aslı Erdoğan oldu der, ne demek istediğimi anlamanızı beklerim.
Umut dolu sözler söylemeyi çok istiyorum. Tamamen de imkansız değil hani. Olur mu olur, iki kuşun birbirine şarkı söylediği bir an yine ümitleniveririm.
O aktı akacak bir damlayı Aslı’nın cezaevinden çıktığı güne saklıyorum, ama belli de olmaz, bakarsın o an akıverir. By Aslı E.Perker
Schriftsteller und Journalisten fordern Freiheit für Asli Erdogan
In der französischen Literatur und im deutschen Journalismus sammeln sich Unterstützer für die in der Türkei inhaftierte Autorin Asli Erdogan. Auch Günter Wallraff mischt sich ein.

