Am 16. August 2016 wurde die bekannte türkische Schriftstellerin Asli Erdogan in Istanbul verhaftet. Auf Twitter ruft ihr Verlag (Unionsverlag Zürich) dazu auf, als Zeichen der Solidarität privat gehaltene Postkarten an die Schriftstellerin im Istanbuler Frauengefängnis Bakirköy zu schicken.
Amnesty International (Schweizer Sektion) unterstützt diesen Aufruf.
Yazarların Gölgesi Ağırdır
Erdoğan’dan sözediyorum, başka bir Erdoğan’dan, Aslı Erdoğan’dan…
Aslı nasıldır diye soran olursa cevap kolay: Aslı gibidir.Yani şiddet karşıtı, dürüst, kendi öz sesini bulmuş, duyarlı, incelikli bir yazar. Ve yüreği ezilenlerle birlikte atan, her sorumluluk sahibi yazar gibi eziyet altında.Neredeyse bir yazar ve şair okulu haline gelmiş olan cezaevinde. Onun için bir onur, devlet için ise kendi ayağına ateş etmek ya da kendi dilini kesmek.
KENDİ ELİYLE, KENDİ DİLİNİ KESEN DEVLET
Dünyaya derdimizi anlatamadığımız yolunda genel bir kanı vardır bu ülkede. “Ah ah…” der kimileri “herkes kendini tanıtıyor ama biz gül gibi memleketimizi bir türlü anlatamıyoruz şu dünyaya.”
Belki de bir parça haklılık payı vardır bu yakınmada. Yurt dışına çıkan herkes, Türkiye’nin ne kadar az bilindiğini, daha da önemlisi yanlış tanındığını görür. Cacık ancak cacıki olunca ünlenir batıda, beyaz peynir feta’ya dönüşünce, sazın bozuk düzen ise buzuki adıyla çalınınca…
Daha da önemlisi tarihsel boyuttur. Dünya bu ülkede Ermenilere, Rumlara, Kürtlere yapılan zulümleri bilir ama Balkan, Kırım, Ahıska Türklerinin çektiği acıları bilmez.
Romancı arkadaşım Louis de Bernieres’in “Duyulmamış bir soykırım” olarak nitelediği Balkan faciası, geçmişin tozlu aynalarındaki soluk bir yansıma olarak kalmıştır sadece.
Bizim devlet bu saptamalara katılır, hatta tez olarak öne sürer ama “Neden?” diye sormaz.Neden dünya ülkeleri kendini anlatabilir de Türkiye anlatamaz?
Fark nerede?
Devlet kendisine dönüp de bu soruyu sorsa belki gerçeği bulacak ama hükümetler gelip geçer, devirler değişir, ne var ki devlet kendisini hiç bir biçimde sorgulamaz.
Oysa bu sorunun cevabı çok basit.
Türkiye Cumhuriyeti’nin açmazı, kendi eliyle kendi dilini kesiyor olması. (Kulağını kesen Van Gogh’tan daha çılgın bir devletimiz mi var nedir.)Dilsiz bir insanın derdini anlatması ne kadar zorsa, dilini kesen devletin durumu da o kadar trajik.
SÖZ UĞRUNA ÖLÜMÜ GÖZE ALMA
Aydınlar, yazarlar, çizerler, düşünürler bir ülkenin, bir toplumun dilidir. Toplumlar aydınları ile konuşurlar. Dünya, onların sesine kulak verir, onları dinler, onlarla konuşur.
Bir ülke düşünün ki en büyük şairlerini yıllarca hapiste süründürür, yazarlarını katleder, okuyan yazan herkesi düşman ilan eder; böyle bir devlete “dilini kesiyorsun” denmez de ne denir?
Sabahattin Ali’yi katleden devlet, Kurtuluş Savaşı’nı destanlaştıran Nazım Hikmet’i, Yaşar Kemal’i,Orhan Kemal’i, Ahmed Arif’i, Enver Gökçe’yi, Dağlarca’yı ve sayılamayacak kadar çok yazarı hapiste çürütürken, her kuşağın aydınlarına sürek avı düzenlemeyi bir numaralı vatan görevi olarak kabul eder.
Bunun en son örneği Aslı Erdoğan.Bu nitelikli, incelikli, şiddet karşıtı yazarımızın terörle ne alakası olabilir. Makul bir insanın aklına bile gelmez böyle bir şey.Aslı Erdoğan’ı demir parmaklık arkasına gönderdiğiniz an, dünya önünde bütün iddialarınız çökmeye mahkumdur. Çünkü böyle tutuklamalar her şeye gölge düşürmeye yeter. Unutmayın ki, yazarların gölgesi ağırdır.
Yazar elbette vicdanına göre davranacak, devleti de, toplumu da, genel geçer yargıları da (hatta kendi kendini de) eleştirecek. Çünkü “alnında ışığı herkesten önce hissetmektedir.”
Kendini eleştirmek dedim de aklıma geldi birden. Şair Eşref’in bu konuda muazzam bir dörtlüğü vardır:
Eylemem ölsem de kızbi ihtiyar,
Doğruyu söyler gezer bir şairim,
Bir güzel mazmun bulunca eşrefa,
Kendimi hicveylemezsem kafirim.
İşte geleneğimiz bu: Uygun bir kafiye bulunca kendisini de yerin dibine sokmaktan çekinmeyen şairler memleketi. Söz uğruna ölümü göze almanın, dünyadaki en çarpıcı örneği yine bizim memleketten.
TARİHE DALKAVUK OLARAK GEÇMEK
Siham—ı Kaza adlı eseri okunduğu sırada saray bahçesine bir yıldırım düşmesini uğursuzluk sayan padişahın idamını emrettiği büyük şair Nef’i, kendisine hayatının bağışlanması için bir af dilekçesi yazdırmaya gelen siyahi haremağası, diviti hokkaya batırıp da yazmaya hazırlanırken, siyah mürekkebin kağıda damlaması üzerine şair refleksiyle kendini tutamayıp “Efendim, mübarek teriniz damladı”diye hayatına mal olacak (bugünün görüşüyle ırkçı) bir şaka yapar. Bunun üzerine öfkelenen nüfuz sahibi haremağası “Allah belanı versin” diye kızarak Nef’i’yi kaderiyle baş başa bırakır ve şair o sabah idam edilir. Son sözü yine hicivdir; cellada “Bre cahil Türk” diye seslenir.O dönemin başka şairleri ise “Gökten nazire indi Siham—ı kaza’sına/Nef’i kendi diliyle uğradı hakkın belasına’’ diyerek iğrenç bir dalkavukluk örneği sergilerler.(Tanrı hepimizi tarihe dalkavuk olarak geçmekten korusun)
Buna karşılık en çok muhalefet gazabına uğrayan Abdülhamid, saltanat devrinde hiçbir münevveri idam ettirmez, hatta bazıları Paris’te padişahın verdiği maaşla yaşar. Evet, “menfa”ya (sürgüne) gönderdikleri olmuştur ama o devrin anlayışına göre öldürülmemek bir lütuf sayılır. (İttihat Terakki öldürtmüştür mesela)
De Gaulle’ün “Sartre tutuklanamaz, çünkü o Fransa’dır” sözü dillere pelesenk olmuş durumda. Ama bu örnek tek değildir: İkiye bölünmüş bir ülke travması yaşayan Almanya’da, Doğu Almanya’yı seçen Bertolt Brecht, Batı’da bırakın yasaklanmayı, okul kitaplarında ders olarak okutuldu. Daha niceleri gibi…
Kendi dilini kesen devlet, sadece diplomatik misyonlarıyla hiç kimseyi ikna edemez.
Dilinizi kesmeyin efendiler. Bırakın kendini bile “hicveden” bu keskin dil sizi de eleştirsin, yanlışları göstersin.
Aslı Erdoğan gibi değerli bir yazarımıza terörist diyerek dünyayı güldürmeyin.
Aslı’ya değil, işin aslına yönelin: Yani 15 Temmuz gecesi kendi halkına bomba yağdıran zehirli örümcek ağıyla, sinsi darbecilerle, PKK ile, IŞİD ile, El Nusra vs. ile uğraşın. By Zülfü Livaneli / Karakarga
Bir avuç barış için
Devlet örgütlenmesinde insanın, hayvanın, çiçeğin, böceğin yeri bu ekşimiş “bekaa” meselesinden epey sonra geliyor maalesef. Bu, bizim memlekete özel bir durum da değil tabii. Devletler kafasını ölümsüzlüğe takmış örgütler. Hepsi. Bunun için her türlü zibidiliği göze alıyorlar. Danimarka’ya bakalım. İnsanları güven ve refah içinde yaşıyor. Başkenti Kopenhag’ın kriterleri var. Hepsi demokrasiye dair. Bir özgürlük ve barış efsanesi Christiania orada yahu. Aynı Danimarka, savaştan kaçıp ülkesine sığınan insanların ziynet eşyalarına el koyma terbiyesizliğini yapan tek ülke olma şerefine de sahip. Ve o Christiana’nın dahi beyni yumuşamış olmalı ki Danimarka’da yer yerinden oynamıyor.
Devletlerin kendisini koruma önceliğini beğenmem ama anlarım. Öyle yapmadan devlet kalabilmek mümkün olmayabilir. Anlaması zor olan sürekli aynı yerde durmak. Ders alma, tecrübe etme, not alma eyleminden azade olmak. Sıradan öğrenme melekelerinin gelişmiş olması gerekmez mi devletlerin, muktedirlerin? Kendini korumak adına da işe yaramaz mı bu? Neden biz 90 yıldır aynı problemlerle, aynı cümlelerle boğuşuyoruz?
“Paris’te neler yaptın?” diye soruyor Aslan Özdemir, 2003’te. Aslı Erdoğan cevap veriyor. “Aslında Türkiye’ye geldim bir ara.” Ve tamamlıyor: “Hatta barış girişimi faaliyetlerinde filan bulundum.”
Barış girişimi faaliyetlerinde filan. Maalesef her daim barışa çok ihtiyacı olan Türkiye’de pek az insan “barış girişimi faaliyetlerinde” bulunur.
Ve onlar da “barış girişimi faaliyetlerinde filan” bulunur.
“Filan” kelimesi tesadüfen orada değil. Bir barış girişimcisi için olay müthiş sıradan çünkü. Sıkıcı hatta: “Bin yıl geçti ve hala aynı şeyi aynı cümlelerle talep ediyoruz.”
İnsan barışı kaç türlü isteyebilir ki? Barış yahu.
Türkiye’de ne yapıyorsun? Yüzümü yıkıyorum, arada arkadaşlarla dışarı çıkıyoruz, bi de barış girişimi faaliyetlerinde bulunuyoruz. 7 yaşında bir çocuğun onbeş saniyede anlayacağı bir şeyi uzun yıllardır anlatmaya çalışıyoruz.
2003’ten bu yana 13 sene geçti, Aslı Erdoğan rutinini bozmayıp barış girişimi faaliyetlerinde filan bulunurken kendini içeride buldu.
Barış ne kadar çok talep görüyor aslında. Memlekette ne çok “Yurtta sulh, cihanda sulh” yazısı var. Askerler dahil bütün muktedirler barış istediğini söylüyor. “Ama” denilen şu üç harfli melun bağlaç eşliğinde. Amalı yahut uyduruktan, boşuna bütün konuları barışa bağlamıyorlar. Nihai olarak güçlü olan halktır ve o da barış peşindedir. Savaştan haramiler beslenir, halklar değil.
Barış istemek, barış olsun diye faaliyette bulunmak akıntıya kürek çekmek olabilir. Ne yapalım? Akıntıya mı kapılalım? Bugün bir parça umut varsa akıntıya kürek çekenler sayesinde var. 12 Eylül müsibetinin en meşhur davasını hatırlayın. Barış Davası. O gün barış istedikleri için yıllarca hapiste tuttukları, hepsi birbirinden kıymetli entelektüeller, bilim insanları sadece beraat etmediler. Bugün akıntıya kürek çekenlere cesaret oldular. Onları yargılayanlar ne oldu merak eden var mı?
Necmiye Alpay’ın, Aslı Erdoğan’ın, Atilla Taş’ın ve daha pek çoklarının içeride olması çok can yakıcı. Hepsi güçlenmiş olarak dışarı çıkacaklar elbette. Ama daha çok can yakıcı olan şey bu sessizlik. Sessizlik suça ortak olmaktır. Bütün bunlar doğrudan kalbe dokunmalı oysa. “Kalbini yumuşatmayanın eninde sonunda beyni yumuşar,” demiş Chesterton. Beyninizin yumuşamasına izin vermeyin. Ses çıkarın. By Metin Solmaz
Aslı’ya…
Sevgili Aslı,
Kaç vakit geçti üzerinden, unutmadım. Sen ve ben, oturmuşuz karşılıklı; yazarlar, bilhassa kadın yazarlar arasında nadir rastlanan bir ruhdaşlıkla sohbet ediyoruz bir akşam üzeri Kaktüs’te. Kitaplardan, edebiyatçılardan, memleketin hallerinden, kendimizden, çocukluğumuzdan, görünür görünmez yara izlerimizden ve ikimizin de bir türlü çözemediği o garip bulmacadan, dolaşınca açılmayan yumaktan, girince çıkılmayan labirentten bahsediyoruz: aşktan ve aşkla beraber gelen sükût—u hayalden.
Dışarıdan tramvayın sesi geliyor, bir aşağı bir yukarı. Kapı önünden insanlar gelip geçiyor, kah telaşlı, kah bezgin. Bizse o gün ne telaşlıyız, ne bezgin. Meraklıyız daha ziyade. Merak ediyoruz birbirimizi. Kapatmışız kendimizi dış dünyaya. Kabuğumuza çekilmişiz. Konuşacak ne çok şey var, birikmiş ne kadar kelime. Lakin ikimiz de anlatmaktan ziyade anlamak ve anlaşılmak istiyoruz galiba; berikini tanımak, dinlemek, keşfetmek…Saatler ilerledikçe nice benzerlikler buluyoruz aramızda, şaşırıp gülümsüyoruz. Çok sigara içiyoruz o gün, en nihayetinde masadan kalktığımızda parmaklarımız, saçlarımız, bakışlarımız hep sigara kokuyor.
Sonra… ben yurtdışına gidiyorum, döndüğümde sen yoksun… derken sen yurtdışındasın, döndüğünde ben İstanbul’dan ayrılmışım ve böyle böyle seneler geçiyor, kopuyoruz usulca. Kopuyoruz ama ben seni okumaktan, yazılarını, kitaplarını takip etmekten hiç vazgeçmiyorum.
Tutuklandığın haberini aldığımda yüreğime büyük bir ağırlık çöktü Aslı. Kimselere anlatamadığım bir yalnızlık, çaresizlik hissi. İçeriden yazdığın satırları gördüm. Kalan “son vicdan”dan bahsetmişsin.. “Edebiyatçı olduğumdan 7 adet romanım bulunmaktadır, 15 dile çevrilmiştir…” cümlelerini de defalarca okudum. Her kelimen zihnimde, yüreğimde yankılandı.
PKK’nin terör eylemlerini değil desteklemek, şiddetin ve ayrımcılığın hiçbir türlüsünü kesinlikle tasvip etmediğini biliyorum. Sana yönelik suçlamaların hiçbirinin ciddiye alınır yanı yok. Sadece ben değil, seni okuyan herkes bunu görüyor. Terör örgütü kelimeleri ile Aslı Erdoğan isminin bir arada zikredilmesi bile korkunç bir hata, vahim bir yanlışlık ve yanlış anlama.
Bu memleketin doğusu ile batısı arasındaki kederli kopukluğu azaltmaya, insanlarımızı birbirlerinin acılarından ve yoksunluklarından haberdar etmeye ve farklı kesimler arasında köprüler kurmaya çalıştığını, daha iyi ve barışçıl bir dünya arzuladığını; bilgi ve haber akışının önemine ne kadar değer verdiğini görüyorum. Ve tüm bu samimi çabalarının devlet katından bakanlarca anlaşılmadığını da….
Oysa sen bu memleketin yetiştirdiği en önemli kalemlerden ve en berrak zihinlerden birisin.
Hikayelerine, hayal gücüne, yeteneğine hep saygı duyduğum….
Ben seni hiçbir kolektif kimlikle yanyana düşünemiyorum.
Hep birey, hep özgür, hep cesur, hep olduğu gibi, hep yüreğini ve vicdanini rehber edinmiş bir Aslı var zihnimde, sana dair algımda.
Annen Mine Hanım’a can—ı gönülden selamlarımı, sevgilerimi iletiyorum.
Muhakkak ki onun için de çok zor bu süreç. Ama Mine Hanım haklı: Zaman zaman hayatın akışı ve memleketimizin gidişatı sana aksini düşündürmüş olsa da sen hiçbir şekilde yalnız değilsin Aslı.
Seni seven, sayan, eserlerini okuyan, derdini anlayan, sesini duyan, kalemini özleyen ve bir an evvel özgürlüğüne kavuşman için didinen ve sabırla bekleyen nice can var bu topraklarda.
Nice sadık okurun…
Ben de onlardan biriyim.
Seni hasretle kucaklıyorum… By Elif Şafak / Karakarga
Acı-Beden Yalnızlığına Çokluk Gazeli
Gözaltı haberini almadan yarım saat önce, kaşla göz arasında Taş Bina’ya giren anlak;
‘KORO’
Galiba konuşuyordu, sanki bir an duracak olsa yere devrilirdi, taştan zemin bile durduramazdı daha derinlere düşüşünü. Dışarıda gün batıyor olmalıydı. Henüz sakindi, serinkanlı, aklı başında – gerçi buna benzer sıfatları dizebileceği bir özne kalmamıştı. O değildi ki bunları yaşayan. O orada, kendi hayatının içinde değildi. Hepimiz insanız, diyordu satır aralarında, hani Diyojen’in elinde bir lambayla sokak sokak aradığı, kiminin seslenmek, kiminin işitmek, bir bulsa, kiminin yaşatmak, kiminin öldürmek istediği son insan. Masaların, evrakların, kilitli kapıların, ışıkla karanlığın zıt köşelerinde BULUNUŞUMUZ yazgının zıt bir oyunu.
Raporlarla dolu, belinden kalın bir dosyası var; asla yiyemeyecekleri, sadece yiyebilecekleri ve ilaçlar; yazamayacakları, yazabilecekleri ve cezalar. Kuşatılmış bütün son kentlerin Lucrecia Neves’i; görünen hiçbir manzara ona yakışmıyor. Geleceğe kalacağını söylüyorlar ama bence aslında gelecekten geliyor. Sınırlarda dolaştığı için genellikle, en koyu karanlıkta ve en yüksek yalnızlıkta geçmişle geleceğe müsavi iştiyakı sırtında taşıyanların bedenlerinde dolaşıyor. Yapabiliyor çünkü bunu. Kadın fizikçi. Zamanı büküp yeniden yuvarlanabileceği, anlardan mürekkep bir helezon yapmış.
YAZILMAYA DEVAM EDEN YAZILAR
Delinin hiçbir yazısı bitemiyor, zaten bitirilecek bir yol istememiş olabilir. Önlüğünü çıkarıp laboratuvardan çıkmaya, kendini haydutların fink attığı hikayelere sokmaya zaten alışkın.
Hani bütün belalar gidip gidip bir insanı bulur. O da, bela hep onu buluyor sanıyor. Bütün korkularına, kaygılarına, incecik bedeninin kapkalın hasarlarına rağmen tehyi yolundan döndürüp zarafetle koluna giriyor—çünkü rağmenlerin hemen hepsi kripto çünküler— ve dövüşken tehyle dans etmeye çalışıyor.Kimin iyi, kimin kötü, kimin varken yok olacağı, kimin yoktan belireceği belli olmayan kalabalıklara karışıyor.
Bir tek orada yalnız değildir, orada kozmik yalnızlık çoklu bir evreni oluşturuyordur belki; yalnızlaştırılmışlar kalabalığı. Yeryüzünde, bütün korkularının üzerine kollarını açarak koşan ve kendini yenerek kendine kavuşan insan kadar cesuru yoktur. O cesur deliden çok korkuyorlar.
Herkes biliyor, suçu olanın korkacağını, korksa onun orada olmayacağını.
Herkes biliyor, o kadar büyük bir sarayınkapılarını adalete değil, ancak bir tragedyanın temsiline açacağını. Kimse yapılana şaşırmadı, yapılmasa şaşılacaktı.
Direnç göstermesi gereken organlarda bir tuhaflık var yalnız. Kavrayışsızlıkla, kayıtsızlıkla donatılmış asıl “garip sessizlik” ya da garip gürültü; hedef gösterenler, arkalarını dönenler, yaftalayanlar… Geçmişteki bir zamandaysa, gelecekten gelenler arasında Beşir Fuad’ı yerden yere vursa da onu en candan, hayranlık ve ilgiyle dinleyen Ahmet Mithad Efendi var. Fikren de fiilen de zıt köşelerde olup savaşın koyu gürültüsünde ortada buluşmak için adım atmaktan imtina etmeyen, gecesini gündüzünü plana programa veren yazarlar, aydınlar, sanatçılar var. Cezaevindeki tutsaklar için açlık grevine yattı sarı mizahçılar. Yazarlar, açlığa yatan insanlar için köprü olmaya çalıştılar. Tehditlere, baskılara, cezalara, topyekun linçe onlar da maruz kaldılar… Ne oldu? Artık asla karalanamayacak kadar ak pak değil mi Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Nazım? Onların uğraşlarının erdemine duydukları saygıyla bir araya gelişlerine, hatıralarına gıpta etmiyor muyuz? Şimdi binlerce yazarın olduğu bir listeden yoklama yapıldığında kimler el kaldırıyor? Saygıdeğer istisnalarımız, bir avuç yapayalnız yazar, öyle mi?
Bugün duvarları önüne çektiğiniz bir cesur deli kadın da işte öyle, gelecekte birçok cesur deli kadın olacak. Kollarda, çantalarda caddeleri, meydanları, akılları, ruhları dolaşacak.
Bunu, onu taşlayan, bu rezaletle ilgili iki kelam etmekten imtina eden, karanlığın ve aydınlığın zıt köşelerinde bulunduğumuz herkes, varlığının en küçük yapı taşına kadar hissediyor.
‘KORO’
Aslı Erdoğan,
Hep konuştun.
Nasıl desem; saatler geçti, günler eskidiğinde bile susmadın;
Vardın, varsın, var olacaksın. By Başak Tan/ Karakarga

