Yıllar önce Aslı Erdoğan için bir dosya yapılmış ve ben oraya ‘Kırmızı Pelerinli Kent’teki anlatı sorunlarını kıyasıya eleştiren bir yazı yazmıştım. Sonra, tutuklanmasının ardından Fil dergisi Aslı Erdoğan için özel bir sayı yaptı ve ben de oraya “Edebi Marjinal, Toplumsal Müdahil” diye bir yazı yazdım. İlki olumsuz, ikincisi olumlu o iki yazı daha ‘mesafeli’ bir yerden, belki de bir ‘edebiyat eleştirmeni’ gözünden yazılmıştı. Burada ‘Aslı’nın Arkadaşı’ olarak yazdığım bu yazı ise daha şahsi bir yazı olacak.
Arkadaşlık ve ‘Tuhaflık’
Önce ‘arkadaşlık’ ya da ‘dostluk’ denilen şeye dair Ulus Baker’in söylediği şu şahane şeyle başlayalım: “Kendisiyle dostluk kuracağınız her şeyde şöyle bir ‘başka dünyadan’lık, bir tür beceriksizlik hali, bir tür tuhaflık olmazsa asla dostluk kurulamaz.” Aslı Erdoğan’ın bu dünyadaki hali ve edebiyattaki hali böyle bir ‘başka dünyadanlık,’ bir tuhaflık taşıdığı için kendimi onun ‘arkadaşı’ gibi hissedebiliyorum. Aynı masada saatlerce oturabilir, aynı sokaklarda yürüyüp benzer dertlerden yakınabiliriz. Ya da aynı eylemde var olma hakkı tanınmayan birilerinin ve dolaşımda olma hakkı tanınmayan kavramların (benlik, ötelik, özgürlük, göçebelik vs.) ‘var olma hakkını’ savunabiliriz. Ya da bu ülkede ve dünyanın çeşitli yerlerinde cümle kurma hakkı, varlığını söze dökme hakkı elinden alınmış insanlar için benzer cümleler kurabiliriz. Bu nedenle ben Aslı Erdoğan’ın arkadaşıyım: çeşitli siyasi ya da kültürel aygıtların ele geçirmeye, kapatmaya çalıştığı, resmi ideoloji ve müfredat dışı bir hayatı, bir tuhaflığı, başkalığı savunduğu için.
Taş Bina’ya Kapatılmak ve Anlatmanın Gücü
Kapatılmaktan nefret edip, toplumsal ve kültürel yapıları kıran daimi göçebe karakterleri anlatan Aslı Erdoğan’ın şimdi ‘dört duvar’ arasına hapsedilmesi çok ironik ve acı bir durum. Yazdıklarında Foucault’ya sürekli göz kırpan ve kapatma aygıtlarına alenen karşı çıkan Aslı Erdoğan kendini şimdi bir ‘taş bina’nın içinde buldu. ‘Taş Bina’ adlı kısa metnini ben yekpare toplumsal ve siyasi yapıların, bir baskı aygıtının alegorisi olarak okuyorum. O metinde yazar taş binayla değil, taşların arasından sızan fısıltılarla ilgilendiğini söylüyordu. Taşların arasından, o çimentodan bile sızabilecek başka türlü hikayeler var. Aslı Erdoğan’ın da ve ondan sonra aynı gerekçeyle —Özgür Gündem’e yazmak— tutuklanan Necmiye Alpay’ın da o taş binanın sıkıntısını fena halde hissetmenin yanı sıra, aradan sızacak başka türlü fısıltıları duyabileceklerini ve bunları birer hikayeye, yazıya ya da romana çevirebileceklerini düşünmek insana iyi geliyor. Bundan birkaç ay önce ‘Felaket ve Edebiyat’ bir söyleşi yapmıştık. Orada, bütün bu toplumsal felaketlerin edebiyata nasıl yansıyacağını konuşurken şöyle ‘iç açıcı’ bir sonuç çıktı: dünyada hiçbir darbeciyi, işkenceciyi, diktatörü vesaire anlatan kayda değer tek bir roman, hikaye ya da film yoktur. Sanki burada ‘ilahi’ bir adalet var gibi: insan özgürlüğüne karşı davrananlar kendi zulüm tarihlerini edebiyatta ve sanatta anlatma hakkına sahip değiller. Yapabilecekleri en iyi şey, masaya zorla oturtulan ‘tarihçilere’ resmi ve yanlı bir tarih yazdırmaktır ki o tarih de çok geçmeden çürütülür.
Sevgi Sosyal Misali
Burada, tarih de bir darbenin yıl dönümü olduğu için, örnek olarak bir darbe hikayesini anmak isterim. Sevgi Sosyal 12 Mart’ı anlattığı ‘Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda bütün o feci darbe koşulları karşısında, ‘Yıldırım Bölge’de tutulan yazar, çizer, düşünür ve eylemcilerin nasıl hayatta kalabildiğini, benlik duyguları ve benlik haklarını nasıl canlı tuttuklarını ve de bütün o generallerle, gardiyanlarla, kötülük memurlarıyla nasıl alay edebildiklerini müthiş bir ironiyle anlatıyor. Yani, darbe zulmünü yaşayanlar, kendilerine o zulmü yaşatanları ‘anlatma’ ve ‘teşhir etme’ gücüne sahipler. Büyük ve haysiyetli bir özgürlük bu. Hiçbir polis devleti taraftarının sahip olmadığı bir özgürlük. Yani, sevgili Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, içiniz rahat olsun: hayatınızı vakfettiğiniz edebiyat, sizden, yani bizden yana. By Ahmet Ergenç
Aslı Erdoğan’ın avukatı: Tutuklama hukuki değil, siyasi
Tutuklu yazar Aslı Erdoğan’ın avukatı Erdal Doğan DW Türkçe’ye Erdoğan’ın tutukluluk koşullarını, bundan sonraki süreci ve gözaltına alınan diğer yazarların durumunu değerlendirdi.
Aslı Erdoğan edebiyatı: Sözcüklerle dans
“Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.
Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası, çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer.”
Eğer, çocukluğunda yazdıklarını saymazsak Aslı Erdoğan’ın bir kitap olarak okurla buluşan edebiyatı, 1994 yılında yayınlanan Kabuk Adam romanının girişindeki bu cümlelerle başlıyor. Aslı Erdoğan, Özgür Gündem’in Yayın Danışma Kurulu üyesi olduğu için tutuklanmasından önce, onun sadece gazete yazılarını okumuştum. O cezaevine gönderilince, ben de onun kitaplarını okumaya başladım. Rahatlıkla söyleyebilirim ki Aslı Erdoğan’ın edebiyatını tanımak benim için önemli bir edebi özgünlüğün gecikmiş keşfiydi.
https://www.evrensel.net/haber/290019/asli-erdogan-edebiyati-sozcuklerle-dans
Çığlığı duyanlar ve duymayanlar
Edvard Munch, meşhur “Çığlık” tablosunun hikâyesini günlüğünde şöyle anlatmış; Munch, iki arkadaşıyla yürüdüğü sırada güneş batmaktadır ve rengi kan kırmızısıdır. Ressam kendini yorgun hisseder ve trabzanlara yaslanır. İki arkadaşı ise yürümeye devam eder. Munch bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini dile getirir günlüğünde. Ve o an hissettiğini bu tabloya yansıtır. Munch’un bu ünlü tablosu üzerine düşünürken, bugünlerde bize ne kadar tanıdık olduğu düşüyor aklıma. Birileri yürüyüp gidiyor, yaşamına hiçbir şey olmuyormuşçasına devam ediyor, o derin çığlığa yıkıma kulaklarını kapamış, öylesine bir yaşamı sürdürüp gidiyor. Başka bir yerde birileri ise duyduğu çığlığa arkasını dönemediği için, vicdanı, aklı elvermediği için durup kulak veriyor yükselen sese, tıpkı Munch’un doğanın çığlığını duyarak yoluna devam edemediğini anlattığı o meşhur tablosundaki gibi.
Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve tutsak edilen onlarca dostumuz arkadaşımız, gazeteciler, görevinden uzaklaştırılan açığa alınan barış akademisyenleri, öğretmenler; doğanın, insanın, hayvanın çığlığını duyarak ses olmaya çalışan güzel insanlar hepsi. Arkalarını dönüp yaşamlarına devam edemedikleri için, konforlu bir hayattansa bedel ödemeyi göze alıp, hakikate sırt çevirmedikleri için bu gün onca baskıya, kapatılmaya direniyorlar.
Neden mi direniyorlar çünkü kalpleri biçimli değil onların. Bir fabrikada seri olarak üretilmiş veya devletin tornasından inşa edilerek çıkmış değiller. Kalpleri eğilip bükülebilenlerden, kederinin yönünü, duygusunun kuvvetini egemenlere göre belirlemeyenlerden işte ondandır yaşadıkları zulüm, ağırdır ama yaşamsaldır da çünkü insan nasıl nefes alır başka türlü, onca yaşatılanı nasıl görmezden gelebilir ve de insan yükselen bu sese kulak vermezse kendisini nasıl affedebilir.
Bugünlerde yaşadıklarımız üzerine düşündüğümde sadece devlet iktidarını suçlayamıyorum maalesef. Öyle bir toplum ki artık faşizmin yanına bir de nefret(izm) eklemek gerekiyor. Çünkü olayı sadece devlet ya da iktidar suçu olarak görmek bizi bir yanılgıya da sürüklüyor. Bir de “gönüllü” olarak devlet iktidarının tüm suçlarına ortak olanlar var. Durumun aslında bir açıklaması bile yok belki ama göz ardı edilmemesi gereken oluşturulmuş bir bellek var. Bu bellek yıllarca eğitim sistemiyle, medyayla, dini kurumlarla ve hatta “sokaktaki insanla” her temasta kurulmuş, kurgulanmış, kendisini hep bir başkasını “kötü” görerek var etmiş bir bellek. İlkokul ders kitaplarında “düşmanın denize dökülüşünü” büyük bir zafer edasıyla anlatan ama o düşmanın da insan olduğundan bahsetmeyen, savaşı âdeta şenlikmişçesine anlatan resmi tarih ideologları tarafından kurgulanmış, yaşamı boyunca hiç kendilik kaygısı gütmemiş, yahu bu insanlar ne diyor, neden ölüyor diye hiç sorgulamamış kurgulanmış insan yığınları. Bu bana Orwell’ın milliyetçiler hakkında kurduğu şu cümleleri hatırlatıyor: “Kendi taraftarlarının yaptığı vahşetleri tenkit etmemekle kalmazlar, bunlarla ilgili bir şey duymamak konusunda da olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler.”
İşte, bu bir ayrım noktası oluşturuyor. Kalbini, vicdanını biçimlenmiş bir iktidar kurgusu olmanın dışına taşıyabilenler, kimliğinin göçebe olarak var edebilenler, devlet uygulamalarıyla yüzleşebilenler ile kendisini egemen “biz”in hayal ettiği cemaatle ancak bir yere konumlayabilenler arasındaki derin bir ayrım bahsettiğimiz. Gittikçe daha da derinleşen, nefessiz bırakan, cümleyi tüketen, kelimelerin tüm yapılarını bozan bir ayrım. Devlet dersinden geçenler ile kalanlar arasında oluşturulmuş derin bir yarık.
Bugünler geçecek elbet şöyle demiş ya Âşık Hüseyin:
“Buna dünya derler hepsi geçer, hangi günü gördün akşam olmamış.”
İşte akşamı olan o günü gördüğümüzde geride bağışlanamayacak onca şey kaldığında, yüzleşmenin imkânını da kaybedeceğimizi bilelim. Bilelim ki yaşananların ağırlığını duyarak, çok geç olmadan çığlığı duyalım, Aslı Erdoğan gibi, Necmiye Alpay gibi ve daha nicesi gibi… By Emek Erez

