Aslı Erdoğan’ın arkadaşı değilim

30’lu yaşlarımı devirmeme sayılı yıllar kalmasına rağmen çocukluktan beri bazı şeylere kafam hiç basmaz. Küçük bir disleksi var galiba ben de. Mesela faks makinesine hala inanamıyorum. Nasıl olabilir? Nasıl o yazı yazdığımız gibi diğer tarafa gidebiliyor? Sırat köprüsünü de hiç anlamamışımdır. Gerçi hayatımızdaki din dersi bölümünü madde madde incelersek baştan sona pek çok akıl almaz şey çıkarabilirim ama: Sırat köprüsü? Nasıl olacak o iş? Ben kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüyü bir koyunun üstünde geçebileceğime inanmıyorum. Eğer gerçekten böyle bir şey varsa, günün birinde öyle bir köprüyle karşılaşırsak hiç uğraşmayın, beni köprüden önceki son çıkıştan atın yani.

Özgürlükçü Demokrasi’nin Aslı’nın Arkadaşları bölümünü şu an gerçekten kendi psikolojik sorunlarımı anlattığım bir köşeye çevirmeyi çok isterdim. Ama benden önce bu köşede hisli yazılarını kaleme alan abilerim ve ablalarıma ayıp olacağını görüyorum. Merak etmeyin bağlıyorum şu an.

Hayatım boyunca anlamadığım milyonlarca şeyden biri de düşündüğü için suçlananlar ve düşünce suçluluğu adı verilen garabet olmuştur. Biz insan değil miyiz? Düşünmeyecek miyiz? Normalde bunun tam tersinin suç olması gerekmez mi? Düşünmeme suçluluğu. “Sen hayatın boyunca hiç bir şeyi düşünmedin. Tek bir şeye bile kafa yormadın, mal gibi yaşadın güzel kardeşim. At gibi oturdun, dünyaya boş boş baktın, kötü giden bir şeyi değiştirmek için parmağını bile kıpırdatmadın. Esas suçlu sensin”. Doğrusunun bu olması gerekmez mi?

Üstelik deneyimlediklerim ve gördüklerim bu ‘suçun’ aslında pek de bir şeyi değiştirmediğini gösteriyor.

Aslı Erdoğan için bu yazıyı yazmaya koyulurken hafızamda bir anım canlandı. Hayatımın kriminal dönemlerinden birinde bir hücrede mahkemeye çıkmayı bekleyen üç kişiydik. Bir kokainman yazar, komşusunun tavuğu bahçesine girdiği için komşusunu yaralayan Tekirdağlı bir adam ve uzun süredir ceza evinde olan bir düşünce suçlusu siyasi… Gerçek bir sarışın olmanın hakkını vererek “Bu devirde böyle şey mi kaldı hala ya?” diye sormuştum düşünce suçlusuna. Varmış. Hiç bıkmadan, üşenmeden, senelerdir milyonlarca kere yaptığı gibi bir de bana anlatmıştı suçunu. Neden yattığını anlamadım ama çok saygı duydum ona. Gerçekten. Çok az şeye saygı duyarım hayatta, ama o adama duymuştum. Çünkü hiç bir şey onu haklı olduğuna inandığı bir şeyden vazgeçmeye ikna edememiş.

Düşünce suçu diye bir şey yaratmak maalesef bu suçu işleyenleri durduramıyor. Tam tersine geri tepiyor. Şu an herhangi bir kitapçıya gidin en çok satanlarda 1,3,5 gibi rakamlarda Aslı Erdoğan’ın kitaplarının yeni basımları var. İnsanlar merak ediyor, alıyor, okuyor, tartışıyor… Hayatını yazarak ve dünyanın daha iyi bir yer olması için düşünerek geçirmiş biri için daha güzel bir şey var mı hayatta? Şu ana kadar burada yazmış ve yazmaya devam edecek abilerim ve ablalarıma sorarım: Hepimiz biraz kıskandık değil mi? Hadi itiraf edelim.

Bir itiraf da benden gelsin. Ben Aslı Erdoğan’ın arkadaşı değilim, hayatımız boyunca hiç tanışmadık. Necmiye Alpay’ı hiç tanımadım hatta varlığını tutuklanınca öğrendim. Bu insanlarla bir şekilde tanışsaydık eğer birbirimize en fazla 12 dakika tahammül edebilirdik. 13’üncü dakikada saç saça yoluşup ayrılırdık.

Bir şekilde buraya sızmayı başarmış bir yazarım işte.

Ama bir yandan bu geçmiş olsunlar cumhuriyetinin, Allah kurtarsınlar ülkesinin, ya hep beraber ya hiç birimiz memleketinin de bir üyesiyim. Maalesef.

Aslı Erdoğan’a, Necmiye Alpay’a, Ragıp Zarakolu’na ve tıpkı onlar gibi fikir suçlarından şu an şirin ülkemizin güzide ceza evlerini doldurmuş diğer tüm insanlara saygı duyuyorum. Var olduklarını, sapasağlam durduklarını ve dünyayı daha iyi bir yer yapabilmek için düşünmeye devam ettiklerini bilmek beni hayata inanmaya itiyor.

Dilerim bir an önce hepsi uçsuz bucaksız gökyüzünün altında gerçek arkadaşlarının yanına çıkar ve haramilerin saltanatını yıkmak için var güçleriyle kendileri olmaya devam ederler.

By Yiğit Karaahmet

Kelimelerle barışmak

Ünlü Yunan yönetmen Angelopoulos, yaşlı bir yazarın hayatının son iki gününü anlattığı “Sonsuzluk ve Bir Gün” adlı o başyapıtta bize insanın ancak vicdanla iyileşebileceğini hissettirir. Önce yaşlı bir adamla yola çıkılır filmde, sonra her biri hafızamıza kazınan sahnelerle sınır, göçmenler, kaybedenler anlatılır. Ölüm kaybetmek midir? İnsan ne zaman kaybeder hayatta, ne zaman kazanır? Direnmek. Anlamsızlığa.

Ölmekte olan hasta yazar Arnavutluk’tan gelen altı yedi yaşlarında, sarışın ve önceleri ağzını hiç açmayan, konuştuğunda ise yazarın muhtaç olduğu kelimeleri ona bağışlayan kaçak göçmene rastladığında aradığı anlamı bulur. Tanıdık bir sahnedir. Çocuk elinde bez dünyanın tozunu almaktadır. Dünyanın umrunda değildir yaşlarından çok büyük, çok sınır geçmiş, çok acı çekmiş o çocuklar. Yazarlardan da yaşlıdırlar hatta. Egsozun ortasında, yaşama tutunabilmek için arabaların ve dünyanın tozunu alırlar.

Dünyanın bu çocukların acısından daha fazlasını gördüğünü söyleyebiliriz sanırım. Tanık olduklarımız, gözümüze çarpanlar, bize ulaşanlar, iki adım ötemizde olup bitenler o kadar şiddetli ve zalimce ki gördüklerimizi kelimelere sığdıramıyoruz. Dünya son günlerini yaşıyor sanki ve bizler kelimelerin gücüne tutunanlar, yaşamın ötesine geçmek, bunu anlatabilmek için bir yol arıyoruz.

Kendi hayatımızla sınırlı kalmadan başkaları adına da düş kuruyoruz. Edebiyat budur çünkü, kendi yaşamının ötesine taşmak, insanı ve toplumu anlatmak, bunu yaparken bu gaddar dünyayı yaşanılır kılmak için düşler kurmak. En kötüsü ise, itiraf edelim, düş bile göremeden var olmaktır, umutsuzluk. İşte bu yüzden bizler cezaevindeki gazeteci ve yazarların, Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın özgürlüğünü savunanlar, arkadaşlarımızın dışarı çıkması için olduğu kadar bu düşlerin elimizden alınmaması için de mücadele ediyoruz.

Başkalarının düşleri. Başkalarının acıları. Başkalarının gerçekliğine kelimelerle nasıl dokunulur? Başkalarının acıları nasıl anlatılır? Kelimelerle nasıl barışılır?
Yaşadığımız ülkede kelimelere ve düşüncelere tahammülsüzlüğün çok uzun yıllara yayılan bir geçmişi olduğunu hepimiz biliyoruz. Kimimiz tarih, biyografi, okuyarak, kimimiz bizzat deneyimleyerek öğrendi bunu. Mevcut iktidardan önce, 12 Eylül’den önce, hatta Cumhuriyet’ten de önce. Erk kimin elinde olursa olsun sözleşmiş gibi hepsinin ortak düşmanı dil ve kelimeler. Sabahattin Ali’den, Aziz Nesin’e, Sevgi Soysal’dan İsmail Beşikçi’ye, Yaşar Kemal’den Çetin Altan’a 12 Eylül darbesi sırasında yurt dışına çıkan ve on iki yıl Almanya’da sürgünde kalan Oya Baydar’a, kendi dilinde yazabilmek için sürgüne giden Fırat Ceweri’ye… Saymakla bitmez.

Şimdi, yine, yeniden arkadaşlarımızın kelimeleri, hapse atılırken bu tahammülsüzlük bir kere daha onların davalarında somutlaşıyor. Bu sistem kurban istiyor, fırının ateşi sönmesin, sonsuza kadar yanabilsin diye oraya kitaplar, kelimeler, yazarlar atılıyor. Ve ateşi, yani gerçekliği, bir gün değil, bugün anlatmak zorunda olanlar. Gerçekliği kelimelere sığdırmanın yollarını arıyoruz. Mesele sadece iki yazarın özgürlüğü değil, mesele kelimelerle barışabilmek kanaatimce. Görünen o ki, kelimelerle barışmadan, ne kendimizle, ne Kürtlerle barışılabilecek, ne de biriken dev sorunlar çözülebilecek. Devletin dili şiddet olduğu sürece, devletin sınırı içindeki gruplar ve halklar da çözüm için şiddete başvurmayı, kan dökmeyi kolayca mazur gösterebilecekler.

Sorularımız gayet yalın ve basit. Özgürlük insanın ne yiyip yemeyeceğine, ne giyip giymeyeceğine, ne yazıp yazmayacağına karar vermekse eğer, neyi yazıp yazmayacağımızı başkalarının söylediği günlerde gerçekten özgür müyüz?

Mesela.

Ölü bebeğini, cenazesinin kaldırılmasına izin verilmediği için günlerce buzlukta bekleten bir anne nasıl anlatılır? Kelimelere nasıl sığdırılır? Ve içimizi kavuran gerçekliği anlatmak için başvurduğumuz kelimeler başkalarının gözünde nasıl aklanır?

Barıştan konuşmak. Vicdanı anlatan kalemlerle barışmak. Cevapları birlikte aramak. “Niçin ana dilimizde, kendi insanımızın hikâyesini özgürce, korku duymadan anlatmak varken hapis, sürgün, ölüm tehditleriyle yaşayalım? Neden kelimelerle barışmayalım?” sorusunu hep birlikte sormak.

Sonsuzluk. Kelimeler biriktirelim cebimizde Angelopoulos filmindeki yaşlı adamın para karşılığı satın aldığı kelimeler gibi. Mülteciler, yollar, yürüyenler, savaş, acı, başkaları, şiir, unutmak, özgürlük, tahammül, duvar, cezaevi, özgürlük. “Kelimelerle barışmak bir gün” diye haykıralım sonra Yunan tragedyalarındaki korolar gibi.

Hep bir ağızdan. By Gönül Kıvılcım

Tuz da koktu

“Ucu kaybolmuş bir çile nasıl sarılır? isyanımız vardı eskiden dönüp yıksak da kendimiz kendimizi efsanemiz söylenirdi şimdi ne masal ne efsane tarih bile reddedecek utançla sustuğumuzu”*

Utançla susmayıp cesaretle konuşanların susturulmaya çalışıldığı günlerdeyiz. O seslere, sözlere, çığlıklara vaktinde eşlik etmediğimizden olsa gerek şimdi hem onların sesine ve mücadelesine hem kendi haysiyetimize sahip çıkmanın telaşı içerisindeyiz. Bu yüzden, bir cesaret değil haysiyet mücadelesi diyor olabilir miyiz? Belki daha fazla utanmak istemiyoruz belki de savaşa karşı barıştan, muktedire karşı ezilenden yana taraf olanların abluka ve karantinaya alındığı şu dönemde tarihin bizi reddetmemesinin yollarını arıyoruz. Zira hepimiz biliyoruz ki hakikat ve tarih, muktedirin değil ezilenin yazdığıdır. Bu bilmenin eşiğinde hep beraber öğreniyor ve bir sınav veriyoruz.

Sınıfta, gazetede, ekranda, adliyede, amfide, meydanda, sokakta, mecliste… kalemle, kitapla, kamerayla, cübbeyle, klavyeyle… en çok da hakikatten, kalpten alınan güçle kendin ve herkes için ısrarla barış demek “suç”. “Ceza”sı muhtelif. Soruşturma, açığa alma, gözaltı, tutuklama, işkence… Biliyor, reddediyoruz.

Coğrafyanın ve kalbin en kanayan, en yaralı köşesinden yükselen hak, hukuk, eşitlik, adalet, özgürlük, demokrasi ve barış taleplerine, Kürt halkının bunlar uğrunda verdiği mücadeleye bu yakadan her kim ama’sız, fakat’sız destek olursa ona kesilen ceza hiç de hafif olmuyor Pınar Selek’ten bugüne. Şimdi de Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan üzerinden diyorlar ki susun, karışmayın!

İyi biliyoruz ki ne Necmiye Alpay’a ne de Aslı Erdoğan’a dilbilimci, edebiyatçı oldukları için ceza kesildi. Kara kıtalardan ses vermeleri, evcilleştirilememeleri, ehlileştirilememeleri yetiyordu. Tıpkı pek çok gazeteci, akademisyen, avukat; sayısı neredeyse on beş bini bulan öğretmen gibi. Her biri barışın yazarı, öğretmeni, gazetecisi, avukatı… olmayı tercih ettikleri için çeşit çeşit ceza onlara reva görüldü.

Ne acıdır ki Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan ancak cezayla kuşatıldıklarında bu kadar sahiplenildi. Onların meramı ne barış kelimesinin içinin boşaltılmasına, barışın sessizliğe mahkum edilmesine karşı kalemleriyle mücadele ederken ne de edebiyat içre yarattıklarıyla anlaşılabildi. Oysa onlar, senelerdir herkes için onurlu ve kalıcı bir barışın kurulması için mücadele edenlerdendi.

Tam da bu sebeplerle onların sesine, sözüne sahip çıkmaktan söz edilirken bunun ne anlama geldiği yeniden düşünülmeli. Zira bu, hem onların özgürlüğüne kavuşması için mücadele etmeyi hem de barış mücadelelerine sahip çıkmayı içeriyor olmalı.

Nasıl?

Onlarla aynı gerekçelerle tutuklanan gazeteci Zana Kaya ve İnan Kızılkaya’yı unutmayarak.

Özgür Gündem’le dayanışmak amacıyla nöbetçi yayın yönetmenliği yaptığı için tutuklanıp serbest bırakılan Şebnem Korur Fincancı’yı, ifadeye çağrılan ve akıbetlerini şimdiden kestiremediğimiz pek çok kişiyi unutmayarak.

Nice şahane romanı, öyküyü, şiiri çocuklarla buluşturmak, söz cinlerini içlerine kaçırmak, eleştirel bir bakış kazandırmak, hayallerini giriş gelişme sonuç kompozisyonlarına hapsetmeden çağıl çağıl akıtmalarını sağlamak… için binbir engele rağmen bıkmadan usanmadan çalışan, hemen hepsi Eğitim—Sen’li, çoğu Kürt açığa alınan barışın örğretmenleri için de cümle kurarak.

Sadece bildiğimiz yaralara değil, bilmediklerimize de merhem olmaya çalışarak. Artık hepimiz birbirimizle ağrılarımızdan, yaralarımızdan, acılarımızdan akraba olduysak bu coğrafyada ancak beraber iyileşebileceğimizi unutmayarak.

Sahipliler kadar sahipsizlerin, bildiklerimiz kadar bilmediklerimizin de sesi olmak Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın barış mücadelesine en yakışan değil midir? Sanırım ancak o zaman bir haysiyet mücadelesinden söz edilebilir. Aksi, hiyerarşik aktivizm sahnelerinde poz kesmelere dönüşür ki nice barış mücadelecisi esas o zaman yalnız kalmış olur.

Onlar ve nicesi özgür kalana ve bu topraklarda barışı hep beraber kurana dek asla yalnız yürümemeyi öğrenmek zorundayız. Yoksa haller duman. Zira,

“et kokunca tuz gerek

ama tuz da koktu…”*

*Gülten Akın

By M.Kocak

Boğaziçili arkadaşlarından Aslı Erdoğan’a mektup!

Sevgili Aslı,

Biz, Boğaziçili arkadaşların gözaltına alındığın 16 Ağustos’tan beri her gün seni düşünüyor, senin hakkında konuşuyor, bütün dünyaya senin duyarlı ve vicdanlı duruşunu anlatıyoruz. Senin özgürlüğüne kavuşacağın güne kadar seni anlatmaya ve seninle dayanışmaya devam edeceğiz.

https://www.medyatava.com/haber/bogazicili-arkadaslarindan-asli-erdogana-mektup_140536

Norwegian PEN welcomes a new Honorary Member

Norwegian PEN is pleased to announce the adoption of prize-winning writer, columnist, and human rights activist Aslı Erdoğan as our newest honorary member. In the wake of Erdoğan’s recent arrest in Turkey, Norwegian PEN wishes to honor her for over a decade of tireless contributions to the fields of literature and activism.

Originally obtaining an MSc at Boğaziçi University, Erdoğan worked as a particle physicist at CERN in Geneva before beginning a fruitful and prolific writing career. The publication of Erdoğan’s first novel in 1994, Kabuk Adam (Crust Man) quickly established her literary presence, and subsequent works such as The City in Crimson Cloak, Miraculous Mandarin, and Wooden Birds have led to numerous prizes and accolades both in Turkey and abroad. Erdoğan’s works have been translated into more than fifteen languages, and her most recent novel, The Stone Building, received Turkey’s most prestigious literary award (Sait Faik) in 2010.

As a writer of fiction, Erdoğan is a model of versatility, and her body of work includes poetry, poetic prose, several novellas and short stories, and seven novels. Perhaps even more impressive, however, is Erdoğan’s prolific career as a journalist and columnist, and her dedication as an activist; publishing over 200 articles and championing causes for feminism, ethnic equality, non—discrimination, and free expression, Aslı Erdoğan’s most recent and controversial contributions stem from her position as a columnist, symbolic editor, and advisory board member of the pro-Kurdish opposition daily, Özgür Gündem.

In the aftermath of the failed military coup on 15 July in Turkey, a court order forced the closure of Özgür Gündem, and following a police raid on 16 August, Aslı Erdoğan was taken into custody alongside twenty other journalists and employees. Erdoğan was arrested on 17 August and has since been charged with “membership of a terrorist organization” and of “undermining national unity”.

An international outcry has been raised in protest of the prison conditions under which Aslı Erdoğan is being held. Erdoğan suffers from asthma, diabetes, and chronic obstructive pulmonary disease (COPD), and in her detention she has been denied essential medication, medical attention, and at times, even fresh air and water. Recent objections to her arrest have been overruled by Istanbul’s courts, and Erdoğan continues to await trial in prison amid deplorable conditions.

The effects of the failed coup in July, and the ensuing state of emergency declared by President Recep Tayyip Erdoğan have resulted in the increased suppression of freedom of expression in Turkey, adding fuel to the fire in an environment that was already hostile to political dissent. Aslı Erdoğan, many of her colleagues, continues to be persecuted in her fight for free expression.

Through years of lost jobs, smear campaigns, and political and social exile, Aslı Erdoğan has remained unflinching in her convictions and defense of human rights. A long—time friend, supporter, and member of PEN, Erdoğan served as the Turkish representative of PEN International’s Writers in Prison Committee from 1998 to 2000, as well as being an ICORN writer—in—residence in Krakow, Poland. In 2005, the French literary magazine, Lire, shortlisted Erdoğan as one of “50 most promising authors of tomorrow”. Norwegian PEN is proud to adopt Aslı Erdoğan as an honorary member, as we continue to hope for her release and the cessation of Turkey’s assault on free speech.