Bunları neden biz yaşarız?

Bütün bunları neden yaşarız? Kaderden, karmadan, birbirine ilikli rastlantıların kurduğu bir düzenden falan bahsetmiyorum elbette. Benim kastettiğim biraz daha farklı. Biz, bütün bunları neden yaşamak zorunda kalırız? Neden, ayırmaya çalıştığımız kavgada en çok yumruğu biz yeriz? Neden biz, ”akıllı olmak”, ”ayağımızı denk almak” zorunda kalırız mesela hep? Bizim sahillerimize beton dökülür, bizim dağlarımızda altın aranır, bir yerde iş sıkıntıya girdi mi ilk önce bizim çocuklarımız kapının önüne konur. Yas bayrakları hep bizim evlerimize asılır, taziyeye hep bize gelinir. Neremizi ne kadar göstereceğimizi, saçımızı başımızı nasıl yapacağımızı, ne kadar çocuk doğurup, çocuklarımızı nasıl ”doğru” yetiştireceğimizi bize hep başkaları söyler. Kimin koynuna girip kimi koynumuza alacağımızı bile bizden daha iyi bilirler. Gelip aramıza yatarlar.

Kan bizden akar, teri toprağa biz dökeriz, onu biz yoğurur, taşı taşın üstüne biz koyarız. Ama hep bizim şarkılarımız kabahatlidir. Bizim yazdıklarımız, bizim dediklerimiz lanet gibi yakamıza yapışır, nesilden nesle izimizi sürer. Hastaneleri, mahpushaneleri, asker ocaklarını, belediye otobüslerini ve kimsesiz kabristanlarını her daim biz doldururuz. Amansız hastalıklara biz yakalanırız, yediğimiz içtiğimizin kendine bile hayrı olmadığından. Yıllar bizim yüzümüzün çizgilerinden okunur yalnızca. Yaşlandıkça şarap gibi güzelleşmez, sirke gibi ekşir, bozuluruz. Bizim oturduğumuz apartmanlar yıkılıp can alır, bizim bindiğimiz trenler raydan çıkar, yalnızca bizim yattığımız odaları soba zehirler, lodos bizim çatılarımızı uçurur, sel bizim evlerimizi basar. Yok, kaderden bahsetmiyorum hala, hayır. Bizim yoksulluğumuz, bizim dünya malından çok insanın, hayvanın, ağacın canının kıymetiyle titreşen vicdanımız, bizim iyiden güzel yana oluşumuza mukabil, bütün bunların neden gelip de illa bizi bulduğunu konuşuyorum. Biz, bir bahçenin duvarından dışarı sarkan iki tanecik elmaya bile nazarımız değmesin diye çekinerek bakanlar. Hasan Hüseyin’in dediği gibi, ”Hor baktık mı karıncaya? Kırdık mı kanadını serçenin? Vurduk mu karacanın yavrulusunu?” Kime ne kötülüğümüz dokunmuş ki bunlar bize reva sayılır?

Mesela bir edebiyatçının, —Allah’ım yazması bile ne garip— yazdıklarından ötürü hapiste olmasını kim neyle açıklayabilir? Kime ne zarar vermiş olabilir yazdığı şeylerle? Savaşı Aslı Erdoğan mı çıkarmış, insanları karşı beri silahlandırıp birbirine nişan almış halde mevzilere o mu sürmüştür ki, ”Yahu bu işin sonu yok, gelin barış edilsin,” diyenlerin arasında olduğunu açıkça ifade ettiği halde bugün onca sağlık sorununa rağmen hala kilit altında tutulur? Şu yazıyı yazarken dahi bir kez daha dönüp tek tek baktım, altına imza attığım bütün barış ve sükunete çağrı metinlerde Aslı Erdoğan’ın da imzası var. Şimdi mesela o içeride, bense dışarıdayım. Bu beni suçlu ama henüz ele geçirilememiş mi yapar, yoksa Aslı’yı mı masum kılar bu karışıklık? Öte yandan bu bir kötülük piyangosu. Bir müddet sonra benim sade suya tirit bir sebeple derdest edilmeyeceğimin, Aslı’nın dışarıdan (hatta belki hala içeriden) bana yazılarıyla destek vermeyeceğinin garantisi yok. Bu bir kötülük çarkı, bir fenalık lotaryası. Kötülerin, fenaların elinde dönüyor ve hep bizi buluyor. Eninde sonunda biz kendimizi, ”Yahu size ne kadının giyiminden, kürtajından, sevgilisinden, çocuğundan” derken buluyoruz çünkü. ”Termiğini, hidroelektriğini, nükleerini benden uzak tut,” deyip doğrulan biz oluyoruz her koşulda. Bir nokta var, özgürce yaşama hakkından yana olmaktan bahsedilince çok büyük şeylerden, toplumsal yaşamı ve iktidarın varoluşunu altüst eden köklü değişiklikler kastediliyor sanılıyor. Belki o yanları da vardır, ama el insaf, bu ülkede bir adam, en kalabalık semtlerden birinde, sokağın ortasında, herkesin gözünün önünde kalbinden bıçaklandı, kartopu oynuyor diye. ”Dükkanımın önünde oynama, cama kartopu geliyor,” diyen bir dükkan sahibi tarafından, ”Ben bıçaklamadım, bıçağın üzerine düştü, zaten Geziciydi” diyen bir dükkan sahibi. Çünkü bu ülkede, sadece bu ülkede değil dünyada da böyle bu, bize her şeyi yapmak caizdir. Canımızın kıymeti bile kartopu kadar, dükkan camı kadardır. Bütün bu şeyler hep bizim başımıza gelir bu yüzden. Çünkü biz cama değil cana kıymet verenleriz. Kimse bizi bundan ötürü kabahatli saymaya kalkmasın, Hasan Hüseyin’in dediği gibi, ”Ya nasıl kıyarız insana?”

Kan bizden akar, teri toprağa biz dökeriz, onu biz yoğurur, taşı taşın üstüne biz koyarız. Ama hep bizim şarkılarımız kabahatlidir. Bizim yazdıklarımız, bizim dediklerimiz lanet gibi yakamıza yapışır, nesilden nesle izimizi sürer. Hastaneleri, mahpushaneleri, asker ocaklarını, belediye otobüslerini ve kimsesiz kabristanlarını her daim biz doldururuz. Amansız hastalıklara biz yakalanırız, yediğimiz içtiğimizin kendine bile hayrı olmadığından. Yıllar bizim yüzümüzün çizgilerinden okunur yalnızca. Yaşlandıkça şarap gibi güzelleşmez, sirke gibi ekşir, bozuluruz. Bizim oturduğumuz apartmanlar yıkılıp can alır, bizim bindiğimiz trenler raydan çıkar, yalnızca bizim yattığımız odaları soba zehirler, lodos bizim çatılarımızı uçurur, sel bizim evlerimizi basar. Yok, kaderden bahsetmiyorum hala, hayır. Bizim yoksulluğumuz, bizim dünya malından çok insanın, hayvanın, ağacın canının kıymetiyle titreşen vicdanımız, bizim iyiden güzel yana oluşumuza mukabil, bütün bunların neden gelip de illa bizi bulduğunu konuşuyorum. Biz, bir bahçenin duvarından dışarı sarkan iki tanecik elmaya bile nazarımız değmesin diye çekinerek bakanlar. Hasan Hüseyin’in dediği gibi, ”Hor baktık mı karıncaya? Kırdık mı kanadını serçenin? Vurduk mu karacanın yavrulusunu?” Kime ne kötülüğümüz dokunmuş ki bunlar bize reva sayılır?

Mesela bir edebiyatçının, —Allah’ım yazması bile ne garip— yazdıklarından ötürü hapiste olmasını kim neyle açıklayabilir? Kime ne zarar vermiş olabilir yazdığı şeylerle? Savaşı Aslı Erdoğan mı çıkarmış, insanları karşı beri silahlandırıp birbirine nişan almış halde mevzilere o mu sürmüştür ki, ”Yahu bu işin sonu yok, gelin barış edilsin,” diyenlerin arasında olduğunu açıkça ifade ettiği halde bugün onca sağlık sorununa rağmen hala kilit altında tutulur? Şu yazıyı yazarken dahi bir kez daha dönüp tek tek baktım, altına imza attığım bütün barış ve sükunete çağrı metinlerde Aslı Erdoğan’ın da imzası var. Şimdi mesela o içeride, bense dışarıdayım. Bu beni suçlu ama henüz ele geçirilememiş mi yapar, yoksa Aslı’yı mı masum kılar bu karışıklık? Öte yandan bu bir kötülük piyangosu. Bir müddet sonra benim sade suya tirit bir sebeple derdest edilmeyeceğimin, Aslı’nın dışarıdan (hatta belki hala içeriden) bana yazılarıyla destek vermeyeceğinin garantisi yok. Bu bir kötülük çarkı, bir fenalık lotaryası. Kötülerin, fenaların elinde dönüyor ve hep bizi buluyor. Eninde sonunda biz kendimizi, ”Yahu size ne kadının giyiminden, kürtajından, sevgilisinden, çocuğundan” derken buluyoruz çünkü. ”Termiğini, hidroelektriğini, nükleerini benden uzak tut,” deyip doğrulan biz oluyoruz her koşulda. Bir nokta var, özgürce yaşama hakkından yana olmaktan bahsedilince çok büyük şeylerden, toplumsal yaşamı ve iktidarın varoluşunu altüst eden köklü değişiklikler kastediliyor sanılıyor. Belki o yanları da vardır, ama el insaf, bu ülkede bir adam, en kalabalık semtlerden birinde, sokağın ortasında, herkesin gözünün önünde kalbinden bıçaklandı, kartopu oynuyor diye. ”Dükkanımın önünde oynama, cama kartopu geliyor,” diyen bir dükkan sahibi tarafından, ”Ben bıçaklamadım, bıçağın üzerine düştü, zaten Geziciydi” diyen bir dükkan sahibi. Çünkü bu ülkede, sadece bu ülkede değil dünyada da böyle bu, bize her şeyi yapmak caizdir. Canımızın kıymeti bile kartopu kadar, dükkan camı kadardır. Bütün bu şeyler hep bizim başımıza gelir bu yüzden. Çünkü biz cama değil cana kıymet verenleriz. Kimse bizi bundan ötürü kabahatli saymaya kalkmasın, Hasan Hüseyin’in dediği gibi, ”Ya nasıl kıyarız insana?” By Mahir Ünsal Eriş

Barış yanlısı kadınlar cezalandırılıyor, ‘sindirmiyoruz’

6 Ekim’de Tatavla Sahne’de Necmiye Alpay ile Aslı Erdoğan’ın eserlerinden parçaların okunacağı bir etkinlik düzenlenecek.

Ahmet Mümtaz Taylan, Ahmet Ümit, Ayfer Tunç, Birhan Keskin, Defne Halman, Fırat Tanış, Hakan Günday, Karin Karakaşlı, Selen Uçer ve Sevinç Erbulak’ın katılımıyla gerçekleşecek geceye, Alper Bakıner, Kamucan Yalçın ve Erbil Doğan da şarkılarıyla destek verecek.

‘Aslı’nın Arkadaşları’ oluşumu, etkinlik öncesi sorularımızı yanıtladı.

‘Aslı’nın Arkadaşları’ olarak sizi bir araya getiren ne oldu? Yazı nöbetine nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Aslı Tohumcu: ‘Aslı’nın Arkadaşları’ kendiliğinden bir araya geldi diyebiliriz. “Serbest kalana kadar onun gazetesinde yazalım” düşüncesiyle yazı nöbetine başladık. Çok geçmeden Necmiye Alpay tutuklandı ve yazı nöbetinin sembolik değeri hem içeridekiler hem dışarıdakiler için arttı. Yazı nöbeti, arkadaşlarımız özgürlüğüne kavuşana kadar da sürecek. Okuyuculardan da güzel geri dönüşler, hatta yazı desteği alıyoruz. Her gün hapishaneye kart yollayarak hem onları unutmadığımızı gösteriyor hem de bu kartları her akşam Twitter’da paylaşarak bu haksız tutukluluğa dikkat çekmeye çalışıyoruz. Bu cuma bir grup kadın yazar olarak Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşeceğiz.

M. Kutlukhan Perker: Aslı’yı en son, tutuklanmasından bir hafta önce gördüm. Vedalaşırken “Beni alacaklar diye çok tedirgin oluyorum” dedi. Böyle kalp kırıcı bir hikayeyle vedalaştığım arkadaşımızı geri alana kadar elimizden geleni yapacağız. KaraKarga Dergi olarak Aslı’nın tutuklandığı günün akabinde “Aslı Erdoğan içerideyse hiçbirimiz dışarıda değiliz” diye bir fotoğraf kampanyası başlattık. Yazı, kartpostal, özgürlük nöbeti devam ediyor.

Aslı Erdoğan’la Necmiye Alpay’ın yazı nöbetinden haberi olmuştur. Nasıl tepki gösterdiler?

Aslı Tohumcu: Dışarda yapılan her şeyin haberi gidiyor onlara ve moral buluyorlar. Dışarıdaki mücadelenin büyüyerek, kalabalıklaşarak sürmesini istiyorlar elbet. Sonuçta bu bir barış mücadelesi, kimse sadece kendisi için istemiyor barışı!

Ayşegül Tözeren: Dayanışmanın her biçimi hem Aslı ve Necmiye’yi, hem de biz arkadaşlarını diri tutuyor. İçeriden dışarıya çıkan mesajlarda, yazı nöbetine, dayanışmaya katılan arkadaşlarına teşekkür ediyorlar. Edebiyatın, sözcüklerin gücüyle bizi ayıran duvarlara rağmen iletişim kurabildiğimizi, birbirimize dokunabildiğimizi hissediyoruz.

Sizlere anlatabildikleri kadarıyla başlarına geleni nasıl yorumluyorlar? Umutsuzluk hissiyatları var mı?

Aslı Tohumcu: “Bölge ve Türkiye bir ateşe dönüşmüş durumda ve ateşi söndürmek için ateşe yaklaşmak zorundasınız. Gazeteler, gazeteciler, barışçılar ateşe yaklaşmaya cesaret edenlerdir” diyor Necmiye Alpay bize gönderdiği bir mektupta. Ateşe yaklaşmaya cesareti olan yanmayı göze almış demektir. Haklılığın ve doğru yerde duruyor olmanın verdiği sabırla özgür kalacakları günü beklediklerini söyleyebiliriz.

İki yazarın tutuklanması Türkiye’deki edebiyatçılar için sarsıcı bir gelişme oldu mu? Bazı çevrelerin bu durumu belli bir sessizlikle karşıladığını düşünüyor musunuz?

M.Kutlukhan Perker: Evet, ülkedeki son gelişmelerden sonra insanlar korktukları için bundan 10 sene önce verilebilecek reaksiyonun onda biri gösteriliyor.

Aslı Tohumcu: Aslı Erdoğan’ın tutuklandığı gece sosyal medya hesaplarından lay lay lom mesajlar atan yazarlar vardı. Ama tabii bu da bizi şu sorulara götürüyor; herkes etkilenmek zorunda mı, herkes vicdanen rahatsız olmak zorunda mı, herkes tepki vermek zorunda mı? Aynı geleceği paylaşacağımız düşünülürse öyle olması gerekirdi aslında ama olmuyor ne yazık ki. Türkiye’nin yazar sendika ve örgütleri bizi bir araya getirmeliydi, bu bile sağlanamadı. Biz onları dürttük ve bize sakin olmamız telkin edildi. Annem de söylüyor bunu! Öneriler yerine, kurum olarak yaptıklarının görülmediğine dair sızlanmalar dinlemek zorunda kaldık.

Açığa alınan öğretmenler arasında tanıdığımız edebiyatçılar da var. Alpay ve Erdoğan’ın tutuklanması ile yazar öğretmenlerin işsiz bırakılması arasında bağ kuruyor musunuz?

Anıl Mert Özsoy: Verilmeye çalışılan mesaj çok açık: Yan yana, aynı yarayı sahiplenip birlikte iyileşmemize ne tahammülleri var ne de istekleri… Memleketin çorak şehirlerini tarumar ederken, bu gidişata dur demek isteyen sendikacı öğretmenler ile Necmiye Alpay’ı ayrı tutamayız. Ortak bir çığlığın başka çınlamalarıdır en fazla… Bir yanda gazete dayanışması, bir yanda kirli savaşa karşı sendika dayanışması… Bakınca her ikisi de hukuka ve insan haklarına uygun.

Aslı Perker: Öyle bir memlekette yaşıyoruz ki şu an hapislerimiz yazar dolu, ama bunlar kendi içlerinde gruplara ayrılıyorlar ve her birine biçilmiş suç farklı. İnsanın havsalası duruyor. Aynı zamanda görüyoruz ki gerçekten bütün meseleler iç içe geçmiş vaziyette. Çünkü aslında hepsine sebep olan problem aynı. İşin doğrusu hiçbirimizin buna karşı ne yapılabileceğini tam olarak bildiğimizi zannetmiyorum. Zira reflekslerimiz bir hukuk devleti olduğumuzu düşünerek gelişmiş, ama bir vatandaş olarak ben hukukun var olup olmadığından artık emin değilim.

‘Yeni kitabının son hali üzerinde çalışıyoruz’

Aslı Erdoğan’ın içeride de yazmaya devam ettiğini biliyoruz. Yazı üretimi açısından cezaevi süreci kendisini nasıl etkiliyor?

Mehmet Said Aydın: Doğrusu içerideki yazma faaliyetine dair ayrıntılı bilgi sahibi olamıyoruz. Bize bir şey ulaştırması OHAL şartlarında imkânsız… OHAL’den ötürü sadece aile bireyleri görüşebiliyor mahkûmlarla. Gözaltı sürecinin hemen öncesinde “Artık Sessizlik Bile Senin Değil” isminde yeni deneme kitabı için ulaşmıştık Aslı’ya. Kitabın kâğıt çıkışlarını ulaştırabildik ama içeriden onun notlarını alamadık. Şimdilik kitabın son hali üzerine çalışıyoruz.

Uluslararası camianın bu iki yazara desteğini yeterli buluyor musunuz? Neler yapıldı şu ana kadar?

Aslı Tözeren: Aslı Erdoğan’ın tutuklanmasına ilk tepki veren ülke Fransa oldu. Patrick Deville bir dayanışma metni hazırlayarak, dünya çapında imzaya açtı. Bu metin dünyanın her tarafındaki edebiyatçılara, okurlara da bir çağrı niteliği taşıyordu. Geniş bir imzacı kitlesine ulaştı. Uluslararası PEN ve özellikle İngiltere PEN sürekli çağrılarla tutuklamaya karşı itirazlarını dile getirdiler. Uluslararası PEN Başkan Yardımcısı Eugene Schoulgin ve beraberindeki uluslararası heyet, Türkiye’ye gelerek özgürlük nöbetine katıldılar. Necmiye Alpay’ın da tutuklanmasıyla uluslararası kültür kamuoyu ikinci kez şoke oldu. Stockholm’de, Köln’de, Oslo’da, Zürih’te dayanışma ve okuma geceleri sürüyor. Farklı ülkelerden PEN’ler Aslı ve Necmiye’ye onursal üyelikler sunuyor.

’15 Kasım’da ödül töreni var’

İsveç PEN, Hapisteki Yazarlar Komitesi’nden Firat Ceweri, 2016 yılı Tucholsky Ödülü’nün Aslı Erdoğan’a verildiğini açıkladı. Bu ödülün anlamı nedir?

Aslı Tözeren: 1930’lı yılların başlarında Nazilerin baskısından kaçarak İsveç’e sığınan Alman yazar Tucholsky iltica talebinde bulunmuş, ancak İsveç hükümeti yazara siyasi sığınma hakkı vermemiş. Ardından Tucholsky 1935 yılında intihar etmiş. İsveç PEN uzun bir süredir düşünce özgürlüğünü onurlandırmak ve ödüllendirmek için baskı altındaki bir yazara Uluslararası Tucholsky Ödülü veriyor. Tucholsky Ödülü iki anlam taşıyor: Hem ödülün sunulduğu yazara, hem yazarın kendini baskı altında hissetmesine neden olan egemenlere, uluslararası kamuoyunun desteğinin yazarla birlikte olduğunu gösteriyor. 15 Kasım’da da ödül töreni var. Dileriz bir an evvel özgürlüğüne kavuşur ve ödülünü almaya İsveç’e gidebilir.

İki yazar için verilen mücadelenin sizce en önemli yanı nedir?

Anıl Mert Özsoy: Memleketin dört bir yanı kabuk bağlamaya gücü kalmamış yaralarla dolu. Bu yaraların merhemi biraz da ezilmekse, ki öyledir, Necmiye Alpay’ın dediği gibi barış aktivistleri Türkiye’nin siyahileridir.

Ilgın Sönmez: Gerek yazarlarımızın davalarına konu olan ve iktidar çevrelerini rahatsız edip mevcut tutuklamalara sebep olan sürecin, gerekse her iki kadın yazarımız için dışarıda verilen mücadelenin odağı ve vurgusu herkes için adalet, insan hakları üzerinden Kürt sorununa barış ve çözüm odaklı yaklaşmak, toplumsal barış ve düşünce özgürlüğüdür. Hapishanelerde 100’ün üzerinde gazeteci ve artan sayıda yazar mevcut. Bu da Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en sıkıntılı dönemini idrak ettiğimizi gösteriyor. Düşünen, özgürlükçü, barış yanlısı kadın olmanın cezalandırıldığı, kadın kimliği üzerinden daha bir cüretkarca namzetleştirildiği anlamına geliyor. Bunu içimize sindirmiyoruz. Kararlılık ve devamlılık temel hedefimiz. Eylemler tutukluluk halleri sona erene ve dava süreçleri tamamlanana dek kesintisiz devam edecek. By Burcu Karakaş

Uçurum özgürlüğü

Yazmak “hiçbir şey” olduğunu anlamanın en harika yoludur. Donatarak çıplak bırakır sizi, sahip ederek yoksun kılar ve dahil ederek ayrıştırır. Hiçbir şey olarak elinize aldığınız kalemi bıraktığınızda “hiçbir şey”sinizdir yine… Dünyanın en varedici yolculuğudur bu; hiçlik yolculuğu.

Yaratının kendisi, yaratıcının kendisi olursunuz. Bütünleşir bir olursunuz…

Aslı Erdoğan’ı kitaplarından, söyleşilerinden tanıyorum. Her yazar gibi insanlığın temel sorunlarını kendine dert edinmiş bir hak savunucusu O.

Değerli dilbilimci Necmiye Alpay’ı ise şahsen tanırım. Kendisiyle Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü vesilesiyle düzenlenmiş olan bir akşam yemeğinde sohbet etmişliğimiz var. Sonrasında çeşitli zamanlarda Şiirsaati Dergisi için hazırlamış olduğum bazı dosya konularında görüşüne başvurduğum, yazı istediğim oldu, yazdı… Onun adının barış ile özdeş olduğunu düşünüyorum.

Bu yazı nöbetine dahil olmak istedim, üstelik yalnız değilim. Borges var yanımda. Ritsos var, Brecht, Nazım Hikmet, Sımonov var. Kavafs, İlhan Berk, Cemal Süreya, Gülten Akın, Sennur Sezer, Arif Damar da var yanıbaşımda, namı diğer Arif Barikat… kalabalığız. Elimde Kum Kitabı var…

Arjantin edebiyatının önemli yazarlarından Jorge Luis Borges’in bir kitabına ad olan fantastik öyküsünün adıdır Kum Kitabı. Parmaklarınızla sayfalarını kaydırdığınızda, kapağı ile ilk sayfa arasında sürekli sayfalar üreyen, bilinmeyen bir dilde yazılmış büyülü bir kitaptır bu. Tıpkı kum gibi ne başı ne sonu vardır, sonsuzdur. Sayfa numaralarında düzenli bir ilerleme yoktur. Açtığınız sayfa 998 iken, bir sonraki sayfa 1280 olabilir mesela. Bu arada açtığınız sayfaya dikkatli bakmanız, gerekir. Gördüğünüz resimleri bir daha görme, bilgileri bir daha okuma şansına sahip değilsiniz. Aynı sayfayı bir daha açmanız olanaksızdır çünkü. Bu kitabın yazarı da meçhuldür. Öykünün sonunda öykü kahramanımız kum kitabından ürker, korkuya kapılır ve ondan kurtulmak ister. Yakmayı dener olmaz, atmayı dener olmaz, sonunda bir yaprağı gizlemek için en uygun yerin orman olduğunu biyerlerden okuduğunu anımsar. Kitabı götürür, görevlinin bir anlık dikkatsizliğinden faydalanarak şehir kütüphanesinin raflarından birine bırakır. Öyle ki kitabı nereye bırakmış olduğunu unutmak için rafların sırasına bile dikkat etmez. Ama kütüphanenin önünden her geçisinde hala ürperti duyar…

Yazmak için özgür bir ruha sahip olmak gerektiğine inanıyorum. Ruhu tutsak kişi bana ne söyleyebilir? Tutsak ruhların söylediği otoritenin bağnaz, baskıcı, köleleştirici, ötekileştirici söyleminden öteye geçemez. Yazmaya uçurum özgürlüğü gerekli; düşen kalkan, yıkılan, parçalanan, ezilen ama dirilen, sürekli yenilenen direngen uçurum özgürlüğü…

Tehyi göze almayan özgürlük, özgürlük sayılmaz. Ancak gerçek özgürler uçurumu göze alabilir.

Yazarların Kum Kitabı kadar ürkütücü olduğunu biliyorum. Her dönem iktidarlar tarafından tehdit olarak algılandıklarını da. Onları baş belası olarak gördüğünüzü ve kurtulmak istediğinizi de biliyorum. Fakat parmaklıkların arkası uygun bir yer değil. Işığı kapatmaya çalışmakla savunmakta olduğunuz karanlığı deşifre etmiş oluyorsunuz.

Peki ya kitaplar? Kitapları ne yapacaksınız? Zihinlerden söküp alabilecek misiniz söylediklerini? Yazarlardan kurtulmak için özel bir çaba harcamanıza gerek yok. Yazmaya kalkışmakla onlar zaten kendilerine hakikatin tutsaklığını, uçurumun kıyısını seçmişlerdir… By Gülümser Çankaya

Özgürlüğe ses veriyoruz

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a destek için okuma gecesi: Özgürlüğe ses veriyoruz

Özgür Gündem’in tutuklu yayın danışma kurulu üyeleri yazar Aslı Erdoğan ve dilbilimci Necmiye Alpay’a destek vermek için okuma gecesi yapılacak.

Özgür Gündem gazetesi, İstanbul 8’inci Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla ‘terör örgütü propagandası yaptığı’ gerekçesiyle geçici olarak kapatılmıştı.

Yazar Aslı Erdoğan ‘Örgüt propagandası’, ‘örgüt üyeliği’ ve ‘halkı kışkırtmak’ suçlaması, Necmiye Alpay ise ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ ve ‘Devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak’ suçlarından tutuklanmıştı.

Evrensel’in haberine göre bir aydan uzun süredir tutuklu bulunan Erdoğan ve Alpay için birçok ünlü yazar ve oyuncu bir araya gelecek.

Yazarlar Ahmet Ümit, Ayfer Tunç, Karin Karakaşlı, Hakan Günday, şair Birhan Keskin, oyuncular Fırat Tanış, Defne Halman, Sevinç Erbulak ve Selen Uçer, ‘Özgürlüğe ses veriyoruz’ başlığıyla okuma gecesi düzenleyecek.

Tatavla Sahne’de 6 Ekim’de düzenlenecek etkinliğe, Luxus’tan Alper Bakıner, Kamucan Yalçın ve Erbil Doğan da şarkılarıyla destek verecek.