Kendine gecikmemeli insan

Bu günlerde ne yapılsa, ne söylense, ne yazılsa… hep boş gibi geliyor insana. Ne yazılsa, ne söylense, ne yapılsa gidip gidip kör bir çıkmaza saplanıyor, saplandığı yerden de sahiplerini ürkütecek birer küçük canavarlara dönüşüyor. Bugünlerde uykular da uykusuzluklar da bedenlerimizin uzağında gerçekleştiriyorlar gündüz ve gecelerini. Gündüzle gece zamanı karşısına almış ona uzaktan bakıyor. Zaman ise bedenlerimizi, zihinlerimizi, duygularımızı… kabuk bağlayarak geçirgenliğini yitirmiş, kendi içinde kurumaya yüz tutmuş, bütünlüğünden birer birer kopmuş organ parçaları halinde hızla bir yerlere savurup duruyor.

Geçtiğimiz çağların faşizm tarifi kesmiyor bizi artık. Hem yaşayıp hem de seyrederek hayatımızın anlam ve anlamsızlıklar yüklü karmaşasını sakinleştirmeye çalışmamız tuhaf kaçıyor. Kıyıda durmuş bizi de her an içine çekecek azgın suyun nereye doğru aktığını kestiremediğimiz çağıltısını izliyoruz. Picasso, Guarnica’ya son fırça darbesini vurduğu andan itibaren, ortaya çıkardığı tablonun yeryüzünün kalıcı resmi olacağını bilemezdi elbette. Yaşadıklarımızla hissettiklerimizin karşı karşıya geçip bizi birer şaşkınlar ordusu haline getireceğini de. Daha harekete geçeceğimiz andan itibaren her şeyin anlamsız gelmesi bundan. Zira yaşam olasılıklarımız fazla darbe almış durumda.

Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve daha nicelerinin sadece yazdıkları ve duruşları yüzünden tutuklandıklarını düşünerek rahatlasak keşke. Temellendirmekte güçlük çektiğimiz uygulamaların yaşam güdümüzü tehdit etmesi gibi vahim bir durum var ortada. Asıl saldırının yaşam olasılıklarımıza yönelik olduğunu söylemeye gerek var mı (!?) Çünkü hayat kendisiyle eşdeğerde yaşam olasılıklarıyla nefes alıp veriyor. Erdoğan, Alpay… gibi başını alıp gidecek— daha nicelerinin dört duvar arasına tıkılması, tam da bu yaşam olasılıklarının hedef alınması yüzünden. Bu yüzden, serzenişlerimiz, sözcüklerimiz, öfkelerimiz… Daha yola çıktığı anda muhatapları tarafından yapıbozuma uğratılarak korkuya dönüştürülüyor. Bilinçaltımız, bilinçdışımız, benliğimiz yaşadığımız ülkeye özgü bir işgal durumu yaşıyor. Bu yüzden, yeni bir faşizm tarifi yapmak gerekiyor.

Korku bendenlerimizi parçalıyor… İnsanın en temel itkilerinden biri olan düşündüğünü ifade etme, eleştirme… gibi dışavurumları “terör”le eşleştirilerek dumura uğratıldığı andan itibaren başlıyor korku. Korku, dalga dalga yayılarak sözcüklerimizi, itirazlarımızı, haykırışlarımızı…bedenlerimizi parçalacak bir patlayıcıya dönüştürüyor.

Daha da kötü ne olabilir? diye sorduğumuz anda ise ardında büyük bir boşluk olan ülke gerçeği çıkıyor karşımıza. İşte tam da burada yaşama dair beslediğimiz tüm olasılıklar yerle bir oluyor. Bu yerle bir oluş, siyasi formül içeren sözcükler, politik yaklaşımlar, şiddet, savaş naraları, özgürlüğe sallanan parmaklar, yönetenlerin kürsülerden avaz avaz bağırarak savurdukları tehditlerle birlikte geliyor. İçinde bulunduğumuz çağ ile kurduğumuz zihinsel—duygusal ilintimiz, yaşamımıza dair verdiğimiz kararlar, ağzımızdan çıkan sözcükler, kurarak kağıtlara döktüğümüz cümleler… bizi biz yapan ne varsa, yani nasıl var olma durumu gerçekleştirdiysek vurulduğumuz yerler de buralar oluyor.

Önceki yüzyıldan yıllara, aylara, haftalara, günlere, saatlere doğru kayarak yaşamı hedef alan faşizmin kendini gerçekleştirdiği tek ve en büyük hareketinin yok etme eylemi olması boşuna değil. Ama kaçınılmaz sonların kaçınılmaz olduğunu her zaman hatırlamakta yarar var. Yok etme eylemi—politikası bir kez devreye girmeye görsün, giderek yaptığı ayrımları da bir kenara bırakıp o bildik sona doğru hızla yuvarlandığında…Bu kaçınılmaz sonun; öfkelerini, haykırışlarını, itirazlarını… açığa vurmayanları daha çok kapsadığını hatırlatmak gereksiz bir uyarı aslında. İktidar(lar)ın, kendileri ve çevreleri dışında yaşayan soluk alıp veren her şeye düşman olduğunu görüp anlamak çin sıra beklemeye gerek yok. Zaten o an geldiğinde çok geç olacak. En önemlisi de zaten insanın kendisine gecikmemesi deği mi(?) Tıpkı şairin dediği gibi; “Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir…” By Aysel Sağır

Delirmiş bir toplumun güncesi

Sevgili Aslı, elimde Bir Delinin Güncesi var. Kitabın 115’inci sayfasında, Tecrit’i anlatıyorsun. “Kapatılmak,” diyorsun, “şiddetin en uç noktası. Yalnızca dört duvar arasına konmak değil, anlamı çok daha öte, geçmişinden, çevrenden, sevdiklerinden, ‘benim’ diyebileceğin her şeyden koparılmak demek. Benliğini oluşturan her şeyin engellenip kısıtlanması, geleceğinin bile kuşatılması demek.”

Devlet şiddetini sende deniyor şimdi. Gördüğüm kadarıyla güçlü ve dirençlisin. Doğruları dile getiren, hak, adalet ve eşitlik arayan her politik tutuklu gibi başın dik. Biz dışarıdakiler biraz utanç içindeyiz. Sen içeride, biz dışarıda. Ama yine senin dediğin gibi, Türkiye’nin kocaman bir hapishaneye dönüştüğü şu günlerde hangimiz kendimizi özgür hissedebiliriz ki?

Bugün toplum olarak çok ağır bir psikolojik işkenceye maruz bırakıldığımızı düşünüyorum. Bu psikolojik işkence, iyi, ilkeli ve ahlaklı olanın kötü, ahlaksız ve ilkesiz olan tarafından güç ve baskıyla sindirildiği bir süreç. Biz bunu daha önce de yaşadık. Bugünkü gayriahlaki ve gayrihukuki süreç, darbe mağdurluğundan faşizm çıkartan bir iktidar eliti ve onların her köşeyi sarmış medyası tarafından yürütülüyor. Darbeye karşı mücadele söylemiyle meşrulaştırılan olağanüstü hal hukuku, “önümüze gelene yüz tekme” şiarıyla tüm muhalif kesimleri düşmanlaştırarak kamusal alandan temizlemek için kullanılıyor.

Temizlik, onların politik manevralarında sık kullandıkları bir sözcük, bilirsin. Nasıl karmaşık bir bilinçaltından kaynaklandığını bilmiyorum, ama bu temizlik takıntısının altında arınamamakla, kendi pisliklerinden tiksinmeyle alakalı bir sorun olduğunu tahmin ediyorum. Elinize kir bulaşmışsa, önce kendinizi temizlemeniz gerekir; ama bazılarının kirlenmeye karşı geliştirdiği yöntem temiz olana da kir bulaştırmak. Buna politikada çürüme deniyor sanırım.

Bence 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra bu ülke toptan bir delilik haline girdi. Demokratik ve legal seçimlerin iptal edilip, yerine iktidarın istediği yeni bir meclis aritmetiği kuruluncaya kadar gelinen noktada ülkede yaşanan şiddet akıl almaz boyuttaydı. Diyarbakır, Suruç, Ankara… Korku politikalarıyla alevlenen şiddetin masum sivillere yaşattığı fiziksel ve psikolojik terör, siyasi tarihimizde görülmedik boyutta bir kırılma ve bezginlik yarattı. Korkunun egemenliğinde, bir kez daha sandığa sürükledikleri seçmenin “düzeltilmiş” oylarıyla yeniden tek başlarına iktidara geldiler; ama bu sonuç da onlara yetmedi. 15 Temmuz’da gerçekleşen ve gerçek arka planını hâlâ tam çözemediğimiz darbe girişiminden sonra ise Türkiye’de korku politikaları tavan yaptı. İktidar bir gün demokratik yollarla gücünü kaybedeceğini gördüğünden beri, kendi korkusunu bir politika biçimi olarak tüm topluma pompalayarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Korku politikaları psikolojik işkencedir. Bir toplumda korku politikaları sistematik hal almışsa, şiddet kurumsallaşmış demektir. Muhaliflerin sistematik olarak marjinalleştirilmesi, farklı görüşteki herkesin terörist ilan edilmesi toplumu böler, birbirine karşı güvensiz insanlar topluluğu haline getirir. Güvensizlik insanları gerer. Her daim huzursuz eder. Uykusuz bırakır. Kaygıları arttırır ve geleceğe dönük umutları yok eder. Biz bunları yaşıyoruz dışarıda.

Sen ve senin gibi politik tutuklular kim bilir ne tür fiziksel ve ruhsal baskı ve şiddete maruz kalıyorsunuz. Dışarıdakiler ise kendilerine yaşatılan korku politikalarıyla pasifize edilmiş. Adına yüzde elli denilen bir güruh evlerinde bıçaklarını bilemekle meşgul. Emir geldiği anda sokağa dökülmek için hazır. “İdam!”, “Kan!”, “Öç!”… Korkan ve korkutan olarak ikiye böldükleri toplumun bir kısmı potansiyel fail, diğer bölümü potansiyel maktul. Kendi potansiyel faillerine cezasızlık ve dokunulmazlık garantisi var. Toplumu bu derece düşmanlaştırmak da psikolojik şiddetin bir diğer boyutu; sağlıklı bireyi delirten bir şey. Bazıları bu psikolojik işkenceye işkence demeyebilir. Ama bu durum hepimize, tüm topluma, ama özellikle de muhaliflere yaşatılan psikolojik şiddetin ve işkencenin var olduğu gerçeğini değiştirmez.

Sevgili Aslı, senin biz dışarıdakilere ibret olsun diye “kapatılan” bir politik tutuklu olduğunu dünya âlem biliyor. Seni o cezaevine kapatanlar da bal gibi biliyorlar ki, bir gün sen özgür ve onurlu bir insan olarak çıkacaksın ve sana yaşattıkları haksızlıklar için hepsinden hesap soracaksın. Çıkana kadar kendine çok iyi bak. Nasıl olabilirse artık. Havalar soğuyor, içerisi serindir elbet. Üşüdüğün için cezaevinden talep ettiğin hırkanın hikâyesini öğrendim. Alt tarafı bir hırka için 15 gündür cezaevi yönetimiyle mücadele ediyormuşsun. Aslı bunlar gerçekten delirmiş. Soğukta üşüyen bir tutukluya, hem de haksız yere cezaevinde tutulan bir yazara, sırtına geçireceği bir hırkayı bile vermekten aciz bir devletten söz ediyoruz. Bu da aslında ne kadar güçsüz olduklarının bir göstergesi ve her fırsatta zayıflıklarını ele veriyorlar. İçeride üşüyen tüm politik tutuklulara selam olsun. Dışarısı bildiğin gibi. Seni sıcak kalbimle kucaklıyorum sevgili kardeşim. By Esra Arsan

Sen boynunda şallar uçurmaktan vazgeçme Aslı …

Galata’nın dar, batıp çıkan yollarında anlamadığım dillerde şarkılar söyleniyor, oturup bir kaldırıma yeni bir kazı bulmuş gibi heyecanlanıyorum. Söylenilen sözleri anlamadığım için öyle mutluyum ki!

Huyumdur, anlamadığım bir şey olduğunda gevezeliğim tutar; ne söylendiğini, hadisenin mahremiyetini anlamak için soru üstüne soru sorarım, annemin lafıyla: dibine darı ekerim…

Bu sefer dinliyorum sadece: Hiç tanımadığım topraklarda yalınayak gezer gibi, kendime çok yakınmışım gibi huzurluyum. Kaldırımdan ufak tefek bir kadın geçiyor, boynunda beyaz üzerine mor çiçekler serpilmiş bir şal, dönüp bakmıyorum, o kadın sensin, evet sensin, eminim bundan, nasıl olur diye sorma …

Bağıranlar çoğalıyor Aslı, konuşması gerekenler susuyor. Gomitas’ın on yıllık suskunluğunu çok düşünmüşümdür. O on yıl boyunca dünya nasıl döndü sence? Gomitas sustuğu için dünya ne eksik kalmıştır. Parmaklarını piyanosunun tuşlarından nasıl uzak tutabildi? Hani insan herkese/her şeye gönül koyabilir ama kendi varlığını kendinden nasıl bu kadar uzak tutabilir? Hangi hüznün kalpçatlatan çarpmasıdır bu?

Sen susma Aslı, sesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Söylemesi kolay diyebilirsin için için… Çilesini sen çekiyorsun, bizler aklımıza geldikçe bir iki nutuk atıp yeniden odalarımıza çekiliyoruz. Soğuk koridorların, duvarlarında bin “ah” gizli hücrelerin ruha serptiği yalnızlığı bizler bilmiyoruz. Yine de sana sus demek çok zor, bu nefsi alabora etmek, derin sulara gömebilmek, zor işte… bilmem anlatabiliyor muyum? Sen konuşmazsan sanki bu kıyıda ömür boyu bağlı kalacağız. Şah Hatayi’nin sözüdür “köprüler oldum çaylara”. Belki senin gibi çırılçıplak sulara atlamak gerek, lakin herkesin tabiatı aynı değil işte, biz biraz daha emniyete bağlı, biraz daha onaycıyız. Durum böyle olduğu için bizleri affet Aslı. Dalları kesilirken bir ağacı öylece seyredip peşinden dallarını çabuk uzat ki gölgesinde uyuyalım demek gibi saçma bir şey yazdıklarım, affet…

Çocukken en sevdiğim masalı anlatayım sana: Tanrı tarafından çirkin yaratıldığını düşünüp kalbini karartan bir hükümdar, şatosunun gizli inlerinde yetiştirdiği kızıl boğaya emir verir. Ondan ülkenin tüm beyaz atlarını toplayıp denizin derinliklerine saklamasını ister, güzelliğe tahammülü yoktur … Kızıl boğa denileni yapar, biri hariç topunu keskin boynuzlarıyla denize iteler! Kalbi iyilikle dolu bir sihirbaz, geriye kalan tek beyaz atı boğa tarafından tanınmaması için insan kılığına sokar. Masalın sonunda kızıl boğa ve insan kılığındaki beyaz at göz göze gelirler. Boğa karşısındakinin gözlerine bakamaz, beyaz atın gözlerindeki sabır ve asalet onu yok etmek isteyen kötülüğün dirayetini eritir. Kızıl boğa beyaz at tarafından aynı denize götürülür ve orada yenilgisini kabullenip denizinin derinliklerinde kaybolur. Masalın sonunda kıyıya vuran koca dalgaların köpükleri beyaz atlara dönüşür, hepsi için tutsaklık bitmiştir. Özgürlüğün verdiği coşkuyla çirkin hükümdarın şatosunun etrafında halka oluştururlar. Bu öyle bir coşkudur ki toprak hareket etmeye başlar, zelzele oluşur ve şato hükümdarın üzerine yıkılır. Ağzımın içinde ufalanmış elma kurabiyelerini yutamazdım o sahnede, sevinçten ağlardım Aslı …

Ben masalların gerçek olabileceğine inananlardanım, sevdiğim insanların ölümsüz olduğuna inandığım gibi. Koyup giden sevdiklerimi yeniden bulmak icin yollara çıkmış ve bulmuşumdur, kimseler inanmaz… Aynı şekilde elimizden alınan tüm güzelliklerin bir gün dalgalar tarafından karaya çıkarılacağına inanıyorum. Varsın çirkinliklerine tahammül edemeyenler bu günlerini “zafer” olarak bilsinler, ihtiraslarına yenilip duvarlar örsünler! Onlar kansalar bile kendi yalanlarına hayatın er veya geç hakikati gösterme gibi bir büyüsü vardır. Varsın “zafer” naralarını kulaklarımızı sağır edercesini çığırsınlar. Klaus Mann’ın dediği kadar değil midir tüm hayat: “Zafer dediğin nedir ki, yaşayabilmektir asıl mesele…”

Bu arada sana bir şal aldım, ilk fırsatta İstanbul’a getireceğim … By Dinçer Güçyeter

Aslı Erdoğan’a, Bir Odadan

Pascal, “İnsanın başına gelen bütün kötülükler, bir odada hiçbir şey yapmadan oturamamasından gelir,” demişti. Kötülükle kuşatılmış bir dünyada yaşıyoruz. Herhangi bir iş yaptığımız, bir şey ürettiğimiz anda üzerimize çevrilmiş buluyoruz o kötülüğün oklarını. İster gerçek ister metaforik anlamda olsun, odamızdan çıktığımız anda başlıyor saldırı. “Kendimize ait bir oda’ya sahip olabilmenin giderek daha da imkansız hale geldiği bir çağ bu. Virginia Woolf’un oda kavramını, “Kendimize ait bir oda yetmez, o odanın içinde bir şey yaratmak da gerekir” diyerek bir başka boyuta taşıyan Latife Tekin’in odasını boynumuzda bir vebal gibi taşıdığımız, yaptığımız her iyi şeyin bedelini ödediğimiz, hem de ağır ödediğimiz bir çağ.

Herkesle aynı şeyi söylüyorsak hiçbir şey söylemiyoruzdur zaten. Herkesle aynı şeyi yapıyorsak hiçbir şey yapmıyoruzdur. Bir şey söylediğimiz, yaptığımız andan itibaren de tehdit olarak algılanıyoruz artık. Dünyada bu kadar kötülük varken bir odada hiçbir şey yapmadan oturmak mı daha zor, o odada bir şey yaratmak yoluyla o odadan artık ister istemez çıkmış olmak mı, gerçekten bilmiyorum. Hangi yolu seçersek seçelim, var olan dünya düzeni tarafından köşeye sıkıştırılmış olduğumuz gerçeğinden kaçmak imkansız.

Hiç görmediğim, tanışmadığım, konuşmadığım, ama kendisiyle kitapları üzerinden bağ kurduğum bir yazar Aslı Erdoğan. Nitekim, olağan iletişim biçimlerinin yetersizliği yönlendiriyor bizi zaten okumaya ve yazmaya. Okumak da yazmak da, metin vasıtasıyla olsa da metnin ötesinde bir derinlikten iletişim çabası. Aslı Erdoğan’ın metinlerinden bildiğim o, acıyı derinden, samimiyetle, metanetle kucaklama cesareti, çok ama çok yakından tanıdığım bir şey. Proust, bir odada tek başımıza kitap okurken okuduğumuz kitaplardaki yazar/lar/la iletişim kurduğumuzu söyler; böyle bir iletişim benim de Aslı’yla kurduğum. Yüz yüze konuştuğum birçok insanla kurduğumdan daha derin bir iletişim.

Acıyla çok derin bağ kuran bir başka yazar, Edna St. Vincent Millay (1892–1950). Millay, “Bluebeard” (Mavi Sakal) şiirinde iç dünyasını, kalbini bir oda olarak tasvir eder ve o odaya zorla giren “Mavisakal”a This now is yours. I seek another place.” (Bu oda artık senin olsun. Ben kendime başka yer arıyorum.) diyerek bitirir şiiri. Kendimize ait odalara her gün zorla girilen, bin bir güçlükle inşa ettiğimiz “kendiliğimiz”e ancak o oda işgal edildiği sürece izin verilen dünyada yazmak, aynı anda hem uzlaşmak hem aykırı kalmak, hem birey olmak hem de birey olurken toplumun bir parçası olarak kalmayı başarmak demek. Yazma cesareti, acıyı karşılayabilme cesaretinden ayrı düşünülemeyecek türden bir cesaret.

Aslı Erdoğan bir hücrede tutuklu olsun ya da olmasın zaten “fildişi kuyu”dan yazan, yatayda nasıl şartlar içinde olursa olsun zaten dikeyde acı çeken, o acıyı evcil bir hayvan gibi ehlileştirip her an iliklerinde, omurgasında taşıyan, her nerede olursa olsun zaten kendi hücresinde yaşayan ve bunun son derece ayırdında bir yazar. Yaşamakla bağ kurduğumuz her yerden canımız yandığında başlıyoruz yaratmaya; ama yine de yaşıyoruz, yine de yaratıyoruz inatla. Kütük gibi düşmek değil de, fidan gibi, her eğrildiğimizde yeniden, yeniden doğrulmak gibi bir şey yazarak var olmak; ve yazmanın bizzat kendisi o doğrulma. Ben evimin her zaman sessiz, yalnız salonunda, Aslı Erdoğan şimdi hücresinde, Edna St. Vincent Millay yaşadığımız zamanın ötesinde bir odada; ve birbirimizi okudukça, zamanın, mekanın ötesinde bir bağ kuruyoruz bu odalar arasında.

Gazeteci Samet Akten’in söylediği gibi, “Hepimiz tutuksuz yargılanıyoruz. Bazılarımız tutuklanıyor”. Tutuksuz yargılandığımız acılı dünyaya en kısa zamanda geri dönmenizi diliyorum Aslı. İçten sevgilerimle… By Nihan Kaya

Benim de Kürt arkadaşlarım var

Aslı Erdoğan ile en son, geçen yılın sonbaharında Cizre dönüşü yüz yüze görüştük: Sohbet etmek, abluka altındaki Doğu’da neler yaşadığını dinlemek için. Bu görüşmemiz Kültür Servisi’nde de yayımlandı. Epey okundu ve epey hakarete mazhar oldu. Okurlardan bazıları, söylediklerinden ötürü Aslı Erdoğan’ı “eleştirmekle” kalmıyor, bu görüşmeyi yaptığım ve yayımladığım için beni de suçluyordu. Hiç haz etmesem de yorumlardan birini şimdi burada aktarmak durumundayım:

“Aslı Uluşahin, siz de Ermeni misiniz, hani bölücü olanlardan? Sizi böyle konuşturan Türk’ün sonsuz sabrı ve demokrasiye bağlılığı. Umarım yakın tarihte karşılaşmak mümkün olur da size gerçek nezaketi anladığınız dilden göstermek imkânı bulurum. Bir Türk olarak…”

Hayır, görüşme Ermeniler hakkında değildi, ama sevgili okurumuz Kürtlerle ilgili bir meseleyi “eleştirmek”, beni kendince aşağılamak için bu kelimeyi seçmişti.

Ne diyordu Aslı Erdoğan o görüşmede?

“Türkler ile Kürtler kardeştir deniliyor ama Kürtler artık çok iyi biliyor ki, Türkler onları kardeş gibi görmüyor. Kafaları attığı ilk anda dövecekleri, linç edecekleri bir halk gibi görüyorlar. Eşiti kabul etmiyor.”

Şimdi sorarım: Türkler ve Ermeniler de kardeştir değil mi?

Kısa bir süre önce Suriçi’nin son halini görmek için Diyarbakır’a gittim. Kapalı yolları, girişin resmen değilse de fiilen yasaklandığı mahalleleri Diyarbakırlı bir arkadaşım harita üzerinde işaretlemişti. O haritaya bakıp sokaklarda tek başıma yol bulmaya çalışırken, bir adam beni turist sandı. Türkçe konuşup gazeteci olduğumu anlatınca öfkeyle değil, derin bir sitemle söylendi: “Devlet burada sadece evleri değil, kardeşliği yıktı.”

Düşünüyorum da, keşke “kardeşlik” gerçekten evlerle birlikte yıkılmış olsa. O iklime ulaşabilsek, yeni evler yapılır, insanlar yuvalarına döner, kardeşlik sürer ve yaralar yavaş yavaş sarılır. Ama “Ermeni misiniz?” diye sorulmayacak o iklime nasıl varılacak?

Henüz yalancı bir barış süreci yürürlükteyken, Gültan Kışanak’la Diyarbakır’da buluşup sohbet etmiştik. Mevzumuz Diyarbakır Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesiydi. Kışanak bunu neden önemsediğini anlattı:

“Barış süreçlerinde, çatışma dönemlerinde yaşanan travmanın etkisi her zaman engelleyicidir. Bu engeli ortadan kaldırmak gerekiyor. Çünkü barış sadece politik değil, aynı zamanda toplumsal bir konudur.”

Sevgili Necmiye Alpay, 10 Ekim Katliamı’nı andığı notunda diyor ki: “Barışçıların içi ne zaman rahat olur? 1) Ateşkes sağlandığında, 2) Müzakereler başladığında, 3) Temel hak ve özgürlükler içselleştirilme yoluna gidildiğinde.”

Saydığı ilk iki madde politik meseleler. Alpay’ın da aynı notta yazdığı gibi bunlardan çok uzağız ve korkarım Türkiye’nin artık “Kürt meselesi”nden daha kapsamlı sorunları var. Ancak son madde bu sorunların pek çoğunun çözümü olabilir: Temel hak ve özgürlükleri içselleştirmek meselesi.

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin yine bir söyleşimizde sarf ettiği sözleri anımsıyorum şimdi. İnsan hakları ve felsefe ilişkisinden konuşuyorduk. Kuçuradi, insan haklarının yalnızca muamele görme ilkeleri olmadığı, aynı zamanda muamele etme ilkeleri olduğunu anlattı. En basit haliyle özetlersem, işkence yapılmasına karşı olmak yeterli değil, işkence yapmamak bilgisini de içselleştirmiş olacaksın. Ne basit değil mi? Ya da maalesef ne kadar zor…

Gorki “Geçmişin arabasıyla hiçbir yere gidemezsin” der. Oysa biz on yıllardır geçmişin arabalarıyla ileri bir demokrasiye varmaya çalışıyoruz. Sonuç ortada. “Benim de Kürt arkadaşlarım var” dan “Çok affedersiniz Ermeni”ye çıkmaz bir sokak: Üstelik ardı arkası kesilmeyen sivil ve asker/polis ölümleri. Yıkılan, ocağı tütmeyen ama temeline ateş düşmüş evler. Yasaklar, tutuklamalar.

Kesin bilgi: İleriye gitmek için artık yeni araçlar geliştirmemiz gerek. Aksi halde barış kelimesinde ısrar etmek gökyüzüne bir dilek balonu göndermekten daha yararlı olmayacak ve şu çok açık ki Gezi’de kol kola girip bir düşü gerçek kılan çocuklar artık barış ve huzur istiyor.

Nasıl yapmalı diye düşününce, sizi bilmem, ben şifayı kültürde buluyorum/görüyorum. Hepimizi farklı ama bir kılan birikimin yansıması/toplamı olan ürünlerde: Halkların yaşam kültüründe —örfünde, âdetinde – sanatında, edebiyatında, dilinde, deyimlerinde, masallarında, dansında, düğününde, türküsünde, cenazesinde, ağıtında, sahnede, beyazperdede, galeride, ev içlerinde veya Türkiye’nin ya da farklı ülkelerin sokaklarında… İnsanların kimlikleriyle değil, ürettikleri eserlerle var olduğu, değer kazandığı o gerçek dünyada. Hem, ne demiş Baltasar Gracian? “İnsan bir barbar olarak doğar ve hayvanlığı ancak kültürle aşar.” By Aslı Uluşahin