Roman yazarı Aslı Erdoğan 16 Ağustos 2016, dilbilimci, edebiyat eleştirmeni ve çevirmen Necmiye Alpay 1 Eylül 2016 tarihinden itibaren hapisteler.
Neden?
Frankfurt Kitap Fuarı’nda, Türkiye’de basın özgürlüğü eylemi
Kapanışı dün yapılan 68. Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye’de basına ve aydınlara yönelik baskılara karşı karşı eylem yapıldı.
Frankfurt DİDF üyeleri ve Yazar Aslı Erdoğan’ın arkadaşları, döviz ve afişlerle önce kitap fuarının yapıldığı binanın önünde, daha sonra ise kitap reyonlarının olduğu bölümde eylem yaptılar.
https://www.evrensel.net/haber/293658/frankfurt-kitap-fuarinda-turkiyede-basin-ozgurlugu-eylemi
Özgürlük sizin elinizde değil, bizim içimizde
Biz aykırılar, biz ayrıksılar, biz vicdanlar, biz düzenin çarkına dişli olmayı raddenler; hayatın bir yerlerinde özellikle itiraz eden kısmında birbirimizle karşılaşırız. Ve aynı yanıkları üflemek ve ortak yaralara pansuman olmak için yola düştüğümüz için birbirimize kırk yıllık dost gibi selam verip muhabbette her an her yerden başlayabiliriz.
Aslı ile de yollarımız hep mağdurların, ezilenlerin, itilenlerin—kakılanların, düşüncesinden hapsedilenlerin, yıkılan/yakılan kürdillerine, sömürülen, dilsizleştirilmek, kültürsüzleştirilmek istenen Kürd halkına ses olmak için düş/tüğümüz yollarda çakıştık kimi zaman
Heyhat ki, sen misin vicdani ve insani inceliğinle topluma kötü örnek olan? Sen misin dayanışan, Sen misin zayıfın elini tutan, sen misin, bunca susturulmuşluğun içindeki çığırtkan? İşte o zaman haddini bildirecek egemen erkler gümbür gümbür gelir üzerine…
Önce alanların daraltılır, sonra; sözde “yasal takip’’ tacizler ve daha da olmadı kodese konulursun. Hele üreten biriysen, hele sahip olduğun ün sesini daha uzaklara taşıma tehsi arzediyorsa…. Aslı Erdoğan gibi Necmiye Alpay gibi düşünen ve gösteren kadınsan yerin yedi kat altı reva görülür bu ülkede. Sonra gelsin geride kalanlara sistematik sindirme politikaları…
Bu sistematik işkence ve sindirme politikaları bu ülkede ilk defa Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a yapılmıyordu elbet. Her düşünen üreten, soran, sorgulayan, itiraz eden nice aydın, yazar—çizer, sanatçıya da yapıldı tarihin çeşitli safhalarında. Egemenler böyle buyurdu, böyle istedi. Onların keyfini kaçıracak her aykırıya zulüm reva görüldü…
Ama üzgünüz egemenler! Sizin istediğiniz kalıba girmeyeceğiz. Zira biz hiçbir kalıbın insanı değiliz. Bizim derdimiz statüko, şan—şöhret değil; bizim derdimiz, neden bu dünyayı insanların eşit ve özgürce paylaşamadığı ile ilgili. Bizim derdimiz horlananlarla, ezilenlerle, sömürülenlerle… O yüzdendir ki nerede bir itilen, kakılan ve ötekileştirilen görsek onun yanında yer alırız.
Necmiye Alpay ilk defa uğramadı bu zulme, dili çok tehli bulunmuş bir dil bilimci olmalı ki, bir daha zindana kapatıldı. Dili onların yakıcı, yıkıcı silahlarından bile tehli olmalı, füzeden beter sınırlar ötesini bile vurabilen… Necmiye Alpay demokratik bir ülkede olsaydı, üniversitede kürsüsünde bilgi dağıtacaktı, kitapları okuyucuları ile sıcak buluşmaya çıkacaktı. Üzgünüz Necmiye Hocam her yanlış dönemin yanlış adamlarının zulümlünden nasibini almak da varmış. Senin ışığın senin içinde onu kim söndürebilir ki? Üstelik, özgürlük onların elinde değil bizim içimizdeyken
Aslı Erdoğan ne yaptı ki? Aslında bir şey yaptı “deli dolu güncesi’’nde insana dair acıyan yerleri not düştü. Zayıf ve kırılgan bünyesinindeki keçi inadının ve dehasının gücüyle dimdik durdu. O da biliyordu ki, bu zulüm arenasında “günah keçisi’’ olabilirdi.
Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan ürettikleri ve düşündükleri ile hatırlanacaklar, yaşam üretenleri yok edenler ise tarihin çöplüğüne süpürülecek.
Yazımı bitirirken acıyan yerlerinizden, dik duruşunuzdan, kararlılığınızdan ve kalbinizden de öpüyorum güzel kadınlar… By Muazzez Uslu Avcı
Geleceğimiz gelecek
Hapishanedeyken okuduğum kitaplardan sevdiğim bazı cümleleri defterime not ederdim. Çünkü kitap herkesin ve bu yüzden bir kitabın bir insanın elinde kalma süresi kısıtlıdır. Başkaları da elindeki kitabı okumak için bekliyordur, bunu bilirsin. Ya da avluda beraber volta attığın arkadaşına kitaptan bahsetmişsindir, okumasını istemişsindir. Geçen gün o defteri karıştırdığımda Aslı Erdoğan’ın Bir Delinin Güncesi isimli kitabından şu alıntıyı yapmışım: “Görünür/ görünmez yasalar çoğu kez bir başına olanın, azınlık ya da aykırı olanın aleyhine işler, onu daha dar, sınırlı bir alana hapseder.”
Bir yazar yazdıklarının yazgısına ihtimaldir. Birkaç yıl önce hapisteyken severek okuduğum Aslı Erdoğan şimdi hapishanede, hem de tüm hayatımızı ipotek altına almış ayan beyan yasalar yüzünden. Azınlık ya da aykırı olmanın barış savunucusu olmayı şart koştuğu bir çağdayız. Değil mi ki muktedirler aykırılıklarını gizlemek için aykırılıklar icat eder. Bugün barış için mücadele edenler marjinaldir. Egemenlerin zoru ve sessizliğin gücü en güzel yarınların kapılarını açmak isteyenleri hapseder.
Hapishane hiçbir yerle kıyas edilmez, eş anlama gelen zindan, cezaevi ve mahpus tanımları hariç. Genelde askere gitmiş olanlar hapishane ile askerliği birbirine benzetir. Her ikisini de deneyimlememiş olanlar ise hapisliği bir kafa dinleme yeri olarak tahayyül eder. Hayır, ikisi de tutsak olma durumunu izah etmeye yetmez. Askerlik bir anlamıyla savaş talim yeridir. Zorunludur ama sadece zorunludur, gitmemek gibi bir tercih de vardır. Zira askerliğe gitmeyenlerin mahpusluğu göze aldığı bir vicdani ret hareketi var. İnsan hapishanedeyse elinde iradesinden başka da bir şeyi yoktur. Kafa dinlemek için ise hiç mi hiç tercih edilecek bir yer değildir. Okumak ve kitaplar yazmak için başka yerlerde seçilebilir, dünya büyük.
Hapishaneler ve orada kalanların durumları hakkında raporlar hazırlayan bir heyet mahpus olduğum Erzurum Cezaevi’ni ziyaret etmişlerdi, daha doğrusu teftiş etmeye gelmişlerdi. Birkaç tutsakla yapılan görüşmelerden ve yapılan incelemelerden sonra Erzurum H Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne dair hazırladıkları raporda şunu demişlerdi: Burada insan yaşayamaz. Bir arkadaş bunu söyleyen temsilcinin gözlerine dik dik baktı ama ağzına doldurduğu cümlelerin devamını getirmedi, ayıp olurdu. Hakikaten de değil Erzurum hiçbir cezaevi insana göre değildir. Bu arada söz konusu hapishane devlet raporuyla “yaşanılmaz” dendiği halde halen orada insanlar yaşamakta.
Ursula K. Le Guin Mülksüzler isimli muhteşem kitabının bir yerinde şöyle bir şey anlatır. Anarres’teki çocuklara Odo’nun hayatı anlatılırken, onun Urras’ta hapishanede geçirdiği dönemi anlatılır. Anarres’in çocukları özgür bir gezegende yaşadıkları için hapishane fikrini ilk defa duymuşlardır. Anlamsız ve saçma bulurlar ama çocuk merakı bunu deneyimlemeyi seçer. Nihayetinde birkaç çocuk duvarları yan yana dizip bir arkadaşlarını oraya koyar. Sırayla mahpusluğu denerler, insanın insana hükmünü denerler. Çok geçmeden çocuk aklı hapishaneyi ve işlevini gereksiz bulup başka oyunlar oynamak için dağılırlar. Orada anlatılan çocukların hapishane gibi bir yerden habersiz büyüyen hallerine gıpta etmiştim. Çünkü hapishane olgusunu bilmeyen akılların daha özgür olacağını biliyorum. Maalesef bugün herkesin bir yakını, bir tanıdığı, sevdiği kim varsa hapishane ile anılır olmuş. Kürt coğrafyasında ise hapishane olgusu ve işlevi çoktandır bilinir. Çünkü neredeyse her evde bir aile yakınının hapishanedeki fotoğrafı asılı durur.
Egemenlerin bir ezberi vardır; suç varsa ceza var. Bizim de bir gerçeğimiz var: ceza varsa suç vardır. Kürtlerin ve bilumum tüm ötekilerin yarasına hemhal olan, dayanışmaya önem verdiği için sessiz kalmayan kim varsa hapishanelere atılıp korkutulmak isteniyor. Mısır’da darbeci Sisi’ye muhalefet ettiği için tutuklanan insan hakları aktivisti Yara Salam salıverildikten sonra şöyle demişti: Hapishanelerin ne olduğunu biliyoruz ama hapishanelerden korkmuyoruz.
Evet, hapishaneler, bize reva görülen savaş, işsizlik rakamlarıyla pompaladıkları korku, öldürülmek, katliam, dışlanmak vs. hepimizin malumu. Biliyoruz ki onlar iyi bildikleri bir şeyden korkuyorlar: biz yan yana durdukça, eğilmedikçe, savaşa karşı çıktıkça yolun sonuna geliyorlar. Hayal ettiğimiz gelecek, ne olursa olsun gelecek. By Ahmet Güneş
Ağırlık ve mesafe
Bobst Kütüphanesi’nde Tahta Kuşlar kitabını buldum. 1996 yılında Almanya’nın Sesi Radyosu Türkçe Edebiyat Yarışması’nda ödül kazanan eserlerin derlendiği bu kitap ismini, öykü birincisi olan Aslı Erdoğan’ın aynı isimli öyküsünden alıyor. Kitabın girişinde Deutsche Welle Radyo—Televizyon Genel Müdürü Prof. Dieter Weirich’in “Edebiyat Yakınlaşmanın Aracıdır” başlıklı yazısı var. Weinrich yazıda, ödülün “halkların birbirini daha iyi tanımasına yardımcı olmaları”yla öne çıkan eserlere verildiğine değiniyor. Bu yılı Türkçeye ayırmalarının nedenlerinden bahsettiği bir sonraki paragrafta, biraz da söylemenin eylemek olacağına dair iyimserlikle, “Siyasal gerginlikler ve zaman zaman meydana çıkan bunalımlar geçicidir” diyor, “Ortak deneyimler ve kültürel ilişkiler ise insanların yüreklerinde kalıcı etki yapar.” Tanışmanın anlamaya, olduğu gibi görmeye, kabul etmeye, hak vermeye, beraber durmaya çıkacak kapılar araladığı kabul edilirse aradaki köprüleri kurmak için akla önce kültürün araçları geliyor.
Kültürün araçları yalnızca birlikte yaşamak üzere alanlar açacak olan köprüler kurmaz; şu ya da bu ideolojik pozisyonu ayakta tutacak tuğla işlevi de görür. Şeylerin düzenini tasarlayan ve sürdüren, ilk bakışta tek aktör gibi görünen siyasi, ekonomik ve askeri etkilerin ard alanında, çok daha geniş bir zemini çok daha derinden düzenleyen bir kültür alanı vardır. Tüm bunları, genelde sanatın özelde edebiyatın doğrudan iyiye, güzele, doğruya, yüceye, evrensele yönelmediğini akılda tutmak için söyledim. Ben şu ya da bu fikrin arkasındayım diye açıkça söylemediği zamanlarda da ilişkiler ağında bir noktayı işgal eder, kendine ait bir pozisyonu vardır eserlerin de, eser sahiplerinin de. Hal böyle ise, kimin sözünün mahkûm edildiğine, hangi sesin ne kadar kuvvetle bastırıldığına bakarak ideoloji hakkında pek çok sonuca varabiliriz.
Yazı nöbetinde olmak istemiştim. Bu yazı sosyoloji nöbetine durmak yoluna girdi. Ama sağlıkları konusunda endişelerimle, hem Necmiye Alpay için hem Aslı Erdoğan için her gün kapı nöbetine yazılıyorum aslında. Hilmi Yavuz gözaltına alındığında yüreğimiz ağzımıza geldiği zamanki gibi. Esra Mungan, Kıvanç Ersoy ve Muzaffer Kaya’nın tutuklulukları boyunca gün saydığımız gibi. Tamam mı? Bitti mi? Bugün çıkarlar değil mi? Herkesin iyi ve sağlıklı olduğunu bilmek gerek, bırak da ideoloji hakkındaki sonuçlara başka bir zaman varalım. Kıymet verdiğimiz insanlar ömürlerinin bir başka gününü daha içeride geçirirken salim kafayla, birbirini takip ederek sonuçlara varan düşünce zincirleri kurmak kolayca yapılacak iş değil. Üzüntü, korku, bitkinlik, açıkça girmediğin bir savaştan yenik ayrılmışsın hissi, aklından yükselerek dalga dalga büyüyen ve gözlerini çevirdiğin her şeyi toza bulayan bir bulut yaratıyor. Dünyayla arana giren bir mesafe bu. Her gün yaptıklarını çabuk çabuk yapma, kesik kesik konuşma, ne düşündüğünü sorduklarında ya da açıklamanı istediklerinde aklının karışması. Bugünlerde pek çok kişinin sözünü ettiği dışarının içeriye dönüşmesinin semptomları sanırım bunlar. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay serbest kaldıklarında aklımızı toplamak daha kolay olacak. Bir de o gün dünyayla aranızdaki mesafeyi ölçün ve bana söyleyin.
Eski dünyadan insan eliyle indirilmiş felaketle, uğradığı haksızlıkla gitmiş olanların bakışları üstümüzde. İsmini koyamadığınız ağırlık buradan geliyor. By Miray Çakıroğlu

