Yeryüzünün barışı yazarların avuçlarındadır

İHD, TİHV(Türkiye İnsan Hakları Vakfı), MAZLUM-DER, TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) ve Türkiye PEN Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay için Taksim Hill Otel’de basın toplantısı düzenledi. Toplantıda Erdoğan’ın ve Alpay’ın yanı sıra çok sayıda gazetecinin, aydının da hapiste olduğu, ifade ve basın özgürlüğü adına hiç bir şeyin kalmadığı ve özellikle 15 temmuz sonrasında hiçbir hukuki güvencenin olmadığına dikkat çekildi.

https://www.evrensel.net/haber/293878/yeryuzunun-barisi-yazarlarin-avuclarindadir

Beyaz sabun

Babam, 12 Eylül 1980’de askeri darbenin ardından açığa alınıp öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılınca; çocukları, gelinleri ve torunları geçindirmek babaanneme düşmüştü. 1402, rakamların bir araya geldiği büyük sayılardan daha büyük bir şeydi. Binler basamağı olan sayıların en zoru. Babamın maaş alamamasına sebep olan pis sayıydı. Akşamları bütün aile televizyonun başına oturup haberlerde 1402’liklere af geleceğini duymayı beklerdi. Çocuklar babalarının neden affedileceğini anlamazlar. Çünkü büyük kitaplığı olan babaların, af edilmeyi gerektiren bir suçu olmaz. Bu yüzden bazı şeyleri anlamaya gerek yoktu. Her şey seziliyordu…

Neyse ki dedem ölümünden önce Bağ—Kur’a prim ödemelerini tamamlayıp maaş almayı hak etmişti. Dedemden kalan emekli aylığı ile evi idare etmeye çalışan babaannem her daim mis gibi kokan bir pamuk yumağı gibiydi. Öyle güzel kokardı ki, cennet bahçesinin türlü çiçekleri beyaz yazmasının altında yetişiyor sanırdınız. Bu yüzden komşular ona Ahiret Ana adını takmışlardı.

Eve gelen herkese —Ahiret Ana’nın ısrarıyla— mutlaka yiyecek bir şeyler ikram edilirdi. Mahalle bakkalındaki borç, defterlere sığmayacak kadar çoğalmış olsa da, misafirlere ikram için yeni borçlar yapılırdı. Hal bu ya, gelen gitmek bilmezdi. Ahiret Ana’dan biraz daha nasihat almak isteyen akrabalar, ahbaplar, konu komşu oturdukça otururdu.

Ben de otururdum. Misafirlerin neden bu kadar uzun oturmak istediklerini de bir tek ben bilirdim. Şimdiye kadar, babaannem rahmetli olalı onca yıl olduğu halde, bunu kimselere söylemedim. Ama şimdi işler değişti. Herkes duysun istiyorum. Sevgili Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay bile mahpusken bunu daha fazla kendime saklayamam. Çünkü bir kırılma anına ihtiyaç var. Silkinip üzerimizdeki tozlu rehaveti atmadan, buz tutan dillerimizi çözmeden, etrafımıza çizilen çembere bakmadan olmayacak.

Evet, işte söylüyorum: Babaannem banyo yaptığı günler hiç kimse onun yanından ayrılmak istemezdi. Bütün ikramları yedikten sonra bile gitmek istememelerinin nedeni buydu; Ahiret Ana’nın beyaz sabun kokusu.

Onca yoksulluğumuzun içinde babaannem ne gelenleri yedirip içirmekten vazgeçti, ne de kendisi için özel olan beyaz sabundan. Sırrına ermiştim. Çocukları tek tek yıkayıp banyodan çıkardıktan sonra banyonun küçük penceresine sakladığı beyaz sabunu çıkarıyordu. Bunu yıkadığı son çocuğu havluya sarıp annesine uzatmadan hemen önce yapıyordu. Genellikle kardeşler ve kuzenler arasında sona kalmak için bitmeyen ödevlerimi bahane ederdim. Şansım yaver giderse, babaannem sabunu biraz erken çıkarır ve beni biraz nasiplendirirdi.

En son Ahiret Ana çıkıyordu banyodan. Tahta kapı açılır açılmaz ılık buharla beyaz sabunun bayıltan kokusu yayılıyordu eve. Sıcağı yüzümde hissediyordum. Üst üste derin nefesler alarak yakalamaya çalışıyordum kokuyu.

Bu, babaannemin direnme biçimiydi. Mücadeleyi yaşamının sonuna kadar sürdürdü. Üç kuruşluk aylıkla, yedi nüfus idare etmeye çalışırken, içindeki fısıltıya kulak verdiği için küçük mucizeler yaratıyordu. Böylelikle genç, devrimci ve üç çocuk babası oğluna işaretler veriyordu. Devam etmek için her zaman iyi bir nedenimiz var, demek istiyordu. Aileyi rehavetin ağırlığına kapılmaktan koruyor, ruhlarının buz tutmasını önlüyordu. Herkesi çemberin dışına çıkmaya cesaretlendiriyordu.

Bütün bunları babaannemi kaybettikten çok zaman sonra anlamlandırdım. Ve bugünlerde en çok onun beyaz sabuna olan tutkusunu düşünüyorum. O sabunun yarattığı motivasyonla yaşama asılma çabasını.

Hepimiz, dışarıda olduğunu sanan bizler, bir kavanoza kapatıldık. Ne yazık ki durumun farkında olma düzeyimiz yetersiz. Öyle sanıyorum ki toplumsal refleksler bu nedenle zayıf. Henüz olan bitenin, elimizden kayıp gidenin ne olduğunun tam ve açık bir bilinçle farkında değil gibiyiz. Donuk bir hal var.

Neyimizi kaybediyoruz?

Bir kalıp sabunun yarattığı büyülü tutkuyu mu? O tutkuda saklı özgürlük arayışımızı mı?

Neyimizi kaybetmiyoruz ki…

Yazarların ve gazetecilerin içeride olduğu bu ülkede.

Radyo ve televizyonlar kapatılırken.

Karanlık bir tünelin ortasında olduğumuz bu günlerde.

Durup beklerken.

Binlerce öğretmen arkadaşımla beraber açığa alındığımız bu hukuksuzlukta.

Bizim beyaz sabunumuz, kaybetmeyi göze alamayacağımız, hepimiz için vazgeçilmez olan bir şey olmalı: Özgürlük tutkusu.

İçimizdeki fısıltılar birleşmeli. Tıpkı babaannemin tararken dökülen, atmaya kıyamayıp yumak yaptığı ve yastığının içinde biriktirdiği saçları gibi. Tel tel birleşmeli, yumak olup çoğalmalı. By Eylem Ata Güleç

‘Erdoğan ve Alpay neden hapiste?’sorusuna zor ve kolay cevaplar

Gülmeyi çok seviyorum ama birkaç gündür Türkiye sosyal medyasında yaşanan karnavalesk neşe karşısında elim ayağım tutulup zihnim uyuşuyor. Kamuoyu her şeyi bir yana bıraktı, Kürk Mantolu Madonna’nın başkarakterini şarkıcı Madonna zanneden televizyon sunucularıyla alay ediyor. Bir yerde, “Türkiye yazarına sahip çıkıyor!” Sabahattin Ali’yi cahil cühelaya oyuncak ettirmiyor. Yüzlerce benzerinden bildiğimiz gibi, yolunu devletin inşa ettiği bir cinayetle katledilen Sabahattin Ali’yi…

Ancak benzer bir biçimde Türkiye, tutukluluğu iki ayı dolduran Aslı Erdoğan ve iki aya yaklaşan Necmiye Alpay’la da ilgilenmiyor. Bu kadınlar neden hapiste diye sormuyor. Erdoğan ve Alpay neden tutuklu ve neden daha güçlü bir tepki ortaya çıkmıyor?

Aptal ya da saf değilim. Şu anda şu veya bu taraftan on binlerce insanın hapiste olduğunu, bunların aralarında pek çok gazeteci ve yazarın yer aldığını da biliyorum. Kimseyi konformizm ve korkaklıkla suçlamak da haddim değil. Ben de herkes kadar konfor düşkünü ve korkağım. Ama bu soru da ortada duruyor ve Erdoğan ile Alpay ülkenin tüm tutsaklarıyla beraber içeride olmaya devam ediyor.

Erdoğan ve Alpay’ın, demokrasi diyen ve barış isteyen diğer tutsaklarla birlikte neden hapiste oldukları sorusuna cevap vermek hem çok zor hem de çok kolay. Zor çünkü Hardt ile Negri’nin Duyuru başlığıyla yayınlanan küçük ama önemli kitaplarında açıkladıkları bir toplumda yaşıyoruz. Bu toplum neoliberal kapitalist yollardan borçlandırılmış, dünyayı görme ve bilme yolu muktedirin ağzına bakan bir medyayla kısıtlanmış, bu ikisi üzerinden “iç ve dış tehdit” lafları ve “terör” tehsiyle güvenlikleştirilmiş ve yine muktedirin arzuladığı zamanlarda oyunu vererek temsili demokrasiyi gerçekleştirdiğine inanan bir toplum. Erdoğan ve Alpay neden hapiste sorusunu sormak zor çünkü borçlandırılmış, medyalaştırılmış, güvenlikleştirilmiş ve temsil edilerek eli kolu bağlanmış bir toplumdayız!

Öte yandan, Erdoğan ve Alpay neden hapiste sorusuna cevap vermek çok da kolay. Biz dışarıdakilerin sahip olduğu “kapatılmış özgürlük” konforunu teptikleri, diğer barış yanlılarıyla yan yana ve omuz omuza durmayı tercih ettikleri için hapisteler. Barış; ölüm ve öldürme üzerinden nemalanan bir düzende muktediri tehdit eden, kendini güvende hissetmemesine yol açan bir kavram. Barışın tesis edileceği bir ortamda kolay yoldan kazanç da olamaz, “şüheda” edebiyatıyla iktidarda da kalınamaz. Velhasılı barışa engel olmak ve barış diyeni ezmek gerekir. Erdoğan ve Alpay barışı ezmek, yok etmek için hapiste!

Yaşar Kemal Bir Ada Hikâyesi dörtlemesinde, 1912—1922 arasındaki savaşların ardından yerinden yurdundan olanların yerleşme ve yeniden bir toplum olma çabasını anlatır. Dizinin üçüncü kitabı olan Tanyeri Horozları’nda meyve tüccarı bir Şükrü Efendi vardır. O da çevresindeki pek çok insan gibi erkek çocuklarını savaşa kurban vermiştir. Fakat diğerlerinden ayrılarak, kayıplarının anısını farklı bir biçimde yaşar. Ne zaman savaş lafı geçse, Şükrü Efendi’nin başı döner, midesi bulanır, hastalanır. Savaş sözcüğünün geçtiği ortamda duramaz Şükrü Efendi.

Şükrü Efendi’nin travması, adadaki muhacirlerden Kürt dengbej Uso’ya ilham verir ve bir gece savaşı lanetleyen bir kılam üretir. Adadakilerin onun kılamını gizlice ve bütün gece uyumadan dinlediklerini duyunca da çok mutlu olur ve şunları söyler:

“Bu demektir ki bu benim yaptığım kılam dillere destan olacak. . . . Bir daha da savaş olmayacak. Benim destanımı duyanlar savaşı akıllarından geçirmeye bile utanacaklar. . . . Bundan sonra herkes savaş üstüne kılamlar söyleyecek. . . . Savaş yapmak isteyen insanlıktan çıkmış insanları yetmiş iki milletten kimse insandan saymayacak, onların yüzlerine bile kimse tükürmeyecek. İnsan öldürenin dört kitapta katli vaciptir, diye kimse demeyecek, çünkü insan öldürmek, ne için olursa olsun, insan öldürmek kimsenin aklından bile geçmeyecek. İşte böylece, insan insan olacak.”

Erdoğan ve Alpay insanın insan olacağına inandıkları ve bu mücadeleyi verdikleri için hapisteler. Savaşın sahibi onlardan korkmakta, onları tutsak kılarak bizlere gözdağı vermeye çalışmakta haklı. Ama çabası boşuna! Her şeye rağmen barış gelecek ve insan insan olacak. By Erol Köroğlu