Korkularına Hapsolmuş Bir Tohuma Zorla Çiçek Açtırabilir Miyiz?

‘’Her şey zamanla sahteleşiyor, yok oluyor, yenileniyor.’’

Mucizevi Mandarin



Yaşamaktan ve ölümden korkanlar.

Bırak korksunlar.

Ölümden, kalemimizden, kahkahadan, hayattan.

Korksunlar diyorum, bırak.

Yazalım biz, gülelim, ağlayalım, yas tutalım.

Kim ki onlar biz içinde olmadan var olacaklar bilim ve sanatta?

Bizler içinde olmadan nasıl gelişir bir toplum gitmez de geriye?

Senin içerideki varlığın, benim dışarıdaki cehennemim. En az senin kadar içerideyim.

Gitmeye karar veriyorum. Memleketten değil dünyadan. Onu da beceremiyorum. Inadına yaşıyorum, inadına ölüyorum.

Sokakta gördüğüm ayağı çıplak çocukların başını okşuyorum. Şefkatin insandan olduğuna ne vakit inandık? Ah! Ne büyük kandırış.

Ateşten kaçan ruhlarını, aç nefeslerini şefkat mi doyuracaktı?

Bu sefer içerimizi hangi umuda inandıracak ve rahatlatacaktık?

Bu çürük vicdanla yaşamayı kim öğretti bize?

Hem kim kimi yalınayak sevebilirdi?

Birileri hatrında sıcak evinin buğulu penceresi, bozukluk atacaktı mendil açanların yüzlerine nefretle …

Görmüyorsun, duymuyorsun belki ama tahmin edebiliyorsundur neler olduğunu. Satırların bana ilham oluyor,

Yazmadan gidersem bu dünyadan, bırakmazsam geride bu günlerin gerçeklerini sayfalarda, acırım varlığıma.

Hep en kötüsüne hazırlıyoruz kendimizi. Kötünün iyisi haberler, korumaya çalıştığımız umutlarımızı besliyor.

Umut etmek mecburiyetindeyiz.

Birlikte olmak mecburiyetinde.

Yüreği olmayan bir senaryonun içinden çıkıp gelmiş, ucuz prodüksiyonlu bir gişe filmi. Küpünü doldurmak için yazılmış kitaplar gibi.

Meydanlarda bağırıp çağırıyor, anlamını bilmedikleri kelimelerle coşuyor insanlar. Ellerinde bayraklar. Ellerinde flamalar.

Ellerinde bizim umutlarımız alkışlıyorlar.

Sorgulamıyorlar.

Yazmak istediğim her şey tek tek sustuklarıma dönüşüyor.

Düğümleniyor bir bir coşkunun verdiği hazlar.

Hatta bu hazlar akıl almaz bir yabancılaşmaya dönüşüyor.

Kendine, zevklerine, sevdiklerine, sevmediklerine.

Dünyadan bir bütün olarak dışarıda kalıyorsun.

Dünya senden uzakta kalıyor.

Yörüngenin hemen dışında karşılaştıkların (konuşan bedenler) oluyor.

Susmadan konuşanlar, konuşmadan bağıranlar, ağlamadan ölenler.

Ölenler. İçinden ölenler, dışından ölenler, dışarıda ölenler.

Ruhu ölenler.

Ölüme direnenler, yaşama direnenler.

Yaşayan ölüler.

Gizi kalmış tek bir duygu kalmıyor.

Bir çift gözün sana ifade ettikleri tek tek siliniyor. Korkuya alışanlar, kusmaya alışanlar, sevmeye alışanlar, kaybetmeye alışanlar.

Sahi kimin gözlerini görüyorsun şu ara? Var mı o gözlerin içinde bir umut?

Onlar alışıyorlar. Topluma alışıyorlar onlardan biri oluyorlar, çekinmeden yanlarında yer alıyorlar.

Yok oluyorlar.

Korkuyorlar yeniden.

Korkularını salıyorlar üzerimize.

Boğazlıyorlar bir bir vicdanlarımızı .

Karşı çıkıyor bir el, belki yazıyor senin gibi, belki bağırıyor, belki evladına ağlıyor…

Biz olmadan var edemeyecekler, koruyamayacaklar, sevemeyecekler, düşünemeyecekler. Delirmek için dünyaya geldiğimizi düşünüyorum zaman zaman.

Bilemiyorum…

Bildiğim tek şey bütün iktidarlar aşktan korkuyor.

Susturamayacaklar içimizdeki yangınların kelimelerini.

Ve ben göreceğim o günleri.

Affetmenin büyüklük olmadığı günleri göreceğim. Aşık olabileceğim, aşık olmanın lüks olmadığı günleri görebileceğim.

Gençliğimi bu yok oluş sahnelerine zindan etmeyeceğim. Affetmeyeceğim. Unutmayacağım. Susmayacağım. By Begüm Bitir

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza*

“Egemen sistemin her an ve yeniden ideolojik kurucularından olan ‘aydınlar ile entelektüel emek, yaratıcılık, vicdan ve tutum alış mecrasındaki insanları mutlaka ama mutlaka ayırmak, meseleye biraz da buradan bakmak gerekir diye düşünüyoruz.” Mehmet Çetin / Aydınlık Sorgular

“Orada, gidip de durduğum ilk yerde, bir ülke buldu kendine, kesilmiş bir dal gibi sürüklenen yalnızlığım. bir avuç taştan, uçsuz bucaksız bir kent kurdu. Irmağın bıraktığı yöne doğru gittim, gittim ve durdum. durduğum ilk yerde, toprağa bakmayı öğrendim, tohumların sabrı ve başakların çılgın cesaretiyle… Orada eğilip çok eski tanrıların elinden efsanelerle beslendim, sınırsız acılar topladım kır çiçeklerinin arasından, çelenkler ördüm dikenli tellerle takılmış güvercinlerin tüylerinden… Kırık taşların arasında dolaştım, kanayan yaraların, yıkıntılar arasındaki sönmemiş alevlerin, yanmış düşlerle nesnelerin… Gündoğumundan önce gömülen ölülerin ezgilerini dinledim, çoban kadınların ağıtlarını, toprağa simsiyah kanla işlenmiş öykülerini insanların… Orada, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların arasında, ölümün bile yenik düşebileceğini öğrendim..” diye yazmıştı, “Diyarbakır İçin Masal”da Aslı Erdoğan.

Dünya bir mazgalın ardındaydı. Ona ulaşmak gerekiyordu, ona varmak gerekiyordu. Mazgalın bu tarafı ile o tarafı birbirine ulaşmayı bekliyordu. Yalanın bu düzü ile öte düzü doğrunun iyiliği ile kötülüğünün içinde erimesi, kusursuz bir tonda birleşmesi gerekiyordu. İnsanın gözbebeğindeki dünya görünmeyenin çukuruna düşmemeliydi. Dünya tahlillerle acabalarla, kuşkularla vardı. Dünya hasretlikler hüzünlerle vardı. Tepkisel davranışlar, ileri geri konumlanışlar, günü gelmeden geri çekilmeler, geri çekilirken de geliştirdikleri biçimler ile o gün için direnenlerle vardı dünya. Direnmenin hüznü ile düş gören dağın katıldığı düş mücadelesiyle vardı; yaşanmaktaydı. Olağan halinden saptırılmış, yerinden edilerek tecridin olağan haline büründürülmüş ama buna karşı ona kendi olma bilincini vermek isteyenlerin direnişleriyle vardı dünya. Egemenlerin iktidarlarla teması zamanın geniş direniş ağları ile ağulanmış, sekte yemiş, müdahile uğramış; vicdana, adalet duygusuna, onun hayatımızdaki biçim alışlarına, yankılarına bir öznellik olarak yer edinmişti, bunlarla vardı.

Tam da bu nedenle umut ve direniş doluydu dünya; boğulmamalıydı; tüm direnişler arası husumetler, suçlamalar boğulmalıydı asıl. Önyargı, rekabet, kibir direnişler arasında kopmalara, dağılmalara, uzaklaşmalara, yörüngesinden çıkmalara neden oluyordu. Buydu boğulması, dönüştürülmesi gereken. Dayanışmanın koptuğu yerde zaman boşluğa düşerdi çünkü, bakışlar erir, yoğun ve kararsız bir uğultuya dönüşürdü mücadele. Kelimeler anlamını yitirirdi, harfler virgüller süller..

Bir noktada artık ölüm orucuna dönüşen hayat, yaşamın ölme riskini ortadan kaldırıyordu: “kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza” deniyordu. Farklılığımızı vurgulayan her söz bir ölüm orucu biçimiydi, yankımızı taşıyan her söz bir ölüm orucu biçimiydi, dünü bugün ile harmanlayıp “hayır!” demenin itiraz hakkı ölüm orucu biçimiydi; iktidarları, onların egemenlik biçimlerini, egemenlik ilişkilerini nefessiz bırakır, kendi sürdürme yollarını tıkardı. Kendini böyle bir hakkaniyete adamak, ölüm orucunun bir biçimidir çünkü. Öyle olacaktır; sistemin biçimlendirmesine, verili olanın reddiyle hayır diyen, toplumsal muhalefetin yanından yer alan, yani yığınların zaten dahil oldukları toplumsal muhafeletle birlikte; sözü, sunumu, mücadelesiyle müdahil olmayı bir yaşam biçimi olarak tercih eden Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve diğer muhalif—devrimci demokratların iktidar hırsınca sürek avına tabi tutulacakları bilegeldiğimiz idi. Kimsenin olmadığı yerde insan, ölümünü kanıtlayamazdı. Kanıtlayabiliyoruz böyle bir biçimi, çünkü burdayız! Çünkü asıl mücadele kendi iç dünyasıydı insanın. İçindeki tek ses olan kendi sesi, kendi sözü, kitabındaki dünya hikmeti; kendi hayatına biçim verdiği. “Korkunç olan hiçbir şey yoktur; hayır, korkunç olan şey, artık sadece onlarla anlaşmaya başlamaktır.” demişti, E.N. Cioran. Onlarla anlaşmaya başlamışsanız artık, ölüm orucunu bırakmışsınızdır; ise, o da direnişin yöneldiği kimse olacaktır. Direniş, dünyada bir yerdi. Mekanı yoktu, zamanı yoktu. Daha doğrusu tüm bir mekan ve tüm bir zamandı. Yokedilememesinin, insanın elinden alınamamasının sebebi buydu. Terkedilmeyen, ele geçirilemeyen tek şeydi. Vardı. Bakışın yöneldiği yerdi. Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza. By Akın Yanardağ

*C. Süreya