Merhaba kız kardeşim!

Aslı Erdoğan benim yazarımdır. ilk kitabından beri soluk soluğa giderim kitabevine. bazı kitaplarını birkaç kez okumuşluğum vardır. köşe yazılarındaki içtenliği en karanlık günlerde hayatta kalma gücü vermiştir. anlatımdaki ustalığı, maddi hayattaki ürkekliği, hilesiz hurdasız, apoletsiz sadeliği ve elbette dünya edebiyatındaki yeri gurur ve ilham vermiştir.
tanıdık kırılganlığı, minnetsiz, tok, merhametli varlığıyla yakınımdır ve hep yakınım olacak.
bir fizikçinin edebiyatla bu kadar kaynaşmış olması az bulunur bir deneyim.

Sorduklarında içimdeki haylaz devreye girer ve diğerlerinden önce keşfetmiş, merak etmiş, takip etmiş ve ’biliyor’ olmanın sevincini yaşarım. belki de tavsiye ettiğim tek yazar Aslı Erdoğan…
Aslı Erdoğan’ı fark etmiş olmak çok önemli bir kazanım.

Bazen alıp bağrına basmak, koruyup kollamak
yanında şefkatle sessizce oturmak istersin. bazen saatlerce ses çıkarmadan ” o anlatsa ben dinlesem” dersin. bazen postanede sıra beklerken rastlar, uzun süre gel—gitler yaşar sonunda gider o bildik tanıdık içtenlikle ”merhaba” dersin… tokalaşmak, boynuna sarılmak istersin ama bunu yapmazsın. birini ”bilmek” böyle bir şeydir. ANCAK ONUN İZİN VERDİĞİ KADAR YAKLAŞABİLİRSİN ! Aslı Erdoğan bir o kadar da acemisidir bu şiddetli dünyanın!
”Merhaba yazdığınız her şeyi okuyorum, teşekkür ederim” demek istersin…

Merhaba kız kardeşim!
şimdi bütün bilenler, kalbi iyilik ve sevgi ile atanlar. kutsal kitaplarının yanına vicdan, merhamet, adalet ve hakikati de alanların hepsi, bütün o ışıklı, aydınlık kalpler,eller, diller, zihinler Aslı Erdoğan Yalnız Değildir! diyor. bazen bir dua bazen bir özgürlük nidası, bazen bir iyi dilekler listesi olarak evrende yankılanıyor…

Aslı Erdoğan bu topraklarda yaşayan ve insan olma evrimini tamamlamaya yakın nadir varlıklardan biridir. gökyüzüne istediği açıdan bakmasını hiçbir şey engelleyemez. bunu biliyorum ve hiç umutsuz değilim. Aslı Erdoğan kendi sesinin sahibidir.

Sevgilerimi sunuyorum!

#AslıErdoganyalnızdeğildir

By Criatura Jandark

Bir ilmek daha…

Kadınların durumunun kötü olduğu yerlerde insan yaşamının hemen hemen yarısı çürümüş, bozulmuştur, der Aristoteles. Daha da çürümemek için ve çürütmemek için az da olsa var olan parıltıları… Bedenimiz bir inada bürünmüş hem, susar mıyız?

Göz: Bilye büyüklüğünde karmaşık bir yapı… Benim sahip olduğum, senin sahip olduğun… Çevrede hareket eden ne varsa algılayan… Evrene bakış, onu duyuş. Bu sonsuz döngü içinde sürdürmeye çalışırız yaşamı. İnsan yaşar ve ölür, basit mantığı budur dünyanın. Peki ya arada kalanlar? Kırılanlar, sessizliğe bürünenler, karartılar içinde kendine gömülenler, kendi köklerine dokundukça ağrıyanlar, haksızlıklar, yıkım… ? Burada susayım ama göz görür, rahatsız eder, can sıkar. Susmaz. Sürekli hareket halindedir. Gözlemler. Ruha kara bir renk verir görülen karşısında, o rengin duygusuna bulaştırır bizleri. İnsana uzak şeyler onu tedirgin etmez, bir şeyi görmemek ya da olan şeye göz yummak iç ferahlatır. Berraktır görmeyenin kalbi. Hafıza ona acı vermez. Yaşama kolayca katılır ve tamamen görmez olur bir süre sonra. Alışır kendi olmamaya. İşlevini yerini getiremeden yok olup giden ne çok göz var! Şuan yazıyorsam ben, öteye itilip okunmamış tüm sözlerden sorumluyum demektir. Şuan görüyorsam ben, görünmeyip arkaya atılmış tüm görünebilen şeylerden sorumluyum demektir. Sözün ağırlığını ve hakikati bilen bildiği doğruyu söylemekten çekinmez. Gören göz ve gördüğü için ruhu sarsan, içten içte kemiren vicdanladır insanın muhasebesi. Işık bir yerlerde hep var. İlk önce göze dokunur ve ilk orada kırılır. Işık da kırılır çünkü sonsuz ve hakikatli bir bakış atmamız gerekir karanlığa onu görebilmek için. Tüm görünmeyenleri içinde besleyen, hepimizin durduğu, ışığa varmadan önceki o mecbur karanlık… Karanlığa ilk düştüğümüzde fark ederiz, oradaki yaşamların varlığını. Asıl gördüklerimiz karanlıkta gizlenmiştir, çünkü göz, ışığını diplere sızdırdıkça hakikate ulaşır. Her şey hızlı, akışkan, zaman bile. Unutur muyuz peki tüm bu hareketliliği? Bellek deriz adına. O hiç durur mu? Hareketlidir, çoğuldur. Göz alıp her şeyi belleğe ulaştırır. Geçmişin izlerini biriktirir, şimdiye ekler bellek. Orada olup bitenin yok olması olanaksızdır. Bir göz diğerini daima görür. Bir başına varoluş düşünemeyiz. Kim çalacak evimin kapısını? / Açık bir kapı girilir/ Kapalı bir kapı korkulur / Kapımın öte yanında atar yaşamın kalbi, der Pierre Albert—Birot. Göz durmaz, eşeler, öteleri görmek ister, onu duymak, ona kulak vermek ister. Böyledir yaşam, bazen kendi karanlığımızda kaybolmak, kendi sisimiz içinde boğulmak isteriz. Zedelenmiş yerlerimizi söküp atmak isteriz. Ama dur! Gözün görecekleri var daha, kırıldık kırılacağımız kadar belki daha çok kırılırız ama göz var! Hapsedilmiş, kapımızın çok ötesinde değil hemen dibimizde atan kalpler var. Görüyoruz. Korkmuyoruz. O kapalı kapıları her gün yumrukluyoruz ve buradayız. Bir ilmek atıyorum buraya.

Kulak: Başın iki yanında, kafatası içine yerleşmiş işitme ve denge organı olan oyuk… Geniş ve kıvrımlı, yaşam gibi… Ses dalgalarını toplarız önce, sesin geldiği yönü bulup o sese yöneliriz. Bazen ses de sessizliğe gömülmek ister. Yönünü duymayız öyle seslerin ama bellidir. Kendi kıvrımlarında susup bekleyen yaşamlar, duymak için sessizleşen belki de… Kendi sesinden başka ses arayan ama kendi sesine benzer—çürümemiş, kokmamış— aynı öfkeyi biriktirmiş, aynı ses telleriyle dünyaya çığlık atanların sesini arayan, yaşamın darbeleriyle şekle girmiş ne aradığını bilen bir sürü oyuk. İnsan…

Seslenmenin de susmanın da zamanı var. İşitmenin de kulak tıkamanın da… İnsanlık tarihi öyle çok katliamla doludur ki insan için zaman hep işitme zamanıdır. Şimdilerde ise daha çok… Her şey yakınımızda olup bitiyor. Her gün biraz daha endişe ve öfke ekleniyor ruhumuza. Sesini duyurmak isteyen sesler var, çünkü biz o seslerin devamıyız. Nasıl bilmeyiz ki rumuzla bütünleşen o beklemeyi? Nasıl duymayız elin bir kalemi hınçla tutarak yazdığı o barış dolu sözleri… İşte en çok da bu yüzden, işitip dik durma ve dengeyi koruma zamanı çünkü yok etmeye çalışılan bir seste upuzun, ışıltılı bir dünya vardır, çemberimizin içinde dolanırken duyabileceğimiz güzel, dolu dolu sözcükler vardır. Bir ilmek daha atıyorum buraya.

El: Tutmaya, kavramaya, iş görmeye yarayan kemikler bütünü… Her türlü hareketi rahatlıkla yapabiliriz bir elde mevcut olan yirmi yedi kemik sayesinde. Kemik dedim ama durdum sonra. İnat demeliydim. En çok elimizle inat ederiz. En çok elimizde biriktiririz öfkeyi. Önce sakince bekleriz çünkü öfke, taşacağı zaman bilinçli bir sakinlik ister. Bilinçsiz bir öfke kine götürür insanı. Kinde acı yoktur. Oysa acı çekmeden, yas tutmadan nasıl hakikate ulaşırız? Bilinçli öfke ile acı çekeriz, kendimize çekiliriz, kendimizi yaşamdan çekeriz ve saf kendimiz oluruz. İnsanın en kendi olduğu yeri elidir biraz da. Kendi olmadan yazan bir elin ne diyeceği olabilir! Ellerine bak! Her parmağın iç ve dış yanlarına kötülük bulanmış bu topraklarda. Öfkelenmekte çok haklıyız. Sadece mide değil el de bulanıyor bu yüzden. Durmuyor bulantı, kusmak istiyor. Tırnak uçlarına kadar işlenmiş öfke durdurmuyor onu, sürekli yazdırıyor çünkü —dedim ya— inattır bu! Bu ülkenin damarlarına sızan çürümüşlüğe inat… Sus, konuşma, yazma, eğil, diz çök, diyen korku seslerine inat! El bu, yapamayacağı yok! Senin hikayeni alır dillendirir, benim hikayemi alır dillendirir, senin hikayen ile benim hikayemi alır yine dillendirir çünkü aslında hikayemiz birdir. Aynı kuytuluk, aynı leke, aynı öfke, aynı durmadan söyleme isteği ve durmadan söyleyişimiz. Sen oradan, ben buradan!

Kadınların durumunun kötü olduğu yerlerde insan yaşamının hemen hemen yarısı çürümüş, bozulmuştur, der Aristoteles. Daha da çürümemek için ve çürütmemek için az da olsa var olan parıltıları… Bedenimiz bir inada bürünmüş hem, susar mıyız? Öyleyse devam. Farklı el, göz ve kulaklarla ama aynı yerden… Bir ilmek de buraya… By Meryem Coşkunca

Aslı’nın Arkadaşları

Aslı Erdoğan’ın romanlarını, gazete yazılarını, Necmiye Alpay’ın şahane çevirilerini, kitaplarını yıllardan beri bilirim, okurum. Ama ne Aslı Erdoğan’la ne de Necmiye Alpay’la bir sofrayı paylaşmışlığım, bırakın sofrayı bir çay içmişliğim, iki laf etmişliğim yok. Keşke olsaydı. Mesela yeşil kalem severler mi veya kardeşleriyle muhabbetliler mi bilmem. Yahut nerede yazarlar, masalarının üzerinde kimin resmi var görmedim. Ama artık arkadaşlarım. Yoksa niye bir küçük kâğıda karaladıkları şeyler içimi titretsin? Yoksa niye Aslı Erdoğan’ı sıcacık tutacak bir hırka ve Necmiye Alpay’ın yarım bıraktığı kitabı bulup Bakırköy’e gitmek isteyeyim?

Aslı Erdoğan’ın, Necmiye Alpay’ın (şimdilik) “dışardaki” arkadaşlarıyız ama içeride de pek çok arkadaşları var. Hani aynı dönemde gözaltına alınan, tutuklanan gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler. “Daha niceleri” anonimliğine sıkıştırılan yüzlerce isim. Bu isimlerin çoğunu duymadık, belki de duyar duymaz unuttuk. Mezun oldukları okulları, yapıp ettiklerini de bilmiyoruz. Ama “suçlarının” Aslı Erdoğan’a, Necmiye Alpay’a isnat edilenle aynı olduğunu biliyoruz. Eh, bizim de arkadaş çevremiz genişledi haliyle.

İşte bu “daha niceleri”nden biri gazeteci Zehra Doğan. Jin Haber Ajansı’nın (JINHA) editörlerinden gencecik bir kadın. Mardin’in bir köyünden Diyarbakır’a göç eden 10 çocuklu bir ailenin kızı. Dicle Üniversitesi Resim Bölümü ve Tunceli Üniversitesi Tasarım Bölümünü bitirmiş. Üniversitenin yetenek sınavlarına girişini şöyle anlatıyor: “Çok sonradan öğrendim yetenek sınavlarını. Heyecanı yaşamak için sınava yazıldım. Kırtasiyeden aldığım 2B kalemiyle sınav salonuna girdim. O anı hiç unutmuyorum. Modeli oturttular ve çizin dediler. O an o salonda toplanan yüzlerce adayın arasında kendimi çok yalnız hissettim. Herkesin çantasında adını ve modelini dahi bilmediğim kalemler vardı. Yıllarca resim kurslarından aldıkları oran orantı dersleriyle ustalaşan bu adayların kalemleri ustaca tıraş etme şekilleri dahi bana çok artistik geldi, salondan çıkmak istedim ama çok geçti, sınav başlamıştı. Mecbur çizmeye başladım ne istedilerse kendimce çizdim ama kâğıdın üzerine tüm bedenimi atmış şekilde oturuyordum, çizimlerimi kimsenin görmesini istemiyordum. Onların çizimlerine bakıp moralimi bozmak da istemiyordum. Sınav bittikten sonra çıkıp ailemin yanına köye gittim, sınav sonuçlarına dahi bakmadım, bir ay sonra arkadaşlarımdan sınavı kazandığımı öğrendim.”

JINHA’da gazetecilik yapan Zehra Doğan, geçtiğimiz Aralık ayından bu yana, girmenin, yaşamanın hatta bazen nefes almanın bile zorlaştığı Mardin, Nusaybin ve Derik’te Kürt halkının yaşadıklarını aktarıyor, yüzlerce kadının sesi oluyordu. “Êzidî kadınların Çığlığı” haberiyle 18. Metin Göktepe Yazılı Haber Ödülünü kazanmıştı.

Sadece yazılı haberle değil, bir yandan da resimleriyle kadınların yaşadıklarını aktarıyordu Zehra Doğan. Resimlerinde, hepimizin gözü önünde bedeni günlerce sokak ortasında kalan Taybet Ana da, beyaz bayraklarla çocuklarını almaya giden kadınlar da vardı.

Şimdi Zehra da cezaevinde. Yaptığı haberler ve çizdiği resimler örgüt propagandası yapmak iddiasıyla suç unsuru olarak gösterildi ve Zehra 23 Temmuz’da tutuklanarak Mardin E Tipi Cezaevi’ne götürüldü.

Cezaevlerinde yatan tanımadığımız arkadaşlarımızın sayısı hızla artıyor. Biz dışarıdakiler ise korkmadan, yılmadan barış istemeliyiz. (Barış talebiyle korkuyu yan yana getiren cümledeki oksimoronun farkındayım.) Çünkü biliyoruz ki savaş bizi ikiyüzlü sahtekârlara dönüştürür. Çünkü bizi ölümler ve ölüler arasında seçim yapmaya, taraf tutmaya zorlar. Çünkü bazı ölülerin yası tutulabilirken bazılarına sevinmemiz istenir. Çünkü cenazelerin çıktığı yoksul evleri birbirinin aynı olsa da bazılarını görmeyiz bile. Çünkü unuturuz ve maalesef kalbimiz kurumaz. Öyleyse kahramanca, adam gibi yahut başka türlü ölmenin yüceltilmesi yerine yaşamı yüceltmeye ve barış istemeye devam edelim. Tıpkı arkadaşlarımız gibi. By Neslihan Cangöz