Neredesin Aslı

Hikayen bir şehre gidememek değil, bir şehirden dönememek olacak der Umay. Gözümü açtığımda, dönmüş olmanın dayanılmaz ağırlığını,(üç yıldır) her gün başka bir taşıdığım şehirde olacağım.

Bekle beni ”bir kez daha” Hürriyet Tepesi’nin anaç rüzgarı, bekle beni Marmara. Ah Nilgün; kuşlar ne zaman havalandı omzundan en son, çok mu eskimişti zaman.

Ya sen Sylvia, ne zaman yumdun gözlerini, ne zaman gitti melekler ve şeytanın adamları?

Nasıl böylesi erken gidebildin, Gün? Selam söylemeyi unutma gittiğin yerde Elgin’e benden.

Ah Tezer bilsen ne büyük utancım, sen gideli hiçbir şeyin değişmediğini anlatması ne güç. Burası hala bizi öldürmek isteyen insanların ülkesi.

Ya sen Aslı? Nasıl koydular seni soğuk duvarların ardına? Kim okşayacak sen yokken, sarı saçlı—siyah saçlı sokağın çocuklarının başlarını? Kimin peşi—sıra yürüyecek Gülbahar’ın kedileri. Kimin elleri tüyden daha hafif senin ellerin kadar? Kiminle içeceğim Okkalı Kahve’de kahveyi? Kimin için gireceğim Mecidiyeköy’ün karanlık, dar sokaklarına?

Polonya yolculuğun öncesi buluşmamızda bana söylediklerini düşünüyorum; sizin içinizde bir çocuk var ve benim içimdeki çocukla biz tanışmadan çok daha önce tanıştılar ve çok iyi arkadaş oldular. O çocuk yapayalnız duyuyor kendini uzun zamandır. Benim inkisarımın gücü yeter mi bilmiyorum ama o çocuğun inkisarında boğulacaklar. O çocuk sonsuz bir karanlığa hapsetti onların kalbini.

Şimdi anlıyorum, ilk karşılaşmamda, dünyanın tüm nefesini bir anda içime çekmişçesine bir daha asla soluksuz kalmayacağım duygusunu yaşatan şeyin ne olduğunu.

Birlikte yürürken bazen geride kalıp senin adımlarını izlerdim, başını geriye çevirdiğinde, acaba bir karıncayı incitmiş olabilir miyim kaygısını görürdüm yüzünde.

Bazı geceler pencereyi açıp adını bağırıyorum sesim yırtılana değin. Bundan sonra hangi alıkonuş kalbimi, omuzlarımı yerinden sökebilir?

Bir kez daha, duvarlarını yıkmaya, zincirlerini kırmaya geliyorum Aslı. Sana söz çıkacağız bu dipsiz kuyudan (yıkacağız karanlık çatılarını). Birlikte seyredeceğiz ufkun mavisini, uçmayı yeni öğrenen bir kuşun, telaşlı kanatlarını.

Bugün, ilk kez boğazıma sarılan ellerden kurtulmaya çalışmıyorum. Umudun elleri onlar. Bir gün, düşlerimizde yaşattığımız o en yüce zaman gelecek! Bir gün, insanlar özgür olacak. Belki hemen yarın! By Ahmet Ergül

“Edebiyat ve Felaket”

Başlığı Marc Nichanian’ın kitabından ödünç aldım (İletişim Yayınları—2011). Nichanian, 1915’e giden süreçte felaketin ayak seslerini işitenlerin, soykırıma bizzat tanıklık edenlerin (o da felaketle soykırımı, olay ve olgu olarak ayıranlardan) yazdıklarının edebiyattaki karşılığını aramış, tarih yazımıyla edebiyat arasındaki kendi deyimiyle aldım—verdim ilişkisini hakkıyla tartışmış, hatta bunu Sabancı Üniversitesi’ne konuk olduğu bir konferansta da uzun uzun dillendirmiştir.

Onun işaret ettiği ve günümüze cuk oturan en mühim mesele elbette tanıklık meselesi… Hayır çağına tanıklık eden bir yazarın bunu metinlerinde ele alış biçimi, estetize edişi, kurgusal dokusu, dili, üslubu hakkında konuşmak değil niyetim. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın neden tutsak olduğunu, neden üşüdükleri halde hırka verilmediğini, neden tecritte susuz bırakıldıklarını, sağlıkla ilgili sorunlarını ısrarla çözmeden, onları her gün, her gün sistematik bir şekilde cezalandırmanın bir devlet geleneği olduğunu hatırlamak, hatırlatmak sadece.

Herkesin malumu ki, bu iki isim de yazar ya da dilbilimci oldukları için tutuklanmadılar. Tıpkı Zana Kaya ve İnan Kızılkaya gibi. Onlar da gazeteci oldukları için değil, o gazetede oldukları için içerdeler. Aslı Erdoğan da Necmiye Alpay da bir tanıklığı dile getirdikleri, sessiz kalmayı içlerine sindiremedikleri için, “felaket bölgesinden” haberler yapan Özgür Gündem gazetesine omuz verdikleri için cezalandırıldılar. Cizre’de çocuklar bodrumlarda yanarken, cenazeler sokaklarda kaldırılmayı beklerken, köyler tek tek bombalanırken inatla barış gelsin, bunun için ne gerekiyorsa yapalım dediler, koşturdular, didindiler. Bu kadarı bile yeterdi devlete, bir halkı topyekun imha etmek yetmezdi çünkü, Nichanian’ın tespitiyle söylersem “imha iradesinin özünde yalnızca öldürmenin kendisi değil, aynı zamanda tanıklığı ortadan kaldırma, arşivi yok etme ve ölüler için yas tutmayı yasaklayan/imkansızlaştıran bir irade yatmakta”ydı.

Hal böyle olunca kimin eli Kürtlere değse, devlet bir kez daha “dokunan yanar” dedi. Tanıklığı da cezalandırmak istedi, görmezden gelmeyi, suskunluğu dayattı. İşinden, evinden etme tehditleri savurdu… Neyse ki dokunanlar yansa da, yazmayı bırakmadı; elini o ateşten çekmedi. Bakırköy Cezaevi’nin önünde dün olduğu gibi nöbete durdu, arkadaşlarını alana kadar nöbeti bırakmamaya söz verdi. Şimdilerde cezaevini Kandıra’ya taşırsak, ayakları kesilir, nöbet falan unutulur diye düşünüyor olmalılar ki iki ay içinde arkadaşlarımızın ve diğer mahkumların sevkleri bekleniyor. Umarım şurada kaç kişi kaldıysak, bu ateşin başını kimler bekliyorsa, nefesleri ve inatları bitmez; devletin yıldırma, bıktırma, canından bezdirme çabası boşa çıkar, dayanışma orada da devam eder, daha çok yükselir. Yoksa biz hasbelkader dışarda kalanlar, suçluluk duygusuyla, içimize sinen korku, kaygı, umutsuzluk, yalnızlık ve tanık olmanın ağır yüküyle eriyip gideceğiz. Tabii bu arada dün Cizre’de, Şırnak’ta yanan, bugün Kerkük’e, Musul’a sıçrayan kıvılcımlar bize kadar ulaşmaz, sinsi sinsi gelip yanaşan iç savaşla toplu halde tahtalı köyü boylamazsak…

Çok mu içinizi sıktım, o halde şöyle bağlayayım. Edebiyatçısı, tarihçisi, gazetecisi, eli kalem tutan kim varsa bu yangının, bu talanın kaydını tutmak, bu tanıklığı tarihe nakşetmekle vicdanen yükümlüdür. Nichanian bu yükü şöyle tarif ediyor: “Felaket, inkarcılığın ve imha etme iradesinin karşısında hayatta kalanların her an sonsuz bir soykırımı kanıtlama oyununun içine atılmasıyla başlar, hayatta kalan her an “kendi ölümünü”, “kıyıma uğradığını” kanıtlamaya çalıştığı bir oyuna itilir. Tanığın kesinlikle tanıklık etmek zorunda olduğu şey, bir tanık olarak kendi ölümüdür.”

1915’ten bu yana felaketin boyutları değişti ama tanıklık bizzat bir vicdan meselesi ve muhasebesi olarak hep ortada durdu. O zaman da şimdi de tanık olmak yazanın boynunu büktü ama bileğini bükemedi. Velhasıl kafanızı nereye çevirirseniz çevirin, görmek, duymak istemedikleriniz elbet bir gün pat diye karşınıza çıkar ve siz o zaman tırım tırım tanık aramak zorunda kalırsınız. İyisi mi çok geç olmadan, kimse daha fazla üşümeden, yan yana duralım da bari öyle ısınalım. Başka yolu yok, valla billa yok!. By Figen Şakacı

Sanat gerçek ve yasak

Sanatın yok edilebileceğini sanarak bir takım edimlerde bulunmak da gerçeğin örtbas edilip herkesten gizlenebileceği zannıyla haberleşme özgürlüğünü kısıtlamak kadar boş bir uğraştır.

Yasaklanan her kitap daha tanınır, yazarı daha sevilir olur ve bunu çocuklar bile bilirler, hatta en iyi onlar bilirler. Çünkü ne yasaklandıysa çocuklar onu edinip okumanın bir çaresini mutlaka bulurlar, bulmuşlardır.

Yasaklanan her film, bir şekilde mutlaka izlenmiş, her müzik dinlenmiştir.

Sahnede söz yasaklandığında pandomim adlı yepyeni bir sanat dalı doğmuştur. Yasaklanarak yerinden kaldırılan heykeli, çoluk çocuk herkes tanımıştır. Lili Marleen, yasaklandıktan sonra daha çok dinlenmiştir.

Yasaklar, baskılar sadece daha güçlü yapar sanatı, sanatçıyı, kitabı, dergiyi, filmi, müziği.

Tarih yasakları ve yasaklayanları anımsamaz, yasaklananları ise unutulmaz kılar. Bu, tarihin yasakçıya verdiği bir tür cezadır.

Gerçeği, gerçekleri gizlemek denilince aklıma hep Midas gelir, bir de Hitler.

Savaş bittiğinde Almanların çoğu gaz odalarını bilmediklerini, soykırımdan haberdar olmadıklarını söylemişlerdir ya hani. Gerçekten de bilmiyorlardır, çünkü gazeteler yazmamaktadır. Ancak, gazeteleri susturmakla bu gerçek, sadece bir süre gizli kalabilir. Hiçbir gerçeğin sonsuza kadar gizlenemeyeceği savı, bu soykırımda da kendini kanıtlar. Gazetelerin yazmadığı Yahudi soykırımını bugün yeryüzünde bilmeyen kimse yoktur.

Midas’ın en büyük sırrını, kulaklarının eşekkulakları olduğu sırrını, berberinin dayanamayıp kuyuya fısıldaması sonucu öğrenen geveze çimenler herkese yaymıştır. Ülkemizin üstüne çivilerle çakılan sır bulutları da bir gün bir gevezeliğin kurbanı olacaktır. Yağmurun, rüzgârın, kaldırımın, kuşların, aynaların, toprağın… Ayrıca eskiler, “Yerin kulağı vardır.” diye de boşuna dememişlerdir.

Hem bu dünyada ne Sultan Süleyman kadar güçlüler, ne Karun gibi varsıllar sonsuza dek yaşayabilmişlerdir. Yasaklar da öyle, bir gün yasaklar da unutulup gider.

Söz konusu sanatsa zaten ne yasaklar işe yarar, ne yıpratmalar.

Ve… Ne sırlar gizli kalır, ne üstü örtülen gerçekler.

Sevgili Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a dışarıdan verilebilecek en iyi haber, kitaplarının yok satıyor olmasıdır. Bugüne kadar hiçbir kitabınızı okumamış olanlar kendilerini ayıplayıp kitapçılara koşuyorlar ve genellikle bulamıyorlar; fakat vazgeçmiyor ve bunu kendilerine görev edinip sık sık kitapçı dolaşıyorlar. Hepsi de yayınevlerinizin yeni baskılar yapacaklarını ummaktalar. Kendi adıma ben de henüz okumamış olduğum Kırmızı Pelerinli Kent’i aramaktan vazgeçmeye hiç niyetli değilim.

İçeriden gelecek güzel haber ise size okuma—yazma ortamı—olanağı verildiğini ve sizlerin de bol bol okumakta ve yeni kitaplar yazmakta olduğunuzu bilmek olurdu; ama öyle değil ise de sorun etmeyiz, çünkü biliyoruz ki çıkınca yazacaksınız. Hem daha güçlenmiş kadınlar olarak, hem bambaşka anılar toplamış yazarlar olarak…

Bizler de büyük et lokantasındaki bol kepçe aşçının akla zarar acılı kebaplarından yiyip, kabarmış ayranlardan sarhoş olana kadar içecek, hallerimize ağız dolusu gülecek ve inatçı keçiler gibi o kitapları bekleyeceğiz.

Bekleyecek iyi bir şeylerimizin olması ne güzel değil mi?

Sevgiyle. By Aysel Korkut