Le Mandarin miraculeux

«Je crois bien que cette nuit j’ai perdu la boule. C’est la deuxième fois que je crois voir une femme borgne», dit un Turc ivre. Mais il ne rêve pas: dans la rue marche une femme, Turque également, à l’oeil caché par un bandage. L’errance de cette émigrée amoindrie passe à Genève. L’écrivaine stambouliote Asli
(pro¬noncer «Asleuh») Erdogan situe dans la cité d’Henry Dunant son dernier roman, Le Mandarin miraculeux. Rue de Lausanne, la vieille ville, la Jonction: le roman turc visite Genève, fait rare dans la littérature du pays du Bosphore. Asli Erdogan (née en 1967 à Istanbul) donne chair à une paumée avançant dans le noir elle préfère la nuit au jour, hantant des lieux mal famés, écrivant le soir au bistro. C’est pour fuir les interdits de son pays qu’elle a filé en Suisse.
A l’arrivée, toutefois, la vie ne se montre pas tendre. L’exilée connaît une liaison qui foire. La femme esseulée erre, écartelée entre ses cauchemars et le constat d’une jeunesse gâchée. Celle dont l’infirmité effraie les gens ressent à son tour une peur aiguë du moment que le manque d’amour s’avère intolérable. Asli Erdogan signe le roman d’une perte, d’un deuil abyssal. Et çà et là, l’auteure sort des phrases assassines sur Genève: nombre de gens y ont l’air d’articles de supermarché, pareils sous des emballages différents. Plus loin, Erdogan dépeint de façon acerbe la situation des jeunes issus de l’immigration habitant les Pâquis: «Ils poussent comme des graines tombées sur un sol étranger qui ne veut pas d’eux. Depuis leur venue au monde, ils vivent une tragédie cachée. A quinze ans, ils jettent sur le monde des regards de quinquagénaires.» Toujours au sujet des Pâquis, la Stambouliote colle une étymologie bidon à ce quartier, soutenant que «Pâquis» vient de «Pakistan». Chacun son slum, sa croix de paria, donc. Erdogan décrit un monde sans cohérence où chacun peut à n’importe quel moment se croire déplacé. Le personnage principal iâche: «Mon docteur a peutêtre raison. Je dois prendre les choses trop à cœur». By Marc Olivier Parlatano

Yaratıcı yazının akşamı

Eleştirinin insan ömründe bütüncül bir arınma gerçekleştirdiğini anlatmayı pek çok kez denedim, ama yıllar içinde düşünmeden hep aynı kalan kayayı yerinden oynatmanın ne denli zor olduğunu gördüm. Rüzgârın, havanın, suyun bile duruş biçimini değiştirmek için sabırla uğraştığı kayanın orda durduğu yerdeki halinden hoşnut kalışı hiç de anlamlı değil, ama yazık ki böyle.
Oysa eleştiri, karşısındakini anlamaya çalıştıkça kendini sürekli değiştirirken okuduklarına da farklı bir bakış açısı, o güne dek bilinmeyen anlamlar yükler ve bu ilişkiden aldıklarıyla zaman içinde öylesine olgun bir bilinç, bellek, tavır oluşturur ki, kendinden başkalarının anlayamadıklarını sezer, öngörür.
Aslı Erdoğan’ı herkesten çok anladığımı söylemem elbette doğru olmaz, çünkü Mucizevi Mandarin’i okuduğumda onun yaratıcılığını anladığımı, Kırmızı Pelerinli Kent’in yazılıp bitmesini görmeden de yepyeni bir yazarın o sıralarda yoksulluktan kurtulma savaşımı veren edebiyatımıza bir ışık gibi yaklaştığını sezdiğimi hatırlıyorum, ama Kabuk Adam’ı sonradan okudum. Gene de belli ki hüner bende değil, eleştirinin soyutlama ve yeniden yaratma gücüne inanmaktadır.
Aslı Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde anlatısını okurken sorguluyorum yazarla ilişkimi. Karşımda hep yakınlık duyduğum bir yazar ve kitabı var. Genç bir yazarın (demek son kitabını yazdığında daha otuz bir yaşındadır) son kitabından tam yedi yıl sonra yayımlanabilen yeni kitabı; öncekilerden farklı bir metin. Hayatın Sessizliğinde öykü değil, roman değil, belirsizliğine bir ad verip anlatı desek, o da değil. Yazarı aramasa da, elindeki kitabın ne olduğunu hep sorgulayan bir okur var artık.
Elbette anlamın izinden ayrılmaz Aslı Erdoğan gibi yazarlar; bu kez de şiirin biçim özelliklerini içselleştirmiş metinler anlamları dil içinde, sözcüklerde ve dilin söze dönüştüğü her yerde buluyor. Hayatın Sessizliğinde’nin asıl sorunu sözün büyüsü, sessizliği ve sesi, taşıdığı anlamlar. Bir dizi metin ayrı yerlerden çıkıp aynı yere yönelirken birdenbire toparlanıp başka bir yere savruluyor, içinde taşıdığı uyumu bir an bile bozmamaya özen gösteren yazarın yarattığı söz fırtınası olarak esiyor. Bu söz fırtınasının içinden okurun kendine yararlı anlamları seçmesi neredeyse olanaksız gibi.

Yazarı silen dünya
Aslı Erdoğan’ın bu kitabındaki metinleri seçerken tekil anlamları atıp çözmek gibi bir sorunu olduğunu sanmıyorum. Bütüncül bir dil yaratmaya çalışmış o, ama dil yaratmak için de değil. Aslında bu kuşak içinden çıkan yaratıcılar arasında nitelikli söze, anlama, insana ve hayata ilişkin kaygılarını yazdıklarıyla en çok birleştiren yazarlardan oluşu Aslı Erdoğan’ı önemli kılan nedenler arasında değil midir?
Başka bir nedenle yaptığı benzetmeye uygun deyişle, nasıl örülürse bir kazak, öyle örmüştür Hayatın Sessizliğinde’deki metinleri, okur da sökebilsin dilediğince ve belki de, kendi kazağını örsün diye. Bu, Aslı Erdoğan’ın yüksek düzeydeki yaratıcılığını ortadan kaldırmıyor, tersine onun okurla özdeşleşen bir ortak metin kurduğunu gösteriyor. Şiirsel ve metin denebilecek yazının örneklerini veren öteki ustalara öykündüğünü de hiç sanmıyorum. Aslı Erdoğan’ı bilenler, bu metinlerin onun yazınsal dünyasının doğal hâli olduğunu hemen görürler.
Aslı Erdoğan, kendini yazdığı metne yabancılaştıran bir tutumdan alıyor yaratıcılığını. ”Narkissos’un Maskeleri” bölümünde bu yaratıcılığın düşünsel dayanağını dokur. Yazı, onun için de kendini aramak için girdiği ormandır, yalnızlığını en çok orada bulduğu, ne özgürlüğü, ne tutsaklığı yaşadığı…
Yazar, herkes adına konuşmak için mi yaratılmıştır? Ondan bunu bekler kalabalıklar. Kendini anlatırken aslında başkalarını anlatır belki, ama gizlenmesi gerektiği için kimliğini bile tanımlayamadığı olur. Başkalarında kendini bulduğu, yaratıcı yazıyla sıradan olanın özdeşleştiği yerde kendini yadsıyan kısacık ömürlü bir kelebektir o. Demek ki kendini anlatmak için dışındaki dünyaya gidecektir, anlattıkça yazarı silen dünyaya…
”Narkissos’un Maskeleri”nde doğal kişiliğiyle değil de, yazar kişiliğiyle anlatılır yazar: ne adı bellidir, ne cinsiyeti, ne yaşadığı mekân ve uzam. Belki yaralı kişiliği Aslı Erdoğan’a gönderir yazarı, onun yaralarını sarmaya, bir daha asla kendi olmayacak yazarı yeniden yaratmaya çalışır. Ona bir ad verir, ama bir adı olması bile uğradığı kişilik yarılmasını onarmaya yetmez. Yazar—kadın, Orpheus gibidir Aslı Erdoğan’a göre: başı belada, ömrü kısa, duygusu lirik, aradığı sevgiyi bulması olanaksız. Bunları yazarın kendine tuttuğu aynada gördüğü belli, yoksa ”kadın—yazar”ın aynı hâli taşıdığını söylemek yersiz bir zorlama olur.
Hayatın Sessizliğinde’de, ”Kadının adını buldum, daha doğrusu o kendi adına doğru koştu: Özgür,” der sonra.

Kırmızı Pelerinli Kent’in Rio cangılında yitirdiği, ölüme koşan Özgür.
Son on yılda edebiyatımızda yazılmış en önemli metinlerden olan Kırmızı Pelerinli Kent, Aslı Erdoğan’ın kahramanı Özgür’ün hayatı ters yüz etmeye koşullanmış öyküsünü olduğu gibi, okurken testereyle biçimlendirilen bir hayatı ve onu bütün katmanlarıyla sergileyen yaratıcı yazının soğuk hünerini anlatır. Aşktan önce ölüm duygusunu anlatı boyunca yansıttığı için Özgür’ün ölümünü kaçınılmazlaştıran Kırmızı Pelerinli Kent, neden sonra değeri anlaşılmış bir romandır ve Aslı Erdoğan’ın yaratıcılığının doruk noktasıdır. Orada ”Narkissos’un Maskeleri”nin Özgür’ünü anlatan roman ile Özgür’ün romanda yazdıkları birbirini tamamlar.
Hayatın Sessizliğinde, Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’ten bu yana süren uzun bekleyiş döneminin ürünü. Eleştiri, yakından izlediği bir yazarın hangi döneminin hangi ürüne gebe olduğunu, aslında doğumunu ertelediği asıl yapıtı yerine araya giren yapıtının ne ve nasıl olabileceğini önceden de anlayabilir. Aslı Erdoğan benim için bu soy yazarlardan: kendime yakın bulduğum, daha öteye geçmesini, dahası, Kaf Dağı’nın ardını görmeden geri dönmemesini sabırla beklediklerimden. Oradan kucakladığı hazinenin parıltısını buradan görmek verir sabrın suyunu.
Sanırım önce Tahta Kuşlar’ı bekliyorum. Adam Öykü’nün 11. (Temmuz—Ağustos 1997) sayısında kısa, ama bana kalırsa yoğun biçimi yayımlanan, öteki uzun biçimiyle de Berlin’de ödül aldığı için ilgi çeken ”Tahta Kuşlar” öyküsünün adını vereceği öykü kitabını tamamlayamadı Aslı Erdoğan. Oysa yıllar önce yayımlanacaktı, ama o birkaç öykü bir türlü yazılamadı.
Bir de, biliyorum, hoyrat ellerin tuzaklarla dokuduğu hayat var yazarın karşısına dikilen. Aslı Erdoğan, yazının içinde, ama yazınsal dilin dışında yok edici bir kabalığa da uğradı ve kişiliğiyle ne denli sıkı dursa da kabalığın karşısında, yazar olarak duramadı.
Böylece Tahta Kuşlar bir daha ertelenmiş oldu. Mucizevi Mandarin ile Kırmızı Pelerinli Kent’i tamamlayacak bu önemli kitabı gelecekte okuyacağımızı sanıyorum. Hayatın Sessizliğinde ise, adını andığım üç kitabı kadar bütüncül kurulmamış bir derleme olarak neden sonra çıktı. Derleme, ama gene de Aslı Erdoğan’ın ustalığı şurada ki, tamamlanmış bir biçim ve dil birliği taşıyan metinler bunlar. Böyle olduğu için metinleri zorla birbirine bağlayıp bir roman gibi çözümlemeye de gerek yok.

Sözcük sağanağı
Doğrusu, kitabın iç kapağında tür adının ”Şiirsel Düzyazı” olarak verilmesini doğru bulmadım. Ne olduğu tam belli olmayan, sanki yazılanın değerini hafifleten, zorlama bir ad ”şiirsel düzyazı”. Böyle bir tür adı konmasaydı da olurdu ki, Aslı Erdoğan’ı bilmeyen okurları yönlendirmeye yarayacak ”şiirsel düzyazı” adının yazınsal bağlamda bir yeri de yok.
Hayatın Sessizliğinde’deki metinlerin dili, önce sözcük gerektirir. Yeni zamanların yazı dilindeki sözcük sayısının ne denli azaldığını düşünürsek eğer, Hayatın Sessizliğinde’nin, sözcük sağanağı altında kurulan yazınsal dilin olanaklarının neler olabileceğinin yeniden hatırlanmasına neden olduğunu da saptayabiliriz. ”Avuç avuç sözcük atıyorum sessizliğe,” derken benim düşündüğümü düşünmüyordu Aslı Erdoğan, ama bu sözlerinin de aynı noktaya yöneldiğine kuşku yok.
Kırmızı Pelerinli Kent’te şunlar yazılıdır:
”Özgür, uzun süre, içinde yaşadığı gerçek ama akıldışı dünyayı, kurgusal ama daha gerçek olanla değiş tokuş edecek bir yazar aradı.”
Aslı Erdoğan yaşadığı akıldışı dünyanın yerine kurgusal, ama daha gerçek olan bir dünyayı geçirerek sıkıntılarından kurtulmak için yazıyor. Bunda başarılı olduğu için onu kuşağının en değerli yazarlarından sayıyorum. Özgür de aradığı yazarı bulmuştur.
Onun gibi yazarlarla, Bir dönüşünü daha tamamlar dünya. Sözcüklerin akşamı iner. Yaratıcı yazının gündüzü değil, akşamları okunmaya değer.

Roman yazmak kolay, zor olan anlamlı bir cümle…

Aslı Erdoğan beş yıl sonra yeni bir kitapla okurlarının kaşısında. Erdoğan’a göre bir yazar için en zor şey “insana ömür boyu eşlik edecek tek bir cümle kurmak, tek bir imge bulmak”.

Aslı Erdoğan, İş Kültür Yayınları’ndan çıkan “Hayatın Sessizliğinde” adlı “şiirsel düzyazı” metinlerle okuyucularının karşısında. Eski Mısır şiiri, Hindu metinleri, meseller ve Kitab—ı Mukaddes’ten yapılan alıntılar eşlik etmiş Hayatın Sessizliğinde’de yazara. Kitap, ”Sağ kalmaya, canlı kalmaya uzun, acılı, tökezlemelerle dolu bir övgü…” Aslı Erdoğan’la, yeni kitabı, yaşama ve edebiyata bakışını konuştuk.

2000 yılında yayımlanan Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’den bu yana uzun, kitapsız bir dönem geçirdiniz. Bunca kitabın basıldığı bir dönemde tekrar yazmanız niye bu kadar uzun sürdü?

Bir ölçüde kayıp bir kitaptır o, garip bir sessizlikle karşılanan bir kitap. Aradan geçen uzun zamana gelince; yazmadığım bir dönem değildi, hem kendi içsel nedenlerimden, hem de dış koşullardan dolayı yazdıklarımı tamamlayamadığım, bütünleyemediğim yani kitaplaştıramadığım bir dönemdi. Dış koşulları özetlemek kolay; motivasyonumu yitirdim. Kimsenin okumadığı bir kitap çıkartmak adına bu cangıla yeniden atlamak, sebepsiz bir öfkenin nesnesi olmak… Ama dış koşullar, yazıyla kurduğum ilişkide cüzi kaldılar, incitici ama eninde sonunda önemsiz ayrıntılar. Yazmanın kendisinin getirdiği sorular ya da yazarak boğuştuğun sorular, çok daha gerçek ve ıstıraplıydı. Kırmızı Pelerinli Kent’te gidebildiğim kadar uç noktalara gitmiş, yazı ve ölüm ilişkisini, Orpheus mitini yeniden yorumlayarak korumaya çalışmıştım. Orpheus’un arkasına döndüğünde gördüğü, müziğinin kaynağı ve sırrı, kendi ölümüydü, daha doğrusu ölümlülüğü. Müziğiyle hiç kimseyi ’Ölüler Ülkesi’nden geri getiremeyeceğini, yalnızca kendisini oraya çağıracağını gören bir Orpheus’un susması tutarlı değil mi? Ancak şimdi, aynı yolu, gerisin geriye, hayata doğru izlemenin vakti geldi. Bu da bir günden ötekine olacak bir şey değilmiş.

Hayatın Sessizliğinde, kitaplaştırılmadan önce çeşitli dillerde yayımlanmış, sergilenmiş, fotoğraflanmış ve dans tiyatrosuna dönüşmüş. Kitaptaki ’Hayatın Sessizliğinde’ başlıklı metin ise Serra Yılmaz tarafından Piccolo’da canlandırılmış. Tüm bunlar nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Bu metinlerin bazıları sergilenmek için yazıldı. Biri, bir sanatçıyla aynı tema üzerine ortak çalışmamız, bir diğeri yazıldıktan kısa bir süre sonra fotoğraflandı. Kitaba adını veren metni yazarken, bir eksikliğin, çevresinde dönüp durduğum boşluğun farkındaydım: Sözcüklerin kapatamadığı uçurumun. Sanırım bu sezgi beni tiyatroya, özellikle Serra Yılmaz’a götürdü, ancak son metne vardığımda, bu soruyu formüle edebildim: İnsan hangi sesleri duyar? Kitap boyunca duyduğum ve izlediğim sesler hem benimdi, hem de değildi çünkü. Belki de bu son adımı atabilmek için, başta Serra’nınki olmak üzere bütün diğer sesleri duymam gerekiyordu.

”Bir ölünün geçmesi gereken yetmiş kapı vardır’ der Eski Mısır” diyorsunuz. Roman, öykü, köşe yazarlığı ve şiirsel düzyazı… Bir yazarın geçmesi gereken kaç kapı var?

Eski Mısır’daki o cümle çok anlamlı, çünkü ölümün nereye varacağı büyük bir gizem. Sonsuzluk mu yoksa mutlak ölüm mü? Kırmızı Pelerinli Kent bağlamında cevap verirsem, orada yazıyı yine öyle bir yolculuğa benzetmiştim. Sanki hem ölümsüzlüğe doğru gidiyorsun hem de mutlak bir ölüme. Hem kendinden uzaklaşıyorsun, hem de nereye gidersen git kendine varıyorsun. Bir yazarın da yaptığı yolculuk hep bu çember aslında. Kendinden ne kadar uzaklaşırsan gene dönüp dolaşıp varacağın yer kendin. Anonim bir öyküye ne kadar dalarsan kendi sesini duyuyorsun ya da kendi sesinin ne kadar diplerine inersen vardığın yer tam bir anonimlik herkes gibi konuşmaya, herkesi konuşmaya başlıyorsun artık. Ben, kendi hikayemizi yazarak ya da ’anlatarak’ bireysel ölümümüze doğru bir kapıdan geçtiğimize inanırım, belki de bunu sayıyla ifade etmek Eski Mısır’ın yeteneğiydi ben yapamayacağım, ama sonsuz sayıda kapı ya da tek bir kapı…

Peki roman ve öyküde kurguya nasıl bakıyorsunuz? Şiirsel düzyazı ile kurmacadan uzaklaşmış olmuyor musunuz biraz?

Sonbaharda çıkarmayı hedeflediğim kitap —ki aslında epeyce geç kaldığım, ayak sürüdüğüm bir kitap— öykülerden oluşuyor. Klasik öykü kalıpları içinde kalan, yalın, Çehov tarzı öyküler. Ama öncelikle bu sesi sonuna dek izlemem, sözcüklerin sallandığı boşlukla yüzleşmem gerekiyordu, edebiyatın maskelerini yeniden takabilmek için. Ben kurmacayı, kurgu ne denli karışık olursa olsun, nispeten kolay buluyorum. İyi bir roman okuru, yeterince emek verirse, bir roman yazabilir. Ama hayat hakkında anlamlı bir şey söylemek, insana ömür boyu eşlik edecek tek bir cümle kurmak, tek bir imge bulmak, işte bu zor; çerçevesi ister öykü olsun, ister şiir. Zor ve bir bedeli var. Üstelik bu, hayatla ödenen bir bedel.

Kitabınızda kullanılan taş, çatlak, kabuk metaforlarının yanı sıra sıklıkla kullandığınız bir imge de, yaşamla sizin aranızda, adeta sizi ’yaşamdan’ koruyan ’pencere’ imgesi. Ne ifade ediyor bu imge?

Evet, kitabın belirleyici imgelerinden biri, pencerenin ardında duran, kente, geceye, dünyaya bakan kadın imgesi, ki gördüğü her şeyin üzerine kendi yüzünün yarım yamalak, lekeli yansıması vurur. Boş, beyaz kâğıtların başına oturan da aynı kadındır. Kendi imgemden, benliğimden, geçmişimden bağımsız, bütünüyle nesnel bir bakışa sahip olamayacağımın itirafı bu, hem de, kendimi tanımlamak istediğimde, bir sünger gibi dünyayı emdiğimin… Kitabın ana karşıtlıklarından biri ’ben’ ve ’dünya’ karşıtlığı, iç içe akan, dönüşen, birbirimizin sesiyle konuşan ’ben’ ve ’dünya’…

Lire dergisi sizi ’Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterdi…

Ben, yazmakla yazarlığı iyice birbirinden ayırdım artık, bu ikisinin birbirinden çaldığına inanmaya başladım. Yazarlık mesleği adına yaptığınız, yapmak zorunda kaldığınız pek çok şey, iç sesinizi ya da sessizliğinizi, ’tanrının size seslenirken kullandığı adı’ elinizden alıyor sanki. Elbet hepimiz biliyoruz: Kültür endüstrisini, yayınevine dosyayı teslim ettikten sonra, geçmemiz gereken iktidar ilişkileri, ağını ve özellikle ülkemizde bu mekânizmanın ne kadar hoyrat, adaletsiz, düzeysiz olduğunu… Yazarlık adına yaptığınız her şey, yazıyı besleyen o damarı kurutuyor. Ama bence en kötüsü, ’ben iyi bir yazarım’ hatta ’ben bir yazarım’ diye ortalıklarda dolanmak; bu korunaklı, ama geçici kimliğin dünyayla aranızda bir mezartaşı gibi durmasına izin vermek. Elbette, Lire önemsediğim bir dergi, o seçkideki dokuz kadın arasında A. L. Kennedy’i görünce gerçekten gurur duydum. Bunu hak edip etmediğimi bilmesem de kadrini bilebilirim. Ama geceleri, yalnız başıma, boş beyaz kağıtlara bakarken, acıyla, tökezleye tökezleye, bir cümleden ötekine geçmeye çalışırken, hiçbir alkış, tek bir sigara kadar yardımcı olamıyor bana doğrusu. Bir başka açıdansa, iki saatini bile ayırmayıp kitaplarınızı hiç okumamış insanlar tarafından bin türlü biçimde aşağılanmışsanız, ister istemez bir öfke biriktiriyorsunuz. Yabancı bir dile çevrilmiş tek bir romanınız size böyle payeler getiriyorsa, bu zehirden arınıyorsunuz. Kısacası, bunlar beni daha iyi bir yazar yapmaz, ama daha iyi bir insan yapabilir.

Size göre, yazının tüm ’o’ söylemlerin arasında güme gitmiş bir yanı var: Paylaşma ve karşılıksız verme isteği. Ne vermek istiyorsunuz okura?

Hakikati söyleme çabamı belki. Belki de verebildiğim tek şey boşluktur; ama bir şekilde ben hakikati arıyorsam ve hakikatin içinde de sallandığımız bu boşluğu görüyorsam, en dürüst tutum bunu itiraf etmem olacaktır. Ben sözcüklerin çağrısını duyuyorum; tılsımlarını, güçlerini hissediyorum, güçsüzlüklerini de. Bundan fazla bir şey vaat edemem, sözcükler bana ne veriyorsa, en fazla onu iletebilirim.

Sizinle yapılan bir söyleşide, kitaplarımda, ”bulduğumda! kendimi anlatıyorum,” diyorsunuz. İnsanın, kendini araması, oluşturması ve yazıya aktarması için kendisiyle baş başa kalması, uzun yalnızlıklar yaşaması, sizin deyiminizle ’dünyayla kendi varoluşu için hesaplaşması’ gerekirken sizin bir de politik bir duruşunuz var. Bu duruş da ötekini anlamaktan geçiyor. Nasıl örtüşüyor bu iki durum?

Aslında hiçbir zaman bitmeyen, her cümlede yeniden başlayan bir soru. Yazı ve hayat, kendin ve başkaları… Oysa kendine ne denli uzun bakarsan, başkalarını görüyorsun, gözlerini dışarıya çevirdiğinde, kendinle yüz yüze geliyorsun, bakışın yeterince çıplak ve derinse. Yazmak, bu uzun, tamamlanmış bakış ise eğer, politik bir duruşunun olmaması zaten imkansız. Kendi acımı sözcüklendirmeye çalıştığımda, dünyanın çığlığını duyuyorum. Benim camdaki imgemin üzerinde sokağın, kentin, gecenin, yüzyılların imgesi beliriyor ve buna gözlerimi kaparsam, kendi bakışımı sakatlıyorum. Şöyle de diyebilirim: Kendisiyle göz göze durmayı beceremeyen biri, bir başkasının acısını nasıl görebilir, çağrısını nasıl duyabilir ki? Yazmak, bütün acıları sahiplenmek, sahiplenerek dönüştürmek isteğinin bir ifadesi değilse nedir?

Her türlü şiddeti sorgulayan bir yazarsınız. Sizce şiddet nerede başlıyor? Sorguladığınız bir diğer kavram olan ’öteki’ olmak ile şiddet arasında ya da kadın olmakla şiddet arasında bir ilişki var mı?

Şiddet, ’ötekileştirme’ ile başlar, ’biz’ olmayanı işaret ettiğimiz an. Onu dilsiz bir nesneye, yalnızca ’biz’i tanımlamak için var olan bir şeye çevirdiğimizde. Sözünü engellediğimizde, geçersiz kıldığımız da… Bunları yapalım ki; gasp ettiğimiz hakları zaten yokmuş görünsün… By Çiğdem Su

Le ravissement d’Asli

Née en 1967 à Istanbul, Asli Erdogan a connu le Brésil après avoir fait des études de physique quantique en Turquie. Auteur de nouvelles et d’un roman, elle décide d’écrire La ville dont la cape est rouge à son retour de Rio en même temps qu’elle abandonne son métier d’enseignante à l’Université pour faire de la recherche.  By Christine Ferniot (Lire)Christine Ferniot (Lire)

https://www.lexpress.fr/culture/livre/asli-erdogan-38-ans-turquie_810071.html

Rystende sterkt

BOK: Hva er virkelig? Hvordan trenge inn i det vlrkelige? Og hvordan formülere virkellgheten. Dette er sporsmâl Asli Erdoğan praver â besvare i sin helvetesroman fra Rio; «Byen som slenger menneskene rundt seg som soppel.»
Fysikeren Erdoğan er den forste kvinnelige tyrklske forfatteren som er direkte oversatt tll norsk. Og hun er et naermest rystende bekjentskap.

Jeg dor

Vi folger den tyrkiske bestebarnsjenta Ozgur, som lik sâ mange andre ungdommer har tatt seg en tur til Rio. Men Ozgur vil mer enn â se rike og vakre brasillanere danse pâ Copacabana. Hun bosetter seg i en av Rios mange slumstrok (eg. favelaer, som betyr «jeg d0r»). Her flyter kloakken âpent i gatene, den stillestâende heten er naermest uutholdelig og fuktlgheten sâ hoy at alt gâr i opplosning. Her blir smâgutter voldtatt fra de er fem. Nâr de blir eldre «kler (de) seg som rappere, brisker seg som Hollyvvoodgangstere og d0r som fluer.»
«Denne byen drepermeg (…), hverdag, hvert eyeblikk, dreperden megpâ aile mâter» , sier romanpersonen. vel blir hun. Hun blirfordi hun bokstavelig talt er «d0delig» forelsket i Rio. Men fremst av alt for â fullf0re boka «Byen med den rode kappa». For vâr roman er en roman i romanen, der vi f0lger en halvdokumentarisk fiktiv forfatter (Ozgur) mens hun skriver boka vi leser (om O.). En dobbel bokforing som viser Ozgur (Erdogans) paradoksale aarend: Hvordan sklldre en oppdiktet virkelighet som er sannere enn den overflatiske virkeligheten som omgir oss.

Ubarmhjertig

Samtidig er det en veloversatt roman om â leve sin roman eller skrive sitt liv. Et litteratursyn blant annet vâr egen Ari Behn ogsâ forfekter pâ sin «sterke», men kanskje en smule dekadente mâte. Det er ikke mye dekadanse över Ozgur alias Erdoğan (som selv bodde i Rio og ble «tatt av» skrivingen nâr hun var der for â fullfore sin doktorgrad). Ozgur vet at hennes fattigdom er selvvalgt, og derfor ikke «teller». Hun kommer til kort nâr hun vil beskrive uteliggeren hun skritter forbl pâ gata i Rio. Et menneske sâ doden nasr av sult at han forsoker â spise sitt eget spy: «Jeg mangler fortsatt ord tll â fortelle om han. Jeg er ikke sterk, grusom og barmhjertig nok. Jeg har ikke sulta nok.» By Cathrine Krøger

https://www.dagbladet.no/kultur/rystende-sterkt/66014808