Asli Erdoğan

Asli Erdoğan erfodt i 1967 i İstanbul. Hun tok sin mastergrad i atomfysikk ved Bosporus universitetet i 1993, og arbeidet siden to âr i Rio de Janeiro. Hun debuterte i 1977, men fikk sitt gjennombrudd med sin andre roman, ”Byen med den rode kappa” (n.tit. fra 2004) i 1998.
Fra 1998 til 2000 hadde hun egen spalte i den store tyrkiske avisen Radikal. Den har gjort henne til en kjent person i hjemlandet, men ogsâ kontroversiell. I spalten tok hun opp politisk hete temaer som fengsel, tortur, kvinnemishandling og kurdernes kamp for rettigheter. Artiklene hennes er samlet under tittelen Bir Yolculuk Ne Zaman Biter (”Nâr er reisen slutt”), 2002. Hun har veeri menneskerettsaktivist siden 1993.
Hun har ogsâ gitt ut dikt, noveller, prosa poesi, reiseskildringer og politiske artikler i etbredt spekter av medier. ”Byen med den rode kappa” er den forste romanen skrevet av tyrkisk kvinne, som oversatt direkte fra tyrkisk til norsk.

***

Forfatteren, Asli Erdoğan (f. 1967), er utdannet i
fysikk og informatikk ved Bosporus—universitetet, har
tilbrakt et par âr ved en partikkelaksellerator i Sveits
og reiste til Rio de Janeiro for â fullfore en
doktoravhandling. I stedet ga hun seg skrivekunsten i void pâ heltid, og det
skal vi vêere glad for.

«Byen med den rode kappa» handler om den unge tyrkiske kvinnen Özgürs mote med Rio. Det blir pä alle mâter en frontkollisjon. Alt er annerledes, forsterket og mer skremmende enn hjemme i Tyrkia; fattigdommen, favelaene, den losslupne seksualmoralen, volden og voldsomhetene, luktene, lydene, kodene, heten og, ikke minst, sprâket. I det hele tatt er «Byen med den rode kappa» en svasrt kroppslig og sansenaer roman med en intens, vibrerende atmosfaare, râ og direkte skildringer av vold og fornedrelse, og med en nesten desperat utforskning av sprâkets begrensninger og muligheter. Mye i romanen er diametrale motsetninger eller antipoder som braker sammen. Pâden ene siden Rio, pâ den andre siden İstanbul; pâ den ene siden brasiliansk seksualitet, pâ den andre siden tyrkisk bluferdighet. Og sä videre: Politikk og karneval, kjaarlighet og skuddsalver, fattigdom og overflod, blod, urin og ekskrementer i gatene, folk som slâr hverandre ihjel, masturberer eller kopulerer i füll offentlighet; glitrende, ufolsomme fasader og en sensitiv, intelligent tyrkisk kvinnes mote med denne râ, kroppslige og kyniske virkeligheten.
Özgür betyr «frihet». Det forplikter. Andre mennesker ville muligens ha forlatt Rio, men ikke Özgür. I stedet foler hun et desperat behov for â sette ord pâ de nye erfaringene og folelsene, i en by der egoismen i folge forfatteren er en religion. For, som det heter i et innledende motto til et av kapitlene: «Bortsett fra det skrevne ord, er doden det eneste som varer». Flere av kapitlene er utstyrt med s inngangsmottoer, fra iranske ordtak og bibelsitater til Nietzsche, Kafka og Derrida. Et av kapitlene baerer overskriften «Gaarningen i Santa Teresa,» og böken er tilegnet, fär vi vite helt til slutt (i motsetning til det som vanlig er, altsâ â sette tilegnelsen for fortellingen begynner) «Eduardo, som ble drept av et streifskudd i Santa Teresa». Men voldsomhetene i hverdagen og denne nye Rio—virkeligheten avdekker gradvis ogsâ en voldsomhet i hovedpersonens eget indre.
«Byen med den rode kappa» kan, som sä mange gode romaner, leses pâ flere plan og utforskes pâ mange nivâer, fra det ekstremt realistiske, vulgaare og virkelighetsnasre, via det drommeaktige og poetiske til det intelligent analytiske stiltrekket som kommet til uttrykk i diskusjonene omkrlng sprâket og skrivekunsten. Det er en realistisk fortelling, men ogsâ en metaroman. Det er en byskildring, men romanen kan ogsâ leses allegorisk. Skildringen er tett, intens, nasr, men ogsâ symbolmettet og füll av allusjoner, nâr man forst gär inn for ä oppdage s. Det er en bok om tekstens tilblivelse og skrivekunsten i sin alminnelighet, samtidig som Özgür leser verden som en tekst, omsetter aile folelser og erfaringer til tekst, og mer nasrmer seg virkeligheten med en tekstforstäelse enn med menneskekunnskap som den grunnleggende fortolknings— og erfaringsnokkel.
Med denne romanen er Erdoğan den forste kvinnelige tyrkiske forfatteren som er oversatt direkte fra tyrkisk til norsk, for ovrig i Gunvald Ims’ etter alt ä domme kvalifiserte oversettelse. Det bekrefter det vi lenge har hatt en mistanke om: Tyrkisk litteraturer mer enn Pamuk. I en romanjungel der det kan vasre langt mellom hoydepunktene, er det godt noen folger med i timen og bringer s romaner ut til norske lesere. By NRA

Az sözcükle çok şey anlatan yazar: Aslı Erdoğan

Bir sabah uyandı ve artık bir fizikçi değil, yazardı. Okurları onu 1994’te yayımlanan Kabuk Adam adlı kitabı sayesinde tanıdı. Okuyanı kendine bağlayan kelimeleriyle dünyanın tanışması için uzun bir süre geçmesi gerekmedi. Tahta Kuşlar adlı öyküsü dokuz dile çevrildi ve Deustche Welle Ödülü’nü kazandı. Norveç’te Gyldendal Yayınları’nın Marg (omurilik) seçkisine alındı. Son olarak da Fransa’da yayınlanan Lire dergisi tarafından ‘Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterildi. Fransa’nın en önemli iki kitap eleştirmeninden Le Monde gazetesinin kitap eki editörü Josyane Savigneau onu manşete taşırken, “az sözcükle çok şey anlatan” yazar olarak tanıttı.

Aslı Erdoğan’dan söz ediyoruz. Dünyanın dört bir yanına yayılmış adaletsizliklerle ve sanki sonsuza dek sürecekmişçesine her saniye daha fazla can alan savaşlarla çok dolmuş. Bıraksalar taşacak…

Yıllarca Bilgisayar Mühendisliği ve Fizik okudunuz. Sonra en heyecanlı yerinde her şeyi bıraktınız. İnsanları yazıyorsunuz şimdi. Kendinizi, hayatı… Bu sert dönüş nasıl oldu? Ya da bizim sandığımız gibi sert mi oldu?

İlk aklıma gelen sözcük, kendiliğinden oldu. Hayatımın hiçbir anında bir sabah kalkıp ben fiziği bırakıyorum demedim. Kendiliğinden, yavaş yavaş gelişen bir süreç. Bir sabah uyandığımda artık fizikçi değildim, bunu yapamayacağımı anladım.

Aslında bunun sinyallerini ‘Kabuk Adam’ kitabınızda da veriyorsunuz.

Evet. Bu kitap, fiziği bırakmamdan yaklaşık üç yıl önce yazıldı. Kabuk Adam’da bire bir kendimi anlatmıyorum.Tuhaftır, bütün okurlar onu gerçek bir hikaye gibi aldı. Belki yayınlanan ilk kitabım olduğu için. Benim ağzımdan konuşan o ‘ben’, ben değilim. Otobiyografik olarak birebir uysa da kendimden en uzak hissettiğim kahramanım. Gerçekten, sert bir dönüştü ama o kadar kendiliğinden oldu ki pişmanlık duymadım.

Rio de Janeiro’da fizik doktoranızı yarım bırakma kararınız… Bunca emeğe sırtınızı dönmek büyük cesaret değil mi?

Sevgiyi en güzel noktada muhafaza etmek için bazen oradan çekip gitmek gerekiyor. Fiziği hep sevdim ama fizik bilim hayatının sert, acımasız, çirkin bir yanı var. Türkiye’de akademik kariyer yapsaydım bu kadar erken ve hazırlıksız bırakmazdım belki de. Ben fazla romantiğim herhalde. Fiziği sevip fizikçiliği sevmemek nasıl mümkün? Benim için çok mümkün.

Yazma eylemini nasıl tanımlıyorsunuz? ‘’Yazılandan dolayı’’ veya ‘’yazan’’ için diye üstlenenler var bunu.

Her yazar için ve her yazılan için farklı bir yanıtı oluyor bunun. Ancak, on küsur yıldan sonra geriye baktığımda gerçek yanıtı bulamıyorum. Çok değişken. Yazı bir mecra. Hayatta başka bir yeteneğim olsaydı belki beste yapardım, belki fotoğraf çekerdim. Ama bende malzeme yazıya dönüştü ve bir şekilde dışarı çıkmak zorundaydı. Yazandan çok, bence malzemenin kendisi için. Yazana iyi geliyor mutlaka. Özellikle ’’Kırmızı Pelerinli Kent’’in teması neredeyse budur. Kitabı yazıyor yazar ve sonra ölüme yürüyor. Yazmak bir arınmak mıdır? Bir kurtuluş mudur? Bir özgürlük müdür? Yoksa bir esaret midir? İnsan kendi yarattığı şeyin esiri olur eninde sonunda. Her sayfada farklı bir yanıt veriliyor bu sorulara ve benim hayatımda da böyle. Orada da bunları tartışıyorum. Mesela yazmak bir tanıklık mı? Dış dünyada şiddetin karşısında yazarın yaptığı tanıklık aslında bencilce bir eylem mi, yoksa öteki için yapılan bir eylem mi? Ötekine anlatmak kendi acından seni kurtarmak için mi, yoksa daha çok, kendi acınla yüzleşmek için mi?

Yazılan için, yazan için hepsi için yapılan bir eylem. Ama tam geldiği kaynağı bilemiyorum; sanki bir ses içimden konuşmak istiyor gibi.

Yazarken konularınızı çektiğiniz bir kuyu var mı?

Köşe yazılarımı bir kenara bırakırsak, dış dünya ve iç dünya, kitaplarımda bir bıçak sırtı gibi gider. Özellikle ‘Kırmızı Pelerinli Kent’de çok belirgindir dışarıdaki ve içerideki şiddet. Rio de Janerio’daki şiddet, açlık, yoksulluk, sefalet, cinayetler. Anlatıcı, dış dünyayla kendi bedeni arasında koşutluklar kuruyor. Bunlar benim yazılarımın temel öğeleri; beden ve şiddet. Köşe yazılarımda da bu temalar gereğinden fazla belirtildi.

Köşe yazılarınızda cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçlarını yazan birkaç yazardan biriydiniz ve o yazılar da çok vurucuydu.

O yazılar benim köşe yazarlığı sürecimin son aşaması oldu. İnsanın kendi hayat deneyimiyle birebir yüzleşmeden dışarıdaki şiddeti çok iyi anlatabileceğine inanmıyorum. Güçlü yazı ancak insanın kendi deneyiminden çıkıyor. Orada cezaevindeki açlığı anlatıyorum ve bu da bir toplumun bir gruba uyguladığı şiddet. Aynı zamanda kendi kendilerine uyguladıkları da şiddet. Bunlarla kendi hayatımda da yüzleşmem gerekiyordu. Açlık (anorexia) hastasıydım ve şiddet benim de hayatımın bir parçasıydı. Bu deneyimle birebir yüzleşmeden –ki tam başardığımı söyleyemem— ötekinin acısını yazmak zor. Çocuklar ölüyor, insanlar bombalanıyor. Bunlarla yüzleşmek, yüzleştirmek kolay değil. Herkes işkenceyi biliyor ama sen bu işkencenin bir anını hisset, anlat bakalım.

Hem köşe yazarlığı yaptınız hem de öyküleriniz denemeleriniz yayınlandı. Kalem hangi pistte daha iyi dans ediyor?

Bir bale hocasından öğrenmiştim. “Herkesin zayıf yönleri vardır, mühim olan bunları imzana dönüştürebilmektir.” Benim sınıflar arası bir yazı türüm var. Öykü, deneme, şiirsel düz yazı, düzyazı şiir de denebilir, hiçbiri de denmeyebilir. Roman? Eh işte. Benim için önemli olan, yazının seslerini buluyorum ve o sesi izliyorum.Yazının sınıflandırılmasına çok aldırmıyorum, ki bu konuda çok eleştiri aldım. Yazar çok çabuk tüketiliyor. İnsanlar gazeteyi on dakikada okurken senin yazına da bir dakika ayırıyorlar. Çok karmaşık, soyut, ağır yazıyorsun gibi eleştiriler…

‘Yazın hayatında kadın olmanın zorlukları’ gibi sorular vardır. ‘Kadın Yazar’ olmanın sizi engellediği ya da tökezlettiği anlar oldu mu?

Bir yazar için iki ana sınıflandırma vardır. Kendi ülkenizdeyseniz ‘yazar’ ya da ‘kadın yazar’ sınıfındasınız.Yurtdışına çevrilmeye başladıktan sonra daha da zor olan ikinci bir yafta geliyor. ‘Türk Yazar’, ‘Amerikalı Yazar’ gibi. Bu tanımlamalar önyargılarla dolu.

Türk entelijansiyasının dünya edebiyat çevrelerine göre daha cinsiyetçi olduğuna inanıyorum. Kadın yazar olmanın avantaj gibi görünen bazı yanları var. Mesela daha çok röportaj teklifi geliyor, basında daha çok ilgi çekiyor. Ama aslında bu bir avantaj değil. Türkiye’de kitabı tanıtmak için basın dışında başka bir kurum yok. Özellikle son yıllarda edebiyat dergileri çok zayıf. Basın da alabildiğince güçlü, zehirleyici bir iki tekelin elinde. Sizi bir an önce alıp sıkılabilir, pazarlanabilir, hoş görünümlü, yenilir yutulur bir şey haline çevirme çabası içindeler. Köşe yazarlığı dönemimden sonra basına çok daha az röportaj veriyorum pek çok yazara göre. Yurtdışında hakkımda çıkan yazıları duyurmakta bayağı bir engelle karşılaşıyorum.

Lire Dergisince ‘Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterildiniz. Norveç’te çok seçici Gyldendal Yayınlarının listesine alındınız. Bu durum ülkemizin yazın dünyasında nasıl karşılandı?

Evet. Onun içinde de çok özel bir seçki olan ‘Marg’a (omurilik) alındım. Fransa’nın en önemli iki eleştirmeninden biri kabul edilen Le Monde baş yazarı Josyane Savigneau geçen ay benimle ilgili bir makale yazdı. Az yazıyla çok şey anlatan yazarlar diye manşette adım var. Le Monde kitap eki Avrupa’da çıkan en önemli kitap eki. Daha önce Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk için yazı çıkmıştı. Mazarine Pingeot’un (Mitterand’ın kızıymış) Transfigurations’da benim için yazdığı yazı Milliyet Kitap ekinde haber oldu. Eminim ki, ben değil bir başka kadın yazar olsaydı, erkek yazarların % 95’i için bu geçerli, birinci sayfa ya da en az üçüncü sayfa haberi olarak girebilirdi. Basın bu konuda işbirliği halinde. Kızamıyorum da artık; sadece, aldırmıyorum. Basının bana karşı üç yıl önce ciddi bir aşağılama kampanyasına giriştiğine inanıyorum ama kanıtlayamam. O kadar ustaca yapıldı ki: Le Monde’daki yazı haber olmuyor ama sütyen takmadığım manşetten girdi bu ülkede. O dönemlerde, yıllardır çıkaramadığım ‘Tahta Kuşlar’ kitabımı bitirmek üzereydim. Bu öykü ta 1997’de Almanya’da Deustche Welle ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. Tam, çıkarayım dediğimde mahremiyetim gündeme geldi, geri çektim. Maalesef Türkiye’de kadın yazar olmanın sorunu bu. Kitaplarınızdan çok, kimliğiniz, kişiliğiniz, mahremiyetiniz merak ediliyor.

Yazın dünyasında destek olmaktan çok köstek olunuyor gibi.

Edebiyat camiası inanın fizik camiasından daha acımasız. Fizik camiasında çok sert, rekabetçi bir ortam var. Çok büyük paralar dönüyor. Ama orada bir objektiflik var. Sezar’ın hakkı Sezar’a veriliyor. Başka türlü ilerleme olmaz zaten. Türkiye’deki edebiyat alanında ise objektiflik kesinlikle yok. Yazarı sevmeyebilirsin, nefret edebilirsin ama iyi bir roman yazdığı zaman buna sevinmen lazım. Çünkü, iyi bir roman bütün edebiyata verilmiş, bütün dünyaya sunulmuş bir armağandır.

Biz bir karış suda birbirimizi boğmakla meşgulüz. Mesela Güney Amerika edebiyatının tanınması tek kişilik çıkışlarla olmadı. Julio Cortazar gibi çok başarılı yazarlar bile bunun için inanılmaz çabalar gösterdi. Pek çok yazarın çevrilmesi için önayak oldu. Bunlar arasında beğenmediği yazarlar da vardı. Aslında denklem çok basit. Arjantin örneği gibi, dünya piyasasına 30— 40 yazarını sunacaksın. O zaman senin yerin de daha iyi belli olur. Bizde herkes tek olmak istiyor ama tek başına dünyada başaran çok az. Bir tek Orhan Pamuk. Orhan Pamuk olarak girdi ve dünya yazarı oldu. Birbirimizin üstüne basmak yerine kol kola durmamız gerekiyor.

Ülke ve dünyadaki ‘yeni dünya dertleri /eski dünya açmazları’ ile ilgilisiniz ve muhalif kişiliğinizle tanınıyorsunuz. Neye muhalifsiniz?

Ben muhalifim diye ortaya çıkmadım. Bu bana yakıştırılan bir kimlik. Çevremdeki her şeyden şikayetçiyim diyelim. En genel anlamıyla, insanlara sunulan hayat tarzının son derece yalan olduğuna inanıyorum. Kendi hayatımıza, kendi acımıza yabancılaştık. Özellikle Cern’de her an bozulduğumda yerine yenisi konacak bir vida gibi hissederdim kendimi. İlk Irak Savaşı’nda, yemek yerken bombardımanın naklen verilmesi çok tuhaf gelmişti. Kaçıncı bombardıman ama hâlâ içimde bir şey var. Hep bilinen şeyler ama bana hâlâ acı veriyor. Bunlar nasıl olur, nasıl yapılır, nasıl izin verilir, kimse yok mu, kimse duymuyor mu gibi çırpınan bir çığlık duyuyorum.

Yaşamak denilen şey de bütün bunlarla yaşamayı öğrenmek. Sağ kalabilmek adına pek çok şeyi içselleştirmemeyi öğreniyorsun. Ben bir yazımda bunun tam tersini savundum. “Dünyayı savun, içselleştir” Ama nereye kadar? Bu insanı yaralıyor. Ben Gazze’li çocuklar için yürüyüşe katılıyorum. Onlar bombanın altında can verirken bizim burada protesto etmemiz kapanmayan bir yara. Çok enderdir bir mücadele sonucunda bir hakkın kazanıldığını görmek. Bu kadar korkunç bir dünyada en bencilce kendi vicdanını rahatlatmak için bile bir şey yapılmasına taraftarım. Tamamen boyun eğmemek adına… Şu günlerde köşe yazarlığına dönmeyi çok istiyorum. Yazabileceğim çok şey var. Yazınca değişecek mi? Değişmeyecek belki ama bir tanıklık, bir belge olacak… By Füsun Şeker Karagören

Fransız Basınından Seçmeler

Everest Yayınları’na yeni katılan yazar Aslı Erdoğan’ın ’Mucizevi Mandarin’ adlı kitabı Fransa’nın önemli yayınevlerinden Actes Sud tarafından yayınlandı.

Aynı yayınevi tarafından diğer kitapları da yayımlanacak olan Erdoğan’a okur kadar Fransız basını da ilgi gösterdi. İşte, ’Mucizevi Mandarin’ hakkında Fransız basınında yer alan yorumlar:

La Presse de la Manche

Yabancı bir genç kadın karanlıkta yürür. Leman gölünün kıyısında, Cenevre’nin dik ve dar sokaklarında, kötü ünlenmiş mekanlarda tehye atılır. Sevgilisinin gidişinin ardından, akşamları kafelerde yazar. Bu ışıl ışıl, duman altı, bazen de hoş denebilecek mekanlarda, harcanmış bir gençliğin muhasebesini yapar, hayali bir ikiz yaratır, güzel ve sevebilen bir kadın… Sonra yeniden karanlığa yol alır.

BIBA

Güzel bir kadın, tek gözlü bir kadın. Her gece, buz tutmuş aşk hatıralarını bulmak için Cenevre’nin sokaklarında dolaşır. Erkekler sevmiştir, özellikle de elinde tutmayı başaramadığından giden birini… Türk olan bu kadın, gözyaşlarına boğulmuş bir karakter hayal eder. Bu nostaljik roman, kendi hüzünlü ama yine de ışıklı yolunu çizen yaralı genç bir kadının tehli yolculuğunu sergiliyor. Büyüleyici bir portre.

VIRGIN

Hayatın size vurduğu, unutmuş olduğunuz darbeler ve izleri bile silinmiş olan yaralar… Hepsi bir gün tekrar uyanır. Genç Türk romancı Aslı Erdoğan, şiiri andıran kısa, dokunaklı bir öyküde, burada Cevnevre’de kaçsak da göçsek de asla iyileşemediğimizi gösteriyor. Yasaklar içimizdedir, korku da, aşk da.

Les Echos

Boğaziçi’nden Leman’a
Mucizevi Mandarin

Cenevre, gece. Korkularını nadir birkaç karanlık sokağında toplayan, sakin ve düzenli, uluslararası bir kentin tuzağa düşüren melankolisi. Aslı Erdoğan’ın kahramanı, neonların ve sokak lambalarının yapay ışığında İsviçre kentini arşınlıyor. Acıları ve mahrumiyetleri yüreğine işlemiş genç Türk göçmen kadın bu yabancı şehiri turluyor. Giden bir sevgilinin yokluğu, Sergio; bir gözünün kaybı, varoluşsal dengesizliğinin sembolü. Tek gözlü, yalnız, korkutucu hayalet, bir gece karşılaşılan/hayal edilen –güzelliğin, kaygısızlığın, özgürlüğün imgesi— genç bir kadının, Michelle’in yardım elini tutar.

Umut vaadi

“Mucizevi mandarin” sert ve hüzünlü bir roman. Çünkü kahramanın son kaygısı iki gerçeği gizler. Göçmenlerin koşulları: “Acılı bir geçmişle ürkütücü bir gelecek arasında sıkışmış olarak, anı yakalamayı başaramıyorlar.” Ve erkekler ülkesinde yetişmiş –reddedilmiş, kapatılmış, dövülmüş— bir kadının yoksunluğu. Yabancı kadın, yeni bir kimlik yaratmayı, çalınmış gençliğini unutmayı, özgür bir dünyada özgür bir kadın olmayı başaramaz.

“Mucizevi mandarin”in gücü, yazarının yazgıya teslim olmamasından geliyor: ümitsizliği öfkedir ve dolayısıyla ümit vaadidir, aşk acısı tutkudur. Çin efsanesinin mandarinindeki gibi, yaralarınızı yeniden kanattığında ve sizi yok olma tehsine düşürdüğünde aşka bir açık kapı bırakılabilir mi? Aslı Erdoğan, yalın bir biçimde, eski bir masalı çağrıştıran bu trajik yolculuğu gözler önüne seriyor. Şehrin ucunda, yolculuğun sonunda, tüm aldatıcı görünümler ve tüm kuruntular dağılıyor. “Şeyleri çok ciddiye almama”, düz yaşama gücünü, göçmen, geçici ikizi Michelle’de ya da kaçıp giden aşk kültünde değil, ama bizzat kendinde bulacaktır.

Transfuge

İki roman. Her biri kendi tarzında, Türkiye’nin Batı ve moderniteyle ilişkisini ele alıyor. Ve kadının bugünkü yerini.

Genç bir kadın geceleri Cenevre’nin sokaklarında dolaşır. Bir gözü yoktur. Türktür ama daha ziyade vatansızdır. Gençliğini oluşturan yasaklardan ve şiddetten kaçtıktan sonra, göçmenin, doğulu ve sakat kadının, terkedilmiş sevgilinin yalnızlığını keşfeder. Sevgilisi Sergio –ki onun sayesinde kent bir sığınağa dönüşmüştür— kadını terk eder. Gururundan ötürü, teslim olma, verme ve yitirme korkusundan ötürü onu elinde tutmak için kadın hiçbir şey yapmaz. Hiç şüphesiz orada aşkı kendisi için tehli kılan bir deneyim yaşar. Ayrıca boş yere kendini duygusuzluğa bırakır, öyle ki mutluluğu huzurunu tehye düşürecektir “şefkat” diyor, “bazen en çok ona ihtiyacı olanları yaralar.” Ama gençlik yıllarında, ülkesinin kadınlarına dayatılan kuralları reddetmesiyle kazandığı bağımsızlığına sıkı sıkı tutunduğundan, bu uyanıklığa sahiptir: “Koruma isteğiyle hükmetme isteğini ayıran sınırı çizemiyorum.” Erkeklere güvenmez.

Temiz Cenevre’nin adı çıkmış sokaklarında acısını ve düş kırıklıklarını dolaşır. Yaşamın ve safeletin onu kendi başarısızlıklarına sürüklediği bu göçmen mahallesi… Boğaziçi’nin hatırası, gece kaçamaklarına sızar. Boğaziçi artık sadece nostalji değildir, bir yurt gibi kaybedilmiş bir göz, karanlığa açılan bir göz. “Aşkın fazladan bir gözü daha vardır” diyor. Yazmak için kafelerde oturuyor ve bir restoranda karşılaştığı güzel ve tuhaf bir kadından esinlenerek, kendisinden tümüyle farklı bir ikiz hayal ediyor. Ama bu hayali ikiz de, her zaman acımasız olan gerçeğin eline düşecektir. Genç Türk, etrafındakileri, farklılığın tehdit ettiklerini korkutarak, yalnızlığını güçlendirmek için bantlı gözünü göstererek, korkuyu bir yaşam şekli haline getirir.

Aslı Erdoğan, melankolinin trajiğin rolünü oynadığı bu şiirsel öyküde, gözlemci bir şekilde nerede olursa olsun kendisine bile yabancı göçmenin yıkımını betimliyor.

Le Matricule des Anges

Tek Göz

Öykünün anlatıcısı genç Türk kadın akşam olunca Cenevre sokaklarında dolaşır. Sevgilisi Sergio’nun gidişinin ardından sol gözünü kaybeder. Bundan böyle bir korku ve tiksinti nesnesi olarak, yalnızlığa ve sinizmle örtülü bir ironiye sığınır; bir kafede rastladığı genç bir Fransızın kendisine gösterdiği ilgiyi şu sözcüklerle anlatır: “Benim demokrasi için savaşırken tek gözünü yitiren Üçüncü Dünya’lı bir yazar kadın olduğumu düşünmüş olmalı.” Gerçekte, acı tüm kişiliğine sinmiştir ve en ufak bir şefkat ifadesinde krılacak gibidir. Bu tuhaf roman farklı düzeylerde okunabilir; fiziki bir eksilme deneyiminin ve yol açtığı marjinalliğin –kara mizahi— öyküsü olarak yorumlanabilir. Güzelliği zedelenmiş bir kadının aşk pazarında pek bir değeri yoktur ve beklentisi de yoktur, yazarın yaptığı tespit budur. Ve ötekilerin bakışının tasviri “tek göz onlara göre ölümden daha katlanılmaz birşeydir… benim kayıp gözüm, onların kaybettikleri ya da kaybetmeye mecbur oldukları şeylerin yerini tutuyor. Onu bir uçurum gibi görüyorlar” nobranca tüm fizki anolmaliler karşında duyulan korkuyu dile getiriyor. Ama hikaye daha sembolik, neredeyse psikanalitik bir boyuta sahip: kayıp göz bilinci simgeliyor ve belki de, içini boşalttığımızda, söylenmeyenleri ve nevrozları. Bununla birlikte, Aslı Erdoğan’ın sert denebilecek biçemi, tumturaklı sözlerden uzak, mesela anlatıcı sevgilisine hitap ederken: “Hoşuma gitmek için, alçakça beleş acılar, kabuslar, trajediler dağıtırken… bana güvenme” Bu kısa metne, okuru hüzünle ve acımayla dolduran karanlık bir güzellik veren, bu kişiliğin aydınlanmamış acısı, gizemli geçmişi ve yabancı bir Cenevre’deki yalnızlığıdır.

Le Monde des Lines

Laveggi, Erdoğan, özlülüğünü övebileceğimiz iki kadın

Lucile Laveggi her zaman özlülük sanatında başarılı olmuştur. İmalı bir anlatım için değil, aksine, söylemekten hoşlanmadıklarımızı, hatta kendi kendimize itiraf etmekten çekindiklerimizi dolambaçsız bir şekilde açık açık ifade etmek için….

Kısalık ve netlik Aslı Erdoğan’ın da nitelikleri arasında. Erdoğan 1967 İstanbul doğumlu. Fizik eğitiminin ardından, Rio’ya gitti “ve o zamandan beri, diyor editörü, tüm dünyayı dolaşıyor.” Bu göçebe, şiir ve roman yazıyor. Mucizevi Mandarin, “Kırmızı Pelerinli Kent”in ardından Fransızcaya çevrilen ikinci romanı.

Yaralı bir kadının Cenevre’deki gece gezmeleri üzerinden, tüm bir hayatın yasaklara ve tehlere bağlı olduğunu belirtiyor Aslı Erdoğan. Öykünün anlatıcısının iki yarası vardır. Sevdiği adam onu terk eder ve kısa bir süre sonra, tuhaf bir hastalığa yakalanır. Sol gözünü kaybeder, korkutucu bir pansuman vardır gözünde ve Mahabharata’nın bu ünlü sözünü anımsar:

“Aşkın fazladan bir gözü vardır.”

“Cenevre, akşamları sokaklarında rasgele dolaşmak için ideal yerdir. Herşeyden önce, bu kent sıkıntı verecek kadar güvenlidir.” Gençliğinde, akşam geç saatlerde tek başına dışarı çıkmak istediği ülkesinde meydan okuyacağı tehler burada yoktur. Türk kadınların kaderinden kaçmak için, sürgünü seçer. Sergio ile, kendisini yaşam acısından kurtaracak aşkı bulduğuna inanır. Ama o da onu yalnızlığına iter, herkesi kendisinden uzaklaştıran yüzündeki yarayla yalnızlığı perçinlenir.

Genelde akşamları, yürüyor ve kafelerde yazıyor. Bir hayali ikiz yaratıp, ona Michelle adını verdi ve bu kadın kendisinin aksine –gözünü iyileştirmeyi deneyen doktorun tabiriyle— “şeyleri fazla ciddiye almıyor.”

“Michelle yürürken, tüm dünyaya kafa tutuyor.” “Sergio gibi, o da aşk ve mutluluk arayışında yorulmak nedir bilmiyor.” Ama kurgu kişilikler de ölüyor ve giderken şunu söylüyorlar “kendi içimize yaptığımız bu yolculukta yalnızdık.”

Le Mandarin Miraculeux

La nuit exacerbe les solitudes et les profondeurs de ia viiîe n’offrent pas de redemption. Une jeune femme marche dans Geneve, sans pouvoir echapper â une blessure qui suscite repulsion et degoût pour ceux qui ia croisent, pas plus qu’elle ne peut se soustraire â la douleur qui I’accompagne.

Estelle borgne parce que «l’amour a un oei! de trop», comme le dit !e Mabâbhârata, et qu’ii n’est pas . d’amour heureux ? Qui pourra regarder en face son ceil blesse, defait du pansement qui le recouvre ? Seule avec son enfance en Turquie et [’abandon de Sergio, la narratrice recherche desesperement ia nuit, prisonniere d’une vision oû se deforme le prisme du monde exterieur lorsque la fatigue accabie Tceil qui lui reste. Jeune femme assoiffee de tendresse, eprise de passion et d’intensite, eile ne peut dire ce qui est brise en elle, encore moins !e livrer au premier venu. Le mandarin miraculeux de la (eğende chinoise qui lui est chere ne perdil pas son invulnerability des qu’ii reçoit des marques d’affection ? Eile est condamnee â errer dans ies ruelles de la ville OLI rode le danger et ecrit â en perdre haieine dans les cafes de Geneve. C’est tâ que se croisent (‘Istanbul de sa memoire et la Geneve de son exil, la passion perdue avec Sergio et Tabsence irreversible, parce qu’«essayer de faire revivre un amour ancien» est «absürde et sans espoir». La narratrice deambule dans un entre deux peupie de miroirs, celui des rives du Leman oû elle refrouve cedes du Bosphore. L’impetuosite des rivieres appartient â la passion passee ou releve de Tiliusion et les rues ne ia mettent en presence que de predateurs. De son passe turc, elle garde le regret d’une jeunesse confisquee par les interdits et la tristesse qu’eile considere comme le signe de reconnaissance des femmes du Moyen—Orient. Les adolescentes de Geneve s’epanouissent «comme des fleurs» et sont de petites deesses. E!!e a conserve des hommes de son pays le souvenir «d’inexplicabies humiliations, de menteurs, de brutes, de bûchers oû Ton brûle les sorcieres.» Michelle, le personnage de la fiction qu’elle ecrit â longueur de nuit dans les cafes, est belle â en perdre le souffle. Pourfant le double qu’elle s’est invente ne rencontrera â Geneve que desastre et destruction. La narratrice semble ainsi vouee â porter avec son ceil malade le reve d’une dualite â jamais biessee. II se fait ie sas d’une âme exilee sur terre, tandis qu’elie est un oiseau aux ailes rognees par la vie. On retrouve ici I’univers de la ville dejâ cher â Asli Erdoğan dans La ville dont la cape est rouge (Actes Sud, 2003), ainsi que le theme du double fictionnel present aussi dans son roman precedent â travers Özgür et Ö, avec ce qui etait une descente aux enters marquee par le souvenir d’Orphee et d’Eurydice. Aslı Erdoğan est une des voix les plus prometteuses de la jeune literature turque, recompensee Tannee derniere en Turquie par un prix pour une prose poetique qui n’a pas encore ete publiee en français. By Cecile Oumhani