Konuşsalar belki melek ölmeyecek

Diyarbakır Sanat Merkezi’nin de kurucuları arasında yer alan Erdoğan, Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK) tarafından düzenlenen Hüseyin Çelebi Şiir ve Öykü Etkinliği’nin 15’incisinde Türkçe öykü dalında seçici kurulda yer aldı. Ödül törenine katılamadığı için YXK’nin düzenlediği okuma akşamı ve söyleşide okurlarıyla buluşan Erdoğan, “Türkiye’de neler olup bittiği konusunda az çok bir şeyler bildiğimi sanıyordum. Bilmediğim pek çok şey varmış” diyor. Aslı Erdoğan ile jürilik deneyimini, siyasi tutsakları ve ‘seslenme’de edebiyatın önemini konuştuk.

15’inci Hüseyin Çelebi Şiir ve Öykü Etkinliği’nin seçici kurulunda yer aldınız. Böyle bir etkinlikte jüri olmak nasıl bir deneyim oldu?

Hikayeler kadar, hikayelerin yazarlarının hayat hikayesi de bana birçok şey söylüyordu. Söz gelimi, hikayelerden birinin yazarı hikayesi jüriye ulaşmadan vefat etmiş. Bunlar tabii çok ağır ve etkileyici. Bu biyografiyi okuduktan sonra hikayeye sırf bir edebiyat yarışmasına gönderilmiş bir hikaye gözüyle bakamıyorsunuz. Edebi değeri şöyle veya böyle diye değerlendirmek neredeyse mümkün değil. Olabildiğince bunu yapmaya, objektif olmaya çalıştım. Mesela yazılan öykü edebi açıdan çok da muhteşem bir hikaye olmayabilir, ama arkadaki insan hikayesi o kadar ağır ki. Orada yaşanan aşk, o kadının ölmüş olması, yazarın da ölmüş olması, çok genç insanlar… Herhangi bir edebiyat etkinliğinde jürilik yapmak gibi değildi. Bu etkinlikte jüri olmak çok daha ağırdı. Edebiyat dışında başka bir ağırlık taşıyordu bu hayatlar. Hikayelerin yüzde 70’i cezaevlerinden gelmişti. Öyküler el yazısıyla, kimisi hatta okunamayacak kadar kötü bir yazıyla yazılmıştı. Sayfalar birbirine geçmiş. Bir de “görülmüştür, görülmüştür, görülmüştür” damgası. Kısacık biyografilere baktığımda ise… Ben 40 yaşındayım. O hikayeleri yazanların çoğu benden bir 10 yaş gençti. Çoğunda fark ettiğim, 90’lı yılların ortasından beri cezaevinde oldukları. İstisnai durumlar var. Benim kuşağım diyebileceğim kimisi yatıp çıkmıştı. 1980’lerde yatanlar da vardı. Ama cezaevinden gelen eserlerin çoğu 10 küsür yıldır içeride olan insanlar. Çok genç yaşta tutuklanmışlar. Kimisinin nerede kaldığını biliyorum; yazıyordu. Kimisinin yazmıyordu. Çok ciddi bir kuşağın kıyımından sözedebiliriz bence. Türkiye’ye baktığımda gördüklerim karşısında “Ne oldu bu ülkede” diye içimden geçiriyorum. 1995 yılında bu kadar genç insan cezaevine atıldı. 10 yıldır oradalar. 10 yıl sonra gene bu yarışma düzenlendiğinde belki de hala orada olacaklar. Korkunç ağır bir trajedi.

Son öyküyü de okuduktan sonra ne düşündünüz?

Edebi kıstastan çok, beni en ağır, en derinden etkileyen, bu eserlerin çizdiği toplumsal panoramaydı. Köşe yazarlığı yaptım, Diyarbakır’da çalıştım. Türkiye’de neler olup bittiği konusunda az çok bir şeyler bildiğimi sanıyordum. Bilmediğim pek çok şey varmış. Korkunç bir trajedi yaşanmış ve yaşanıyor. Ben bile bunu bilmiyordum ve bunun açığa çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Şu benim gördüğüm manzara —bir —iki cümleyle özetleyemem — ama ben şu hikayelere şöyle toptan, şu mesafeden baktığımda ne gördüysem, Türkiye’de pek çok kişi bu manzarayı görmedi. Ve bence görmeleri gerek. Cezaevinde yatanların seslerini duyurmaları gerek. Bu Türkiye’de çok, çok önemli bir gerçek.

Tamamen öğrenciler tarafından organize edilen bu edebiyat etkinliğini nasıl buldunuz?

Bence çok büyük bir başarı. Öğrencilerin çok başarılı olduğu alan, o hikayeleri öncelikle toplayabilmiş olmaları. Mesela F—Tip’lerinde birtakım edebiyat çalışmalarına katıldım, şu an yine izin almaya çalışıyorum. Örneğin orada tanıştığım PKK davasından yatan üç kişi bana yazdıklarını söylemediler. İlk odaya girdiğimde bayağı da mesafeliydiler, gerçi buz sonra bir saatte kırıldı. O üç kişiden ikisinin öyküsüne rastladım. Ama cezaevindeki etkinlikte bana bunu söylememişlerdi. Ben onlardan bir öykü istesem, alamazdım. Ama öğrenciler almışlar. Doğu’da cezaevinde kalan ve mektuplaştığım iki kişi daha var. Aynı koğuşta yatıyorlar. Yazdıklarını söylemediler, ama onların da öykülerine rastladım. Ama ben de sonra öykülerini okuduğumu söylemedim, kıyak da geçmedim. Demek istediğim, jürilik yaparken tanıdığım dört kişinin öyküsüne rastladım. Dördü de bana hikaye yazdıklarını söylememişti. Bu kadar gizli bir yerlerde dönen bir şey. Yoksa kitap yayınlamak isteyen biri, hevesli biri olsa her yazara ‘al, bak, oku’ der. Hayır, öykülerdeki ses çok gerçek bir ses. O bakımdan çok büyük bir başarı. Daha önce de denendi. Mesela Cezaevi Hikayeleri Antolojisi’ni çıkarma yönünde bir çalışma vardı, ama pek o kadar ses gelmedi. Ama öğrencilere geldi. Bu çok önemli ve ilk adım bu; bu adımı atabilmek.

Etkinliğe gönderilen öykülere ilişkin bir öneriniz de vardı…

Ben hikayelerin kitaplaştırılmasından yanayım. Bunun kolay bir iş olmadığını biliyorum. Çünkü kitaplaştırma aşamasına gittin mi, artık işin içine kültür endüstrisi girecek, para girecek, şu girecek, bu girecek. Ve o güzelliği, o naifliği bozulacak. Ama herşeye karşın bu risk göze alınmalı diye düşünüyorum. Hepsi yayınlanamaz, mutlaka eleme yapılmalı maalesef. Ama ilk etapta hikayeler yazarların biyografileri ile birlikte böyle bir seçmenin çok iyi olacağını düşünüyorum. Hatta mesela onlar Türkçe yazılmıştı, ama Türkçe—Kürtçe baskı da düşünülebilir. Almanca da olabilir.

O öykülerin büyük kısmı siyasi tutsaklar tarafından kaleme alınmıştı. Siyasi tutsakların varlığı Türkiye’de hem toplum hem de edebiyat tarafından ne kadar hissediliyor?

Bu insanlar sanki toplumsal hafızadan silindi gibi. 1990’lı yıllarda sanki böyle şeyler yaşanmadı, bu insanlar hapislere atılmadı gibi bir ortam var. Gerçi sırf 1990’lı yıllar da değil; mesela 2000 yılında yaşanan operasyon ve sonrası açlık grevleri var. Onlar da bir şekilde toplumsal bellekten silindiler. Sanki bunlar hiç olmadı, hiç yaşanmamış gibi. Tek tük bir—iki kitap çıkıyor, ama… Cezaevi zaten sanki Türkiye’ye özgü bir durum değil herhalde. Unutmak, unutulmak için kapatılan insanlar topluluğudur. Hani, toplumun gözünden uzak olsun ‘zararlı unsurlar’. Türkiye’de şöyle bir gerçek var ve çok büyük oranda politik suçlu var içeride, cezaevinde. Ve bunlara uygulanan çok daha ağır baskılar da var. Benim köşe yazarlığı yaptığım dönemde de en çok mektup cezaevlerinden gelirdi. Sesini duyurmak için gerçekten çalışan ciddi bir kesim var, ama önlerinde bir o kadar da engel var. Ne yapılırsa yapılsın, bu insanların sesi sanki duyulmuyor gibi. Dünya tarihinin herhalde en büyük açlık grevi Türkiye’de yapıldı. Ha, DHKP—C onaylı filan değil. Grevin de o şekilde yapılmasına daha mesafeliyim şu an, örgütün üyelerini zorlamasına karşıyım açıkçası, ama sonuçta Türkiye cezaevlerinde dünya tarihinin en büyük cezaevi açlık grevi, ölüm orucu yapıldı mı? Yapıldı. 100’ün üstünde insan öldü mü? Öldü. Eh, nerede? Bunun hikayesi yazıldı mı, yapıldı mı, çizildi mi? Kimse bunu konuşuyor mu bugün? Hayır! Kimse konuşmadı, bir şey yapmadı. Tamamen unutuldu. Hani, o insanların belleği açlıkla silindiği gibi, bizim de böyle bir şeyimiz var.

‘Seslenmek’ için edebiyatın nasıl bir önemi var? Türkiye’de edebiyat ‘seslenmek’ için hangi düzeyde işletiliyor?

Türkiye’de edebiyat elimizde kalan tek şey gibi. Ancak o toplumsal ihtiyacın karşılandığını sanmıyorum. Maalesef, karşılanmıyor. ‘Edebiyata bu kadar inanmıyorsan, ne edebiyatı yapıyorsun’ diye sorulabilir. Ama edebiyat doğası gereği zaten çok ağır, zahmetli bir uğraştır. Basına kıyasla çok daha az insana seslenir. Ama seslendiği yerle de gerçek bir sesle konuşur. Çığlık atılacaksa, bunu edebiyat veya sanat yapabilir. Ama basın yapamaz. Sadece olayları aktüel boyutuyla bilmek yetmez. Müebbet hapisi mi anlatacağım? Bir romanda veya bir hikaye, hatta belki de bir şarkıyla anlatabilirim. A. müebbete mahkum oldu demek. Yani bu insanların orada cezaevinde olduğunu bilmek. Bu insanların bir de kendi seslerini duyurmak var, ki edebiyat bu açıdan çok önemli.

Peki edebiyatta yaşanılanı yaşamadan anlatmak ne kadar sahici olabilir?

‘Kırmızı Pelerinli Kent’ isimli romanımdaki kadın, içinde yaşadığı topluma yabancı bir kadındır. Ve orada yaşanan şiddete bir şekilde tanıklık yapmaktadır. Yazı için böyle bir misyon verilebilir mi? Yani ben dış dünyanın şiddetinin bir tanığı olabilir miyim? Yazarak bir şeyler değiştirebilir miyim? ‘Kırmızı Pelerinli Kent’te verilen cevap aslında olumsuzdur. Mesela kitapta açlıktan kendi kusmuğunu yemeye çalışan ve ölen bir adam var. Kitaptaki kadın ‘ben bu adamı anlatamam’ der. O kadar ciddi bir pesimizm var aslında. ‘Yazarak ben açlığı anlatamam, çünkü ben o açlığı yaşamadım, yeterince aç kalmadım’ der. Ve edebiyatçının bu tür sorularla boğuşması gerektiğini hakikaten düşünüyorum.

Bir yandan da köşe yazarlığım var. Mesela tecavüze uğrayan bir kadını anlatmak gibi; kendi uğradığım tecavüzü onun için anlatmak. Ya da onun yaşadığı işkenceleri, onun yaşadığı açlık grevlerini anlatma çabam var. Bu ne ölçüde mümkün? Uç deneyimleri anlatmak ne kadar mümkün? İnsanların büyük bir bölümü çok büyük acılar yaşamakta; işkence, tecavüz, savaş… Onların hepsi biraraya geldiğiinde en uç acı ortaya çıkar. Bunları anlatmak mümkün mü? Ya da nasıl bir dille? Gerçekten yaşamak mı gerekir bunları?

Şiddet kitaplarınızda belirgin bir tema mı?

Tartışmasız bir şekilde evet!

Neden?

Bunun çeşitli düzeylerde cevabı var. Birincisi; dünyaya baktığımda şiddet görüyorum. O şiddet orada da, ama aynı zamanda benim içimde de olduğu için. Benim de hayatım o kadar korunaklı bir hayat olmadığı için. Mutlaka kendi psikolojik yapımdan dolayı bu şiddeti gördüğüme eminim. Ama objektif olarak o şiddet orada mı? Evet. Ben bunu görmeyebilirdim. Ama görüyorum. Maalesef, sadece bunu görüyorum. Pek çok şeyle bağı var; kendi çocukluğumla, Türkiye’den gelmemle, Türkiye’de yaşamamla. Hem toplumsal boyutu var, hem kişisel boyutu. Ama o şiddet orada mı? Orada. Yalan değil. İşkence yok mu yeryüzünde? Var. Ben anlatmasam da var. Ama ben niye anlatıyorum? Bunun cevabı mutlaka benim kendi kişisel hayatımda.

Son olarak şu an üzerinde çalıştığınız projeler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Aslında bir hikaye kitabı bitiriyorum. Yıllar önce ödül almış bir hikayem var, ‘Tahta Kuşlar’ diye. Bu hikayeyi hala kitaplaştıramadım. (Gülerek) Kitaplaştırmayı savunuyorum, ama kendi hikayelerimde de bir o kadar dağınığım. Cezaevi temalı bir kitap olacaktı. ‘Mahpus’ diye bir hikaye yazdım. Altı kadın var, bunların ikisi işkence görmüştür. ‘Taş Bina’ diye uzun bir hikaye var. Bilmiyorum, belki çok cürretkar bir hikaye oldu, ama 40 sayfaya yakın sadece işkenceyi anlatıyorum. Ama bu sefer tam içindeyim, okur olarak işkencenin yapıldığı binanın içindeyiz. Ama tek bir işkence anı yok. Sadece beklemek ve sonrası, ele vermek ve parçalanmak. Anlatış tek bir kişi değil. Bir hırsız çocuk var, kardeşini ele vermesi isteniyor. Bir kadın var. Herşeyi bilen ve dayak yerken bile gülen deli bir adam var. Belki de bu deli adam hırsız çocuğun geleceğidir aynı zamanda, bunu bilmiyoruz. Ve hepsinin kapatıldığı ve bekletildiği bir yer, bir labirent var. Sonra bir tanesi labirentin dibeğine varır, camda kendi imgesini görür. Ardından camı açar ve atlar. Yani biri intihar etti gece bitmeden. Ama kim öldü, kim kaldı, kim kimi ele verdi, o belirsiz. İşkence edilen birinin konuştuğunu, birinin de intihar ettiğini biliyoruz. Bir söylenti dolanır, herkes bir şey anlatır, bir melek var. Hepsi hücrede beklerken bir melek görmüştür. Ama meleği tam betimleyemezler, çünkü herkes sadece bir yanını görmüştür. Meleği betimleyebilmeleri için hepsinin biraraya gelmesi lazım. Ama asla biraraya gelemeyecekler. Gece biter, ertesi sabah olur. Hepsi binadan çıkarlar ve zıt yönlere dağılırlar. Bir saniye bile birbirlerinin gözlerine bakamazlar. Halbuki baksalar ve konuşsalar, melek belki ölmeyecek. Ama melek işkencede ölür… By Meral Çiçek / Yeni Özgür Politika

Eine Türkin in Brasilien

Von der türkischen Autorin Asli Erdogan, 1967 in Istanbul geboren, erschien zu Beginn dieses Jahres der Roman „Die Stadt mit der roten Pelerine” innerhalb der „Türkischen Bibliothek” im Berliner Unions Verlag. Am Dienstag, 1. April, 19.30 Uhr, kommt die Schriftstellerin nach Gelsenkirchen. Sie liest in der „flora”, Florastraße 26, aus ihrem Buch, das in ihrer Heimat bereits 2001 heraus kam.

Abend ins Deutsche. Die namhafte Autorin ist Mitglied im PEN und in der türkischen Schriftsteller Vereinigung. Die Buchhandlung Junius stellt in der „flora” einen Büchcrtisch mit weiteren Publikationen des Gastes aus.
„Die Stadt mit der roten Pe lerine” damit ist Rio de Janeiro gemeint. Özgur, eine türkische Akademikerin, saugt das neue „freie” Leben der Millionenmetropole Brasiliens ein. Sic entfernt sich bei ihrer Annäherung an die urbane Lebenslust immer weiter von der traditioneller) Frauenrolle für Türken. Sie gerät in einen tiefen Konflikt mit der eigenen Identität, mit der Tradition, mit dem Wechsel in eine andere Kultur und Gesellschaft. Özgur schreibt über diese schwierige Kriscnsitualion, wird bei ihrer Reise (auch in die Elendsviertel, die Favelas) immer stärker in den Bann geschlagen von Musik, Rhythmus, Freiheit, Verzweiflung. Sie begegnet vielen fremden Menschen, in deren Bann zwischen Liebe, leid und Tod sie gerät: eine Klärung, auch eine Stellungnahme wird von deshalb gefordert. By Kirchen

Die Stadt mit der roten Pelerine

Özgür hat ihre gesicherte Zukunft gegen das Abenteuer eingetauscht: Die Studentin aus
Istanbul ist fluchtartig nach Rio de Janeiro gegangen, wo sie mittlerweile ziemlich abgestürzt ist. Ermattet von der Hitze und vom täglichen Überlebenskampf sie hält sich mit Sprachunterricht mühsam über Wasser, driftet sie mehr durch den Alltag als dass sie wirklich lebt. Permanent denkt sie über den Tod nach, der in Rio allgegenwärtig ist und auch ihre Romanfigur Ö. sinniert über die Vergänglichkeit des Lebens. Fast manisch schreibt Özgür an ihrem Roman ”Die Stadt mit der roten Pelerine” und erzählt darin autobiographisch gespiegelt die Geschichte von Ö. in Rio. Doch Ö. macht sich irgendwie selbstständig, und beide Geschichten sind so raffiniert ineinander verwoben, dass nie ganz klar ist, wer hier letztlich über wen erzählt, Özgür über Ö., oder umgekehrt. Der eigentliche Roman (von Aslı Erdoğan) erzählt einen Tag in Özgürs Leben, Ostersonntag: Sie beginnt ihn einsam und ausgehungert, zieht dann durch die Stadt, verbringt ein paar glückliche Stunden bei einer Tanzgruppe und wird am Ende Opfer eines tödlichen
Überfalls.

Eine sehr philosophische Geschichte über das Leben und den Tod ist das: Wie sich diese
behütete Türkin in Rio verliert, während sie eigentlich auf der Suche ist, nach sich selbst, nach ihrem vergessenen Körper, nach Liebe. Wie sie einerseits in der Samba Metropole ihre Weiblichkeit jenseits aller Rollenmodelle lebt und wie sie andererseits verwahrlost, weil sie sich außer Kaffee, Koks und Zigaretten nichts mehr gönnt. Wie sie eigentlich im Gegensatz zu den Abertausenden Obdachlosen und Elenden der Stadt privilegiert ist, sich aber hundeelend fühlt. Das ist in bestechend intensive Bilder gekleidet; diese endlose Leere des einsamen, heißen Ostersonntagmorgens, an dem es keinen gibt, außer ihr und einer Eidechse an der Wand, so dass sie schließlich loszieht, nur um dann ziellos und hungrig durch Rio zu irren. ”Warum kommst du nicht zurück?” fragt ihre Mutter, und das unterkühlte Telefonat lässt ahnen, warum Özgür nicht an die Stadt am Bosporus zurückkehrt. Längst ist sie dem Sog Rios, jener Stadt am ”Januarfluss”, die ihre ”rote Pelerine” (gemeint ist hier der Umhang aus Blut und Gewalt) um einen legt und ihn nicht mehr freigibt, verfallen wie eine Süchtige. Das ist grandios beschrieben.

”Die Stadt mit der roten Pelerine” aus dem Blickwinkel einer türkischen Aussteigerin betrachtet ist der ultimative Rio Roman. Die türkisch-brasilianische Spiegelung ist reizvoll, vor allem aber besticht Erdoğans Buch durch seine Sprache, durch die eigenartige, soghafte Stimmung, die sie erzeugt. Selten wurden Verwahrlosung und Elend dieser pulsierenden, sich selbst stilisierenden und sich selbst betrügenden Metropole so intensiv beschrieben. ”Sie ziehen sich an wie Gangsta Rapper, spielen sich auf wie Hollywood Ganoven und sterben wie die Fliegen”, heißt es über die Slumbewohner, und solche Sätze finden sich viele im Roman. Özgürs Odyssee ist eine faszinierende Mischung aus Reiseführer, innerem Monolog, Gesprächen, szenischen Wechseln, Beobachtungen, Dokumentarpassagen, Theaterspiel und Kreuzweg in einem schillernden Universum meisterhaft versteht es Erdoğan, die Stimmen und Stimmungen der Stadt zu
präsentieren. Schon lange hat kein Roman mehr so eingehend das Versprechen von Literatur eingelöst: Die Buchdeckel aufschlagen und in eine völlig andere Welt abtauchen. Hier herrscht schon auf den ersten Seiten eine erdrückende tropische Schwüle, nach dem ersten Kapitel schweift der Blick unruhig umher (krabbelt da womöglich eines der zahlreichen Ungeziefer aus dem Buch?), der Blick in den eigenen, gut gefüllten Kühlschrank wird zum Fest dieses Buch lebt! Der Roman wirkt wie ein Drogentrip, man legt ihn beiseite und erlebt völliges Gefühlschaos, Unbehagen, Erleichterung, kurz, alles, was Lesen so verlockend macht, völlige Orientierungslosigkeit nach der Lektüre mit inbegriffen. Achtung, Suchtgefahr!

Aslı Erdoğan zählt unbestritten zu den spannendsten Stimmen der jungen türkischen Literatur. Wie auch schon in ihrem Roman ”Der wundervolle Mandarin” (1996) sind autobiografische Elemente in ”Die Stadt mit der roten Pelerine” verwoben: Die 1967 in Istanbul geborene Autorin begann nämlich eine brillante Karriere als Exzellenz Physikerin (Informatik Studium und Anstellung an der renommierten Istanbuler Bosporus Universität sowie Mitarbeit am Kernforschungszentrum CERN in Genf) und brach sie nach einem Aufenthalt in Rio de Janeiro ab. Zu kalt und unmenschlich empfand sie den wissenschaftlichen Konkurrenzkampf. Gut so!
Ihre zweite Karriere als eine der besten Schriftstellerinnen der zeitgenössischen türkischen Literatur ist ebenso vielversprechend. An den sverlag, in dessen fabelhafter ”Türkischen Bibliothek” der Roman gut übersetzt erscheint, hätten wir nur eine Bitte: Mehr davon! By Karin E. Yeşilada

Wortgewaltig

Es ist die Stadt der Massaker, der öffentlichen Hinrichtungen, der Meningitis und Aidsepidemien«, sagt die junge Özgür über Rio de Janeiro. Sie hat ihr Studium in Istanbul abgebrochen, um in der Fremde sich selbst zu finden. In Rios Künstlerviertel Santa Teresa kommt sie in einem Raum unter, »so schmal und lang wie ein Trog«. Sie gibt Englischunterricht, scheitert aber an der fehlenden Zahlungsmoral ihrer Arbeitgeber. So driftet sie ab in ein Vagabundendasein, aus dem sie nicht mehr herausfindet. Ihre moralischen Wertvorstellungen fallen wie ein Kartenhaus zusammen. Angesichts grausamster Armut und der täglichen Kriminalität wird sie auch bereit zur Gewalt und sucht sich zugleich auf ihre Religiosität zu besinnen. Özgür ist sich der stetigen Selbstzerstörung schon bewusst, kann die Stadt indes nicht eher verlassen, bis sie diese wirklich verstanden hat und somit auch sich selbst.
Da entschließt sie sich, einen Roman zu schreiben: Obwohl sie spürt, dass Rio zu erfassen »dem Versuch gleichkäme, in einem Regenwald voller giftiger Sträucher, Krokodile und Anakondas den Spuren eines äußerst raffinierten Raubvogels folgen zu wollen.« »Die Stadt der roten Pelerine« war geboren und somit der »Roman im Roman«. Man liest zunächst zwei nebeneinanderstehende Geschichten, zwischen denen die Grenzen immer fließender werden. Fiktion und Realität Traum und Wirklichkeit entwickeln sich zu zwei sich ergänzenden Erzählsträngen. Wenn in der Rahmenhandlung Özgür die
Hauptfigur ist, so transformiert die Protagonistin Ö. in »Die Stadt der roten Pelerine« die Erlebnisse von Özgür literarisch zu einer Art Reisebe richt. Leben und Tod, Liebe und Zerstörung, die Leidenschaft des Tanzens in afro brasilianischen Rhythmen, die Weiblichkeit der brasilianischen Mulattinen oder theoretische Überlegungen über das Verfassen eines Romans werden von Ö. reflektiert.
Der 1967 in Istanbul geborenen Ash Erdogan gelingt es mit ihrem Werk, das erstmals 1998 in der Türkei erschien, brasilianisches Großstadtmilieu einzufangen, welches sie gnadenlos aus der Perspektive einer sensiblen jungen Frau beschreibt. Hervorzuheben ist das überwältigende sprachliche Geschick der Informatikerin und Physikerin, Dinge in einer wortgewaltigen Sprache zu beschreiben, was sie zweifellos als talentierte Erzählerin auszeichnet. By Ute Evers