İçindeki katil ve kurbanla yüzleş

Aslı Erdoğan uzun bir aradan sonra, şiddeti anlattığı öykülerden oluşan “Taş Bina ve Diğerleri” kitabıyla okurunun karşısında. İşkencenin yarattığı travmalara odaklanan Erdoğan, “Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli” diyor

Aslı Erdoğan yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”nde, hayatı eksik kalanların dünyasına götürüyor bizi. İşkenceci, tanık, sanık, kurban… Hepsinin sesleri bir araya geliyor ve şiddetin bilinmeyen kapıları açılıyor.


Kitaptaki kahramanlardan biri ”Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmakları yakmadan” diyor. Siz de Taş Bina ve Diğerleri’ni yazarken parmaklarınızı yakmadan korları eşeleyebildiniz mi?
Kitabın başında geçen çok ironik bir cümle. Korları olabildiğince eşeleyelim ama yanmayalım. Derinlere dalıp çıkalım. Şiddet, çok korunaklı bir mesafeden anlatılmaz. Bir hikâyeyi gerçekten anlatmak istiyorsan, elini de yakmak zorundasın. Bir yandan da yazı, taş binaya korunaklı yerlerden bakar. Bu ikileme işaret etmek için bu cümleyi kurdum. Gelin birlikte taş binaya gidelim ama çıkma garantimiz yok.


Öykülerde ortak bir tema var, ancak ses sürekli değişiyor. Kimin neyi anlattığı, hangi rolü üstlendiği çok keskin değil. Bu anlatım kendiliğinden mi gelişti?
Taş Bina ve Diğerleri’nde yer alan öykülerin on yılık bir geçmişi var. Tahta Kuşlar ve Mahpus’ta kadın hikâyeleri anlatılıyor. Bu hikâyelerin ilkinde anlatıcı erkek mi kadın mı belli değil, özellikle anlatıcının kimliğine dair hiçbir ipucu vermedim. Taş Bina’daki kimi zaman erkek, kimi zaman kadın, kimi zaman deli, son derece anonim bir ses. Hikâyenin hangi parçasında kimin ne anlattığı belli olmaz. Yorumu okuyucuya bırakan, açık uçlu metinler oluşturmaya çalıştım.

Anonim bir ses var dediniz. Seslerin tek derdi parçalanmış hayatlarıyla diyebilir miyiz?
Kapatılma, uzaktan uzağa bazen çok yakınlaştığımız bir işkence çığlığı, yenilmişlik, parçalanma… Ve tüm bunlarla bir şekilde hayat devam eder. Bütün karakterler bu hayata nasıl devam ettiler önemli olan bu. Hayata sahip çıkarak mı, tutkuyla bağlanarak mı, yoksa hayatı küçümseyerek mi? Bu kişilerin hepsi hayatla bir şekilde barışma çabasındalar. Filiz, sanatoryumdan çıkıp ağlayarak, mahpustaki kadın bebeğini doğurarak, anlatıcı kaçarak hayata bir adım atıyor. Taş binada yaşayanlar da hayata devam ediyorlar. Ancak işkence hayatlarının bir yanını öldürüp diğer yanını sağ bırakıyor. “İnsanı öldürmeyen travma daha güçlü kılar” sözünü hiç sevmem. Bence doğru değil, her travma insanın bir yanını öldürür, öbür yanı ise kabuk bağlar. Bu iki taraf bir araya gelemez. Gelebilseler, konuşabilseler hikâye tamamlanacak ve böylece hayat tamamlanacak. Fakat hayat onlar için hep eksik kalıyor.

İşkence teması ağırlıklı ancak işkencenin betimlendiği bölümler yok. Neden işkencenin kanlı yönünü anlatmamayı seçtiniz?
İşkenceye çok açık girmedim. Çünkü edebiyatın alanı bu değil. Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli. Okuru bu kadar sert bir deneyimle yüzleştirmenin yolu da işkenceyi birebir betimlemek değil. Kurban olmanın, sesini duyurmak istedim. Bu noktada edebiyat başlıyor. Şiddet kötüdür, işkence kötüdür demek kolay. Kendi içimizdeki kurbanla ve katille yüzleşmek o kadar kolay değil. Ben bu yüzleşmeyi anlattım.


İşkenceci ve kurban arasında, ele veren ve ele verilen arasındaki ilişkiye dikkat çekmişsiniz. Hangisi daha yaralayıcı?
Taş Bina’daki öykülerde bir ’ele verme’ teması var. Edebiyatta çok az işlenen ve gerçek yaşamda pek çok kişinin konuşmadığı bir meseleye değindim. İnsanlar çoğu zaman birilerini ele vermek zorunda kalırlar. Sanki ele veren de ele verilen de benliğimizde yaşar. Bir yanımız birilerini mutlaka satmıştır, bir yanımız birileri tarafından satılmıştır. Bu ikisi birbirleriyle asla göz göze bile gelmek istemezler. Polonyalı yazar Tadeusz Borowski toplama kamplarından sağ çıkar ve tek bir kitap yazıp 30’lu yaşlarında intihar eder. Onun bu konuda yazdıkları beni çok sarstı. Kendisini ele veren kız arkadaşından öyle büyük bir sevgiyle söz eder ki âdeta onun acısını üstlenir. Bu hikâyeyi yazarken Borowski’nin konuya bakış açısından çok etkilendim.
Hikayem bile beni istemiyor!


Üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum” diyorsunuz. Kitabın Epilog başlığını taşıyan bölümünde sahneye Aslı Erdoğan mı çıkıyor?
Evet, çok doğru. Kitabın sonunda her bir karakterimi üstleniyorum. Hikâyenizi eksik yanlış anlattım ve bir türlü anlatamadım diyorum. Artık hikâyem bile beni istemiyor. Çünkü çağrılmadan geldim bu taşların arasına ve kalakaldım. Bir şey var sadece arada duyduğum bir ezgi. Taş binada duvarlara çarpan, deli adamın pusularda duyduğu, intihara kalkışana “Atlasana ulan, gebermesin” diyen koronun söylediği, her yürekte yükselen ufukların ötesine geçen ama herkesin, her şeyin yitirildiği yolda kaybolan ezgi tek duyabildiğim… Ezgiye katılmaya kalktığımda yine yanlış perdeden giriyorum. Hikâyeyi tamamlayamam, bunu edebiyat da yapamaz. İnsanın hikâyesi parçalanmışlık ve tamamlanmışlıktır. Kitabın sonu bu itiraf ile bitiyor. Taş Bina’yı işkenceyi, deliliği, intiharı, ele vermeyi anlatmak istedim. Elimde kalan ise bir ezgi, o da bana ait değil. Aslı Erdoğan olarak minnet duyduğum anlar, o bana ait olmayan ezgiyi duyabildiğim anlardır. By Hatice Saka

Şiddetle yüzleşmek istedim

”Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.”

Aslı Erdoğan yeni kitabı ’Taş Bina ve Diğerleri’ndeki öykülerde işkenceyi anlatıyor. Ama işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni alıyor odağına. Erdoğan, ’Bu kitapta ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim. Yani bütün hikâyelerde bir cezaevi ve işkence teması var’ diyor. Aslı Erdoğan’ın temelde işkenceyi anlattığı öyküler bütünü Taş Bina ve Diğerleri, konuyu ele alış biçimiyle dikkat çekiyor: Erdoğan, işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni alıyor odağına. Oldukça şiirsel bir metin olan Taş Bina ve Diğerleri’nin gövdesine ‘Taş Bina’ öyküsünü yerleştiren Erdoğan, kitapta işkenceyi ve işkenceciyi doğrudan anlatmıyor; aslında işkence görenleri de. Sesler birbirine karışıyor çoğu kez; anonim bir ses çıkıyor ortaya. Kitabın detayları, Erdoğan’la yaptığımız söyleşide…

Taş Bina ve Diğerleri, tematik bir bütünlüğü olan bir kitap. Sizi bu temaya, temelde işkence temasına yönlendiren pratik neydi?

Bu kitabın yazımı aslında uzun bir zamana yayıldı. Fakat kitabın ana hikâyesi olan ‘Taş Bina’yı ‘Taş Bina’ yapan rötuş, son bir yılda yapıldı. ‘Taş Bina’, zannedersem 1999 ya da 2000’de, Radikal gazetesi için yazdığım bir yazıdan çıktı. Bu yazı, kendiliğinden doğmuştu; bir kahve, bir taş bina ve deli bir adam vardı yazıda konu edilen. O an aklımdaki bina esasında Beyoğlu Polis Karakolu idi fakat yazdıkça yazdıkça, taş bina başka formlara da büründü. Mahkeme gibi yorumlandı ya da tımarhane gibi… Yine de çoğunluk, işkence yapılan bir yerden söz ettiğimi sezdi. O öyküde çok güzel bir ton tutturdum; bir Pazar akşamı yazılan bir gazete yazısı ile, ne öncesinde ne de sonrasında tutturamadığım bir ton tutturdum. Bunu hem okur tepkisinden hem de metnin bende bıraktığı izden anladım. Bir de anlattığım o deli adam, gerçekten de o sıralar oralarda dolaşan biriydi… İki yıl kadar önce ‘Taş Bina’ya döndüm; amacım, bu yazıdan makul bir öykü çıkarmaktı. Fakat uzadı, uzadı… Labirentlerine girdim taş binanın ve o uzun, ebedi gece başladı. ‘Taş Bina’da aslında benim de gerçek hayatımın yirmi yılından kesitler var. Beyoğlu Polis Karakolu da var, Brezilya da var, Sansaryan Han da var… Tüm bunlar iç içe girdi ve en sonunda attığım en güçlü adım, A.’nın deli adamın içine girmek oldu. Onun dilinden konuşmayı denedim; en sevdiğim bölümler de o bölümlerdir.

Edebiyatta türler arası metinlerin çok örneği var tabii ama yine de Taş Bina ve Diğerleri’ni bir öykü kitabı olarak okumadığımı söylemek isterim. Oldukça şiirsel ve kelimenin türlü çağrışımlarıyla ‘içeriden’ yazılmış olması nedeniyle de bence ‘günlük’ formuna yakın duran bir metin…

Adın da belli, bu kitap, ağırlıklı olarak ‘Taş Bina’nın etrafında döneniyor. Ve buradaki yeni öykü de ‘Taş Bina’ tohumu 2000’de atılsa da. 2005’te yayımlanan Hayatın Sessizliğinde kitabım, üslûbumda bir dönemece işaret eder. Tam anlamıyla türler arası bir kitaptı o. Orada hikâye bile yoktu artık. Sözcüklerin birbirleriyle konuşması her şeydi orada. ‘Şiirsel düzyazı’ diye sınıflandırılmıştı. Bu arada ben de çok sevmiyorum sınıflandırmaları ama… Hayatın Sessizliğinde’den sonra yine öykü formuna döndüm ama Hayatın Sessizliğinde kitabındaki üslubu da beraberimde taşıyarak, onu koruyarak. Bunun nedenle de ‘Taş Bina’, diğerlerinden birazcık farklı; kitaptaki diğer öyküler, klasik öyküye daha yakın duruyorlar çünkü… Ki, onlar da eski metinler. Özellikle de ‘Tahta Kuşlar’ çok eski bir hikâye; yıllardır bir türlü kitaplaştıramamıştım onu. Bu öyküleri bir araya getirdim çünkü tematik bir bütünlük var: Kapatılma, işkence ve suçluluk. Her hikâyede bir arka damar olarak görünen bu motifler, ‘Taş Bina’da artık en açık, en sert halini alıyor.

Belki ‘içeri’ sözcüğünün üzerinde dolanabiliriz biraz. Anlatıcının içinden, mekânın içinden ve bildiğimiz cezaevi göndermesiyle içerden bir ses, bir metin bu.
Son epilogda bu dediğinizi bir ölçüde üstleniyorum, evet. Taş binanın içindeyim, diyorum. Aslı Erdoğan olarak konuştuğum tek bölüm, epilog. “Bakın bu taş binayı yaptım ve içinde kalakaldım. Yapayalnızım burada.” Yani yazının kendisi de bir taş binaya dönüşüyor sonunda. Başka bir yorumla, kapatıldığımız o metaforik taş bina, giderek yazıyı bile içerecek kadar genişliyor.

Fakat bu taş bina asla bir sırça köşk değil.

Asla. Taş bina, uzun bir çığlık. Bir türlü kesilmeyen bir çığlık. Taş binaya girenler var, çıkamayanlar var, çıkanların hiçbiri de eskisi gibi kalmıyor. Ama ben bu kitapta yine de bu kadar ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim. Yani bütün hikâyelerde bir cezaevi ve işkence teması var. Kahramanların hepsi işkence görmüş ya da işkence görmek üzere. Kimi işkenceden sağ çıkmış, kimi çıkamamış. O noktada en ‘yüce’, ‘kutsal’ olanla en çirkin ve kaba olanı yan yana getirmek istedim ve burada da trajik bir yan buldum. Bu kitaptaki şiddet gerçekten inceltilmiş bir şiddet değil. Belki Kırmızı Pelerinli Kent’te de böyleydi. Hatta o şiddeti daha da incitici kılan, onun çok kaba ve gereksiz olması. İdam hükmünü saman kâğıttan okumak gibi. Bu kitaptaki her şey sanki saman kâğıdına yazılmış gibi ama gene de son derece yaralayıcı. Yazmanın kendisiyle evet, bir hesaplaşması var sonunda ama bu kadar. Kendi kıstırılmışlığımla çok fazla uğraşmadım bu kitapta. Hatta tam tersi: Aslı’dan çıkıp anonim bir sese ulaşma çabası var. Hayatın Sessizliği’yle başlayan bir çabaydı bu da. Gerçi her kitabında başka bir ses olabiliyorum fakat artık iyice anonim seslere ulaşma çabam var.

Bu nedenle de kitapta aslında kimin acısını okuduğumuzu bilmiyoruz. Ortak bir ses, herkese ait bir acıdan söz ediliyor gibi.

‘Taş Bina’da mesela, kimin neyi anlattığı belli değil. Bir hırsız çocuk var, deli bir adam var A., onu gözlemleyen bir yazar kadın var, hücrede bekleyen bir yazar kadın var onunla yazarın aynı kişi olup olmadığı bile belli değil. Bir ele veren var ve bir de ölen var. Ama kim neyi anlatıyor bilmiyoruz. Tüm bunlar yazar kadının fantezisi mi, delinin hikâyesi mi? Hepsi olabilir. Ama burada ele veren ve verilen, sağ kalan ve ölen ayrımı net; yani anlatılan, ‘biz’iz. Bir yanımızla ele veriyoruz, bir yanımızla ele veriliyoruz. Bir yanımız hep sağ kalıyor ve yola devam ediyor ama bir yanımız taş binadan çıkamıyor ve ölüyor. Ve ne yazık ki, tüm bunlar bir araya gelemiyor. Ele verenle ele verilen göz göze gelebilse ve konuşabilse, bu nedenle seni ele verdim dese, belki tamamlanacağız.

Özellikle ‘Tahta Kuşlar’da bir yazar imgesi var, değil mi?

Evet, çünkü orada bir entelektüel var. Ama bir de şöyle bakabiliriz: ‘Tahta Kuşlar’ ve ‘Mahpus’, kadın hikâyeleri. Kapatılan, bekleyen, hayatla nasıl barışacaklarını ya da mücadele edeceklerini bilemeyen kadınlar… ‘Sabah Ziyaretçisi’nde birden cinsiyet duygusu yitiriliyor, kadın mı erkek mi oradaki karakter, yoruma açık… ‘Taş Bina’daysa karakter kadın oluyor, erkek oluyor ve giderek anonimleşiyor. ‘Tahta Kuşlar’da ise karakterimiz Filiz’in klasik bir hikâyesi var Çehovyen bir hikâye hatta. Ki hikâyede de Çehov’a net bir göndermeye rastlarız. Çehov’un ‘Sürgünde’ isimli hikâyesine bir yanıt niteliğindedir bu öykü aslında. Sürgündeki bir grup erkek mahkûmu anlatır yazar orada. Öykünün ana çatışması şudur: Hayatla, tutku duyarak mı baş edebiliriz yoksa hayatla mücadelenin tek yolu, ondan hiçbir şey istememek midir? Öykünün karakterlerinden biri hep sever, tutku yaşarken diğeriyse ‘hiçbir şey istemezsem hayat bana bir şey yapamaz’ der. Son derece sıradan bir açmaz gibi görünse de çok derin bir mesele olduğunu düşünürüm bunun. Ki, Çehov da bu soruyu yanıtsız bırakır.

‘Tahta Kuşlar’da sizin de bir yanıtınız yok.

Ben de tam bu noktada bırakmak istemiştim zaten. Aslında benim karakterlerimin de bir yanıtı yok bu soruya. Filiz, hayata uzak ve ona tepeden bakan biri. Âşık olmayan, tutku duymayan… Ama bir yanıyla da hayata küçük bağlar atıyor; insan olmak, biraz da bu işte. Onun Brezilyalı Graciella’ya duyduğu çekimin nedeni de budur. Ki öykünün sonunda Filiz ağlar. Onun özgürleştiği andır bu ve tek yapabildiği de ağlamaktır aslında. … Yine de sonunda bir itiraf gibi yorumlayabiliriz Filiz’in ağlamasını; ‘Acı çekiyorum ve uçamayacağımı biliyorum ama en azından bir kere deneyebilirim kanatlarımı açmayı’ der gibidir Filiz.

Uçmak motifi, kitabın çeşitli yerlerinde tekrar tekrar çıkıyor karşımıza. ‘Tahta Kuşlar’da biraz naif bir tonu varken, ‘Taş Bina’da işkence öncesi sorulan bir sorudur…

Evet. Doğrusu ben farkında değildim bu çakışmanın. ‘Uçmak’, kitabın sonunda trajik bir hâl alıyor. Dediğim gibi kitapta en yüce olanla en banal olanı yan yana getirmeye çalıştım. Özgürlük, yüce bir şey. Öte yandan, mesela koro, çok kaba bir şey yapıyor, deliye “Atlasana lan!” diyor. Böyle bir şeyi ben gözümle gördüm; Beyoğlu’nda bir çocuk, bir binanın tepesinde duruyor hap almış belli ki. Ne istiyordu bilmiyorum, uçmak mı, ölmek mi… Aşağıdaki kalabalık koro da “Atlasana!” diye bağırıyordu. Bir şekilde bu sahneyi unutamadım. Ama işte o son özgürlük anında da birazcık rüzgâr ve birazcık acı var… O da birazcık. Çok büyük bir trajedi bile yok.

İnsana yaşadıklarından bir iz bile bırakmıyorlar, diyorsunuz bir yerde…

Hikâyeyi daha acıklı kılan yanlar bunlar, evet. Kahramanlarımın, özellikle de ‘Taş Bina’daki kahramanlarımın bir trajedilerinin olmasına bile izin verilmiyor. A., bir iz istiyor kendisine. İşkencenin izi kalmamış bedeninde, o da kendisini kesiyor hikâyenin sonunda. A.’nın ağzından yazdığım bir cümle var ki çok severim: “Kendimi kesiyorum. Acıması için değil, acımaz zaten… Acı ertesi gün geri gelir ve geri geldiğinde bir geçmişe dönüşür.” İnsanın bir geçmişi olması, hikâyesini geçmiş zamanda anlatabilmesi çok güzel bir şey. Bir yandan da çok ironik bir cümle bu; hiç bitmeyen bir geceyi yaşar çünkü A. Bir tek o mu? Şu anda bile dünya üzerinde kaç kişi işkence görüyordur. O gece, hiç bitmedi. Bir insan işkence gördüyse, görmüştür. Tecavüz gördüyse, görmüştür. Bu tür suçları silmenin imkânı yoktur. Bu noktada bir ikilem gibi görünse de, ben izlerin kalmasından yanayım. “Bu benim hayatım, bu benim geçmişim… Bunu benden çalmayın,” der o insanlar. İnsanlara geçmişlerini geri vermek lazım… Onun için soykırımı tanıyın diyorlar…

Kitapta anatema işkence olmakla birlikte, işkence gören ve işkenceyi uygulayan şeklinde iki safla karşılaşmıyoruz.

Evet, hatta işkencenin kendisi de somut olarak çıkmıyor karşımıza. Daha çok, bir söylenti üzerinden biliyoruz birilerine işkence yapıldığını ya da yapılmak üzere olduğunu. Bir çığlık var; karakterlerden biri, çığlığın sahibini tanıyor. Dolaylı olarak bir tanıklık durumu bu… Ve bir ele verme hikâyesi. Bildiğim kadarıyla edebiyatımızda işkenceye hiç böyle yaklaşılmadı. Ele verme, işkencenin bir gerçeği. Birileri mutlaka birilerini ele veriyor. Bir başkasına yapılan işkenceyi izlemek ve hatta bir başkasını ele vermek zorunda kalmak. Hikâyenin dolandığı karanlık alan, aslında bu. Çünkü bunu izleyen duygu, suçluluk oluyor. O noktada da başka türden bir işkence, kendimize yaptığımız işkenceden söz ediyoruz. ‘Taş Bina’nın yüreğinde bu var; bir odaya giriyorsunuz ve o odada sizden başkası yok. Katil de kurban da sizsiniz; iki ‘sen’in sarılmasından başka bir seçenek kalmıyor geriye. İşte trajik olan da bence bu: Kimse sonuna kadar masum değil.

Herkesin çocukluğunda bir taş binası var

‘Taş Bina’, bana çocukluğumdaki metruk bir binayı çağrıştırdı; içeri girmeye korkardık ama yine de girerdik. Benim çocukluğumda da böyle bir bina var. Binada oynarken bekçi geldi, biz de camları kırıp kaçtık. Ama bekçi beni yakaladı ve esaslı bir dayak yedim. Bacaklarım da cam kırıklarıyla kesilmişti üstelik. Fakat biraz kahraman gibi hissetmiştim kendimi… Kan içindeyim, dayak yiyorum ve diğer çocuklar izliyorlar beni! Galiba herkesin çocukluğunda bir taş binası var.

“Hepsi, elimi dokundurduğum her şey yaralı bereliydi” diyorsunuz bir öyküde. Karakterleriniz hep yaralı bereli…

Bütün kitaplarıma retrospektif baktığımda, evet, yarattığım karakterlerin hepsi yaralı. Bu biraz bilinçli bir seçim; insanlık durumunun yaralı bir durum olduğuna inanıyorum çünkü. Ama biraz da kişisel bir seçim. Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.

Ben sizi çok ‘gerçekçi’ buluyorum ama birçok kişi belki de bu yara bere nedeniyle sizi ‘karamsar’ olarak nitelendiriyor?

Bence bu çok büyük haksızlık çünkü hayatı kutsamak için benim kadar çaba gösteren pek az yazar tanıdım. ‘Taş Bina’da bir ezgi duyulur. Benim kitapta söylemek istediğim de buydu aslında: Arkadaşlar ben bir hikâye anlatmaya çalıştım ama anlatamıyorum; bu benim hikâyemken bana bile yabancı artık. Ama bu ezgiyi biliyorum. Hepimizin gittiği yolda gidiyor bu ezgi çünkü hepimiz ölümlüyüz. Ve bu ezgiyi hepimiz biliyoruz. İçinde hepimiz varız; işkence gören de, işkence yapan da. İnsanın içinden çıkan her şey var bu ezgini içinde. Ben, bundan büyük bir kutsama bilmiyorum. Diyebilirim ki, naifçesine kutsuyorum hayatı. By Sema Aslan / Radikal Kitap

İçindeki katil ve kurbanla yüzleş

Aslı Erdoğan uzun bir aradan sonra, şiddeti anlattığı öykülerden oluşan “Taş Bina ve Diğerleri” kitabıyla okurunun karşısında. İşkencenin yarattığı travmalara odaklanan Erdoğan, “Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli” diyor.

Aslı Erdoğan yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”nde, hayatı eksik kalanların dünyasına götürüyor bizi. İşkenceci, tanık, sanık, kurban… Hepsinin sesleri bir araya geliyor ve şiddetin bilinmeyen kapıları açılıyor.
Kitaptaki kahramanlardan biri ”Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmakları yakmadan” diyor. Siz de Taş Bina ve Diğerleri’ni yazarken parmaklarınızı yakmadan korları eşeleyebildiniz mi?
Kitabın başında geçen çok ironik bir cümle. Korları olabildiğince eşeleyelim ama yanmayalım. Derinlere dalıp çıkalım. Şiddet, çok korunaklı bir mesafeden anlatılmaz. Bir hikâyeyi gerçekten anlatmak istiyorsan, elini de yakmak zorundasın. Bir yandan da yazı, taş binaya korunaklı yerlerden bakar. Bu ikileme işaret etmek için bu cümleyi kurdum. Gelin birlikte taş binaya gidelim ama çıkma garantimiz yok.

Bir yanımız ölür diğer yanımız kabuk bağlar
Öykülerde ortak bir tema var, ancak ses sürekli değişiyor. Kimin neyi anlattığı, hangi rolü üstlendiği çok keskin değil. Bu anlatım kendiliğinden mi gelişti?
Taş Bina ve Diğerleri’nde yer alan öykülerin on yılık bir geçmişi var. Tahta Kuşlar ve Mahpus’ta kadın hikâyeleri anlatılıyor. Bu hikâyelerin ilkinde anlatıcı erkek mi kadın mı belli değil, özellikle anlatıcının kimliğine dair hiçbir ipucu vermedim. Taş Bina’daki kimi zaman erkek, kimi zaman kadın, kimi zaman deli, son derece anonim bir ses. Hikâyenin hangi parçasında kimin ne anlattığı belli olmaz. Yorumu okuyucuya bırakan, açık uçlu metinler oluşturmaya çalıştım.

Anonim bir ses var dediniz. Seslerin tek derdi parçalanmış hayatlarıyla diyebilir miyiz?
Kapatılma, uzaktan uzağa bazen çok yakınlaştığımız bir işkence çığlığı, yenilmişlik, parçalanma… Ve tüm bunlarla bir şekilde hayat devam eder. Bütün karakterler bu hayata nasıl devam ettiler önemli olan bu. Hayata sahip çıkarak mı, tutkuyla bağlanarak mı, yoksa hayatı küçümseyerek mi? Bu kişilerin hepsi hayatla bir şekilde barışma çabasındalar. Filiz, sanatoryumdan çıkıp ağlayarak, mahpustaki kadın bebeğini doğurarak, anlatıcı kaçarak hayata bir adım atıyor. Taş binada yaşayanlar da hayata devam ediyorlar. Ancak işkence hayatlarının bir yanını öldürüp diğer yanını sağ bırakıyor. “İnsanı öldürmeyen travma daha güçlü kılar” sözünü hiç sevmem. Bence doğru değil, her travma insanın bir yanını öldürür, öbür yanı ise kabuk bağlar. Bu iki taraf bir araya gelemez. Gelebilseler, konuşabilseler hikâye tamamlanacak ve böylece hayat tamamlanacak. Fakat hayat onlar için hep eksik kalıyor.

Hep birilerini ele verdik…
İşkence teması ağırlıklı ancak işkencenin betimlendiği bölümler yok. Neden işkencenin kanlı yönünü anlatmamayı seçtiniz?
İşkenceye çok açık girmedim. Çünkü edebiyatın alanı bu değil. Edebiyat insanın daha karanlık yollarında yürümeli. Okuru bu kadar sert bir deneyimle yüzleştirmenin yolu da işkenceyi birebir betimlemek değil. Kurban olmanın, sesini duyurmak istedim. Bu noktada edebiyat başlıyor. Şiddet kötüdür, işkence kötüdür demek kolay. Kendi içimizdeki kurbanla ve katille yüzleşmek o kadar kolay değil. Ben bu yüzleşmeyi anlattım.
İşkenceci ve kurban arasında, ele veren ve ele verilen arasındaki ilişkiye dikkat çekmişsiniz.

Hangisi daha yaralayıcı?
Taş Bina’daki öykülerde bir ’ele verme’ teması var. Edebiyatta çok az işlenen ve gerçek yaşamda pek çok kişinin konuşmadığı bir meseleye değindim. İnsanlar çoğu zaman birilerini ele vermek zorunda kalırlar. Sanki ele veren de ele verilen de benliğimizde yaşar. Bir yanımız birilerini mutlaka satmıştır, bir yanımız birileri tarafından satılmıştır. Bu ikisi birbirleriyle asla göz göze bile gelmek istemezler. Polonyalı yazar Tadeusz Borowski toplama kamplarından sağ çıkar ve tek bir kitap yazıp 30’lu yaşlarında intihar eder. Onun bu konuda yazdıkları beni çok sarstı. Kendisini ele veren kız arkadaşından öyle büyük bir sevgiyle söz eder ki âdeta onun acısını üstlenir. Bu hikâyeyi yazarken Borowski’nin konuya bakış açısından çok etkilendim.

Hikayem bile beni istemiyor!
Üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum” diyorsunuz. Kitabın Epilog başlığını taşıyan bölümünde sahneye Aslı Erdoğan mı çıkıyor?
Evet, çok doğru. Kitabın sonunda her bir karakterimi üstleniyorum. Hikâyenizi eksik yanlış anlattım ve bir türlü anlatamadım diyorum. Artık hikâyem bile beni istemiyor. Çünkü çağrılmadan geldim bu taşların arasına ve kalakaldım. Bir şey var sadece arada duyduğum bir ezgi. Taş binada duvarlara çarpan, deli adamın pusularda duyduğu, intihara kalkışana “Atlasana ulan, gebermesin” diyen koronun söylediği, her yürekte yükselen ufukların ötesine geçen ama herkesin, her şeyin yitirildiği yolda kaybolan ezgi tek duyabildiğim… Ezgiye katılmaya kalktığımda yine yanlış perdeden giriyorum. Hikâyeyi tamamlayamam, bunu edebiyat da yapamaz. İnsanın hikâyesi parçalanmışlık ve tamamlanmışlıktır. Kitabın sonu bu itiraf ile bitiyor. Taş Bina’yı işkenceyi, deliliği, intiharı, ele vermeyi anlatmak istedim. Elimde kalan ise bir ezgi, o da bana ait değil. Aslı Erdoğan olarak minnet duyduğum anlar, o bana ait olmayan ezgiyi duyabildiğim anlardır. By Hatice Saka

Kıyı

Edebiyatın tarihi yoktur.

İnsanın tarihi olmadığından…

Sistemlerin tarihi vardır; erkin, yönetimlerin, sınıfların tarihi…

İnsanın tarihi, planetimiz yok olmazsa şayet, kendini herkese, her şeye karşı eşit ve özgür, herkesin, her şeyin de kendine karşı eşit ve özgür durduğu zaman –yani çok sonraları— başlayabilir.

Edebiyatın tarihi olamazdı zaten; edebiyat, sözüyle yazısıyla var olduğundan beri tüm sistemlerden, kurumlardan maddi manevi ve siyasi erkten, hatta düzenden nefret etmez mi?

Edebiyatın tarihi yoktur, çünkü duygunun tarihi yoktur.

Duygu, ipe dizilecek sayıların öyle birbiri ardına gelmesiyle oluşturulacak bir tarihe sahip olamaz zira.

İnsan, duygusunu yabancılaşmadan kurtarmadıkça, erkin söyleminden özgürleştirmedikçe, ne kendisi bir sonsuzluk içinde yaşayabilir, ne de başkalarına yaşatabilir.

İnsan belki bir dönemde, ilkel komünal sistem döneminde bu duyguyu özgürce tattı. O zamanlar insanın merkezi yoktu çünkü; yani erki yoktu.

Edebiyatın ise hiçbir zaman bir merkezi, bir erki olmadı; edebiyat tarihsizliğinin mutluluğunu yaşatmıştır insana hep; paradoksal gibi görünse de, bir gün insan gerçek tarihsel duyguya ulaşacak ve bu konuda edebiyatın önemli bir rolü de olacaktır bana göre.

Aslı Erdoğan, yeni yayınlanan Taş Bina Ve Diğerleri adlı kitabındaki hikâyelerde, duygularını –ve düşüncelerini— bu sularda gezdiriyor ve buna sadık kalarak da metinlerini edebileştiriyor.

Bu durumu yaratırken, zanaatının ipucunu okura sunacak kadar da cömert:

“Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?”

Taş Bina Ve Diğerleri’nde yer alan hikâyeler, birbirleriyle çok anlamlı bağlantılar içindeler. Ve bu çok anlamlılığın içinde de gerçekler kendi gerçekliklerine oturtulurken, duygu, yazarın kaleminden bazen neredeyse ışık hızıyla ayrılıyor, dışarı fırlıyor; bir anlık da olsa ezoterik bir gizliliğe, şifreliliğe dönüşüyor ve okur için olağanüstü anlar –zamanı olmayan— çıkıyor ortaya.

Aslı Erdoğan, sanki önceki hayatlarından birinde bir ezoterik aydınlanma yaşamış; yazısındaki hayat kalemi bunu işaretliyor:

“İnsan bedeniyle yazmalı, tenin altındaki çıplak, savunmasız bedenle… Oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere seslenir. Bir ‘H’ harfi alırsın, iki tane ‘A’, ‘Y’ ve ‘T’: HAYAT diye yazarsın. Tek sır, harflerin yerini şaşırmamak. Efsanedeki gibi, bir harfi düşürüp canlanan çamuru saf ölüme çevirmemek. (…) Hayat: İliğine kemiğine dek emilmiş bir sözcük, iç sızısını andıran bir uğultu, okyanuslar dolusu uğultu.”

Taş Bina Ve Diğerleri, aslında sistemlerin resmî ideolojilerini, kurumlarını sorguluyor; okurun bu konulardaki ezberini ve mutlak olarak görüp inandığı, eğitildiği duygusal değerleri –aslında değersizlikleri— hem özde hem de en ince detayda sorguluyor.

Aslı Erdoğan bunu yaparken karşımıza A’yı çıkarıyor: Tarihi olmayan, ya da gelmiş geçmiş ve gelecek herkesin ortak tarihi olan –tek bir ortak tarih bu— A’yı; ki, A, aslında ortak tarihten de başka bir şey: “Onun varlığı insan üzerine uzun bir şiirdir. (…) İnsan: en eski bilmece, konuşan madde.”

A, bir bakıma K’nın (Kafka’nın Bay K’sı) mütemmim cüz’ü; varlığı o kadar örselenmiş ve yerlerde sürünüyor ki –A fiziki anlamda da yerlerde sürünüyor— insanlığın adeta insansızlığını okurun yüzüne çarpıyor. A’yı yazı olarak yeniden tarif etmek çok zor. A’da HAYAT, çok farklı bir anlam kazanıyor çünkü; A, bütün bir hayattır, ta başından beri –resmî tarihin başından beri—. Diğerleri yani tüm bizler, onun türevleri olabiliriz ancak; A yine hepimizin adına kurtarıcı bir umuttur aynı zamanda, hepimizin adına bir rüzgârdır, bir kuştur, bir taştır hepimizin adına. Yani, gözlerine bakma cesaretini pek gösteremeyeceğimiz bir başka duygudur. Çünkü A, çok ama çok acı çekiyor! İnsan (okur) A ile karşılaştığında, hızı onun etrafında kreşendo bir yörüngeye giriyor ve gözlerini yumduğunda ise A’nın görüntüsü cisimleşiyor, üç boyutlu oluyor adeta.

Yani bir bakıma tarihselleşiyor.

Aslı Erdoğan, sistemleri ve bunların yalanlarını açığa çıkarmış: Sistem çıplak!

Yazar bunu acıyı dağıtarak değil, hepimize paylaştırarak değil, başka bir yöntemle yapmış: Acıyı toplamış!

“Başın öne düşmüştü. Yaralarına yapıştırdıkları kâğıt rulolarının ortasında tuhaf bir çiçeklenmeyi başarıyordun sanki. Dalların gizlediği iki ıslak yalnız yıldız gibiydi gözlerin. Bende unuttun onları. Teker teker dalları araladım. Günler, geceler boyu, yıllarca araladım. Bitirdiğimde, sen çoktan gitmiştin.” Yazar, A’yla böyle vedalaşıyor kitabın son paragrafında.

Taş Bina Ve Diğerleri, modern Türk edebiyatının dünyaya açılan kapılarından biri olabilir bence. Sözcüğün edebi gücünü, hücresini, evrensel duygularla buluşturabilmiş zira.

Yazar, tarihle ilgili sığınma kalelerimize, ezberletilmiş tarih kavramına yaslanmamıza, determinizmden medet umarak rahatlamamıza çomak sokuyor, adeta.

Aslı Erdoğan, sonu çoğaltıyor; SONLAR’ı kıssadan hissenin de ötesinde bir ses vermiş oluyor, olup bitene: “Yoksa, insan dediğin nedir ki! Yersiz bir kahkaha işte.” By Pakize Barışta

Naif, kırılgan ve güçlü bir yazar; Aslı Erdoğan

Son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’yle edebiyat dünyasının gündemine gelen Aslı Erdoğan, yazarlığının yanında sıradan bir insan olduğunu vurguluyor.

Lire dergisi tarafından “Geleceğin 50 Yazarından Biri” arasında gösterilen, şimdilerde Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla gündemde olan Aslı Erdoğan’la konuşmaya gittiğimde, yanıldığında bile hayata güvenmekten vazgeçmeyen, kırgınlıklarına rağmen insanlara inanmayı başarabilen bir kadın buldum karşımda. Duygusallığı bulaşıcıydı, samimiyeti de öyle… Naif görüntüsünün altında biraz yorgun, biraz hüzünlü bir Amazon kadını bir görünüp bir kayboluyordu. O, sınırlarını kitaplarıyla çizdiği bir dünyada yaşıyor ama saklanmıyordu. Olduğu gibiydi, göründüğü gibiydi Aslı Erdoğan…


Yazarların kendilerini dünyanın merkezine koydukları, hayata oradan baktıkları söylenir. Siz de öyle misiniz?

İnsanın kendisine bakışı ve dış dünyaya bakışının birbirinden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Gece camdan dışarı, aydınlıktan karanlığa bakarsanız kendi yüzünüzün yansımasını görürsünüz. Dış dünya da o yansımanın arkasında belirir ve yüzünüzün bir parçası olur. Bu nedenle de insanın, kendi yüzüne bakmadan dış dünyaya bakamayacağına inanıyorum. Bir yazar ne kadar karakter yaratırsa yaratsın, onları kendi varlığından ne kadar uzak tutmaya çalışırsa çalışsın, onların hepsinin toplamı yine o yazarın yüzünün bir parçasıdır.Yazı yazarken kendinizi kanıtlama isteği duyar mısınız, sahip olduğunuz değerleri, erdemleri anlatma kaygısı ya da?
Zor bir soru ama sanmıyorum. İlk kitabım Mucizevi Mandarin’i günde 14 saat CERN’de çalıştıktan sonra eve gidip sabaha kadar yazarak tamamladım. İki üç saat uyuyup işe döndüğüm bu tempoda altı ay yazdım ve metni tamamladıktan dört yıl sonra, 1996’da yayımladım. Yayınlansın diye yazılmadı yani.

Neden yazıldı o halde?

Yazılmak zorundaydı. Hayatımda düzenli aralıklarla tökezlediğim için yazmak benim için bir sağ kalma çabası ama bugün yazma nedenim, yarınkinden farklı olabilir, dünkünden de farklıdır. Neden yazdığıma dair bulabildiğim yanıtların hiçbiri tam olarak doğru ve tek değil.
Hayattan en çok uzaklaştığınız zamanlar hangileridir?
Ben sanırım hiç hayatın içinde olamadım. Yazmak daha da içe kapanmak belki ama yazmasaydım da bu kadar kopuk olurdum hissi var içimde. Ama yine de yazarak dış dünyaya açıldığımı hissettiğim dönemler de oldu, köşe yazarlığı dönemim örneğin…

Bir kitap bittikten sonra etkisinden kurtulmak kolay oluyor mu?
Çok zor oluyor. Özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’ten sonraki süreç en ağırıydı, haftalarca çok derin bir depresyondaydım. İçimde ne varsa akıp kitaba gitmişti ve ben bir kedi yavrusu kadar kişiliksizdim, ölmek istiyordum. Bir gün öylesine kiliseye gittim ve orada tuhaf bir şeyi anladım: 33 yıl, Kırmızı Pelerinli Kent’i yazmak için yaşamıştım! Bu düşünce, hayatımı daha anlamlı hale getirdi ve o depresyondan, yakınlarımın da desteğiyle zor da olsa çıktım. Sonraki hiçbiri de o kadar ağır olmadı.

İnsanlara inanma, güvenme gibi konularda sıkıntılar yaşar mısınız?
Hâlâ insanlara bir çocuk gibi hem inanıyor hem güveniyorum. Belki bu da benmerkezci olmakla ilgilidir, yani “ben olsam yalan söylemezdim, o da bana söylemez o halde” mantığı. Yine de insanın içinde tek bir ben yok elbette.

İnsanları seviyor musunuz? Onlardan korkuyor musunuz?

Yazdıklarıma bakınca çok büyük bir insan sevgisi görüyorum ve bu beni çok şaşırtıyor. Bu, sanki aslında olmayan bir sevgi gibi. Belki de insanları sevebilmek için yazıyorum. Ama “insanları seviyorum” diye bağırmak, biraz da onları birey olarak sevememekle ilgili gibi geliyor bana. Bu şekilde uzaktan sevmek daha iyi galiba.

Siz de kahramanlarınız kadar sık ve acımasızca sorgular mısınız kendinizi?

Kendimize baktığımızda ikiye bölünüyoruz obje ve subje, özne ve nesne olarak. Bundan kaçınılamayacağını düşünüyorum.

Delilik ne demek sizce?

Ben delilerle melekler için benzer cümleler kurdum hep, deli bir yanıyla melektir çünkü. Deli, özgürdür, o ilk kahkahayı attığı anda özgürleşmiştir ama bir yanıyla da trajiktir, ona ait tek şey geçmişidir ama geçmişi bile yoktur. Bu hissi çok iyi biliyorum, benden de geçmişimi çaldılar çünkü.

Hem güçlü hem de kırılgan bir görüntünüz var gibi. Hangisi daha baskın?

Kırılgan olduğum kesin. Güç, tuttuğunu koparmaksa güçlü değilim ben, mücadele edemem. Ama sağ kalabilmek gibi bir gücüm var. Pek çok travmanın ardından bir hafta sonra yoluma devam ettiğim durumlar oldu. Bazen öyle geliyor ki Auschwitz’e girsem sağ çıkardım gibi geliyor.

2003 yılındaki kitap rezaletinden sonra onca zaman bu konuda sustunuz, sonra neden birden röportajlar vermeye başladınız?

Bu büyümekle ilgili sanıyorum. “Hâlâ eskisi kadar yalnızım ama yalnızlığımdan dışarı doğru büyüdüm” der bir kahramanım. Şimdi o yarayı bir madalyon gibi taşıyabiliyorum. Yine de bu, unuttuğum anlamına gelmiyor; yaralar kapanmaz çünkü, arada bir kanar. O yara o kadar büyüktü ki artık şefkatle geçmeyecekti ve karşılığında bir şefkat beklentimin olmadığı insanlara anlatmaya başladım.

Yaşamak ve hayata katlanmak için mi yazıyorsunuz, yoksa ölüp giden herhangi biri olmamak için mi?

Ölümün karşısında herkes herhangi biridir. Tolstoy hâlâ okunuyor olabilir ama bu, onun ölmediğini göstermez. O öldü ve biz ondan “geriye kalanları” okuyoruz. Gerçek bu kadar basit. İnsanlarla yapıtlarını ayırmak gerekiyor. O trajik yazgıdan kimse kurtulmaz, yazarlar da öyle bir ayrıcalığa sahip değiller. Yaşamaya devam eden kişiler değil, yapıtlardır.

Sizce gerçek nedir?

Kurgu olduğu unutulan şeydir.
Doğru peki…

Doğruyu tanımlamaktansa yanlışı tanımlamak, onu görmek, saptamak daha kolay sanırım.
Siz hangisini tercih edersiniz?

Kesinlikle doğruları tercih ederim. Gerçek diye bir şey yok çünkü, bulunduğumuz bu yeri sizin anlatmanızla benim anlatmam arasında fark vardır ama bu, anlattıklarımızın gerçek olmadığını kanıtlamaz. İkimiz de gerçekten bahsediyoruz ama bunu farklı algılıyoruz bence.

Yalnızlık size ne ifade ediyor?

İnsanların tamamının aslında yalnız olduğunu düşünüyorum. Ben de onlardan farklı değilim.

Kitaplarınızı sonradan okur musunuz?

Kırmızı Pelerinli Kent ve Dünyanın Sessizliği’ni daha sonra defalarca okudum ama Kabuk Adam’ı bir kez okuyup bir daha bakamadım bile. Son kitabımdaki Taş Bina öyküsünü de sık sık okuyor ve okurken ağlıyorum.

Diğer yazarları okur musunuz?

Okuma alışkanlığım giderek kötüleşiyor. Yazdığım dönemlerde okumak istemem tekrar etmekten korktuğum için. Ama Rilke’yi dönüp dolaşıp okuyorum. Şiir sevmeye başladım bu ara. Benim okurluğum biraz da ruh durumuma bağlı. Türk edebiyat çevrelerine olan uzaklığım da biraz tepkisel sanırım. Orhan Pamuk’un ve Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını kaçırmamaya çalışırım.

Kitaplarla ilgili ilginç takıntınız var mıdır?

Hızlı tüketen biri değilimdir, bir yazarı sevdiğim zaman onun bütün kitaplarını alsam da mutlaka bir kısmını okumadan bırakıp sonraya saklarım. Bir kitap çıkıp da yer gök birbirine girmişken o kitabı almayı da sevmem.

Ülkenizdeki okuyucuya kızgın mısınız? Sizi okumadıkları ve ayrıca “genellikle” okumadıkları için?

İnsan okunmak istiyor tabii ama hissettiğim şey, kızgınlıktan ziyade hayal kırıklığı. Beni kızdıran şey, Almanya’da çıkan kitaplarım daha çok ilgi görürken, kendi ülkemde böyle olmaması. Ama bunun için de okurlara değil, edebiyatçılara kızıyorum. Kadın yazarlara karşı yukarıdan bakan, maço bir tavır olduğunu düşünüyorum burada. Birkaç ismi tenzih ederek söylüyorum. Kitap eleştirmenleri, genç ve kadın yazarların kitaplarını okumuyor, onlara zaman ayırmıyorlar. Galiba benimle ilgili bir şey yazmak da prestijli bir şey olarak görülmüyor, ne zaman bir olay patlak verse ancak o zaman bahsediyorlar benden.

Söyleyecek sözünüzün bitmesinden korkar mısınız?

Evet. “Hayatı nasıl dolduracağım, neden yaşıyorum o halde” gibi sorular oluyor aklımda. Hayatıma yazmaktan başka bir anlam yükleyemiyorum ben.

Yazarların insan sarrafı olduğu gibi bir inanış vardır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben kesinlikle insan sarrafı değilim. Beklemek, korkmak, ele vermek gibi insanî durumları anlatır ve derinleri deşerim ama iyi bir gözlemci olduğumu düşünmüyorum. Başkalarına dair yorumlarım çoğu zaman yanlıştır. Birinin beni arzuladığını, benden hoşlandığını bile anlayamam ben. İnsanların bana yönelik duygularını değil, birbirilerine karşı olan duygularını yakalayabiliyorum.

Kendinizi anlatarak kazanç sağlamakla eleştiriliyorsunuz. Öyle mi gerçekten?

İnsanın kendini anlatması imkânsızdır. Anlatmaya başladığımda kendi içimden çıkıyorum ben. Hem şöyle bir şey de var; niye başkalarının acılarını anlatmak, kendi acılarınızı anlatmaktan daha onurlu bir şey olsun ki?

Planlayarak mı yazarsınız?

Hayır, kesinlikle planlamam hiçbir şeyi. Proje yazarı değilim, araştıran, üzerinde uzun uzun çalışabilen…

Yazım aşamasında birileriyle paylaşır mısınız?

Yazı yazdığım dönem fazlasıyla kırılgan, geçirgen olduğum bir dönem. En ufak bir eleştiri, bütün çalışmamı çöpe atmama neden olabiliyor. Geçmişte tamamlayamadığım o kadar çok hikâye var ki bu nedenle. Belki de beni olumlu geliştirebileceğine inandığım biri olmadı çevremde, o yüzden artık paylaşmıyorum.

Türkiye’de kadın yazar olmanın sıkıntılarından yakınmıştınız. Kadın yazarların birbirilerine destek olmamasını neye bağlıyorsunuz?

Bu çok doğal bence, ötekileştirmenin kuralıdır zaten, dar bir alana sıkıştırırsın, o dar alanda da birbirini yerler. Dar alanda daha çok darbe alınır ve oradan çıkacak kişinin sayısı da az olur. Ben bu konuda şanslıydım; Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, genç kuşaktan yazarlar, hep bana destek oldular. Bu, benim düştüğüm mağdur durumlar nedeniyle oldu galiba. Kavga etmek yerine daha çok dayanışmamız gerekiyor. Ama belki de erkek yazarlara göre, alt bir grup olarak görüldüğümüz düşüncesine katlanamıyoruz ve “artık dayanışalım” demek de bize biçilen yeri kabul etmek anlamına geldiği için bunu yapamıyoruz. By Cansu Yılmazçelik