”Aydınlığı Anlatmayacağım, Çünkü Bilmiyorum”

Bazı yazarların kaleminden dökülen sözcüklerin önemi, ölümlerinden sonra anlaşılıyor ne yazık ki. Franz Kafka, George Orwell, Oğuz Atay, Albert Camus, bu isimlerden akla ilk gelenler. Gündelik hayatın bir perde gibi örttüğü varoluş meselesini, insanlığın makûs talihini mecburi bir karamsarlıkla ifade eden yazarları görmezden gelmek, hakikatin acımasızlığından kaçış olsa gerek. Son kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”yle, toplumumuzun pek yabancısı olmadığı bir insanlık dramını, işkenceyi ele alan Aslı Erdoğan’ın belki de hak ettiği yerde olmamasının sebebi bu. Muhtemelen elli yıl sonra dönüp günümüze bakacak olan okur için gerçekçi rehberlerden biri olarak seçilecek olan Aslı Erdoğan’ın kapısını çalıp son kitabını vesile ederek şahsî hikâyesi, kitapları ve kadın kimliğini belirleyen iktidar hatları arasında dolaştık…

Üniversite yıllarımızda memlekete uzun otobüs yolculuklarıyla dönebiliyorduk. 20 saat süren yolculuklarda (Ankara—Hakkâri) gece yarısı bir kasabadan geçerken ışıkları yanan evlere bakar; yolculuğun yarattığı yorgunluktan, bezginlikten olsa gerek, o evlerden birinde oturuyor olmak isterdik. Bazen de o loş ışıklı evde olmaktansa yolculuğun verdiği “özgürlük” hissini yeğlerdik. Siz, bu tür sahnelerde yolcu olmayı mı yerleşik olmayı mı arzuluyorsunuz?

İçinden geçip gitmekle orada kalmak arasındaki ikilemi ben de yaşıyorum. Eskiden ebedi yolcu veya ebedi sürgün olduğuma inanıyordum. Hiçbir yerde duramayan biri olduğumu düşünüyordum. Mecazi anlamda da, hayattaki her deneyimin bir yolculuk olduğuna inanıyordum.

Aşk da bir yolculuk muydu sizin için?

W Benjamin’de okumuştum; pek çok insan için aşk bir duraktır. Benim içinse hep bir yolculuktu aşk. Belki de o yüzden ilişkilerim hep çöküyordu. Karşı taraf seni bir yuva olarak görüyor, sense onu bir otobüs yolculuğu olarak hissediyorsun.

“Kabuk Adam” romanınızdaki kadın kahraman, âşık olduğu yerliyle kalmak ve kalmamak arasında gidip geliyor…

Ama oradaki aşk, içinden geçip gittikten sonra yaşanan ve yaratılan bir aşk. O kadın ben değilim ama şüphesiz içimdeki benlerden birkaçı onda var. Mucizevi Mandarin’deki kadın karakterde de benzer bir durum var. İlişki süresince, o ilişkiyi korumak adına hiçbir şey yapmamaları, her iki kitaptaki kadın karakterlerin ortak yönü. Mucizevi Mandarin’deki kadın, aşkı acılarıyla öğreniyorum diyor. Ama bunu, aşk bittikten sonra söylüyor.

Sizin hikâyeleriniz neden çoğunlukla kaybedilmişlerle başlıyor? Mesela son kitabınız “Taş Bina ve Diğerleri”ndeki Tahta Kuşlar hikâyesi…

Tahta Kuşlar belki de en iyimser hikâyem. Çünkü oradaki kadın kahraman Filiz, bir özgürleşmeyi başarır. Koşullar çok trajik, sanatoryumda kalan, işkence görmüş bir ciğer hastası, mutsuz bir kadın Filiz. Solcu olmasına rağmen belki de hayatında ilk defa bir dayanışma duygusunu, diğer kadınlarla birlikte, erkeklere poz verirken hissetti ve ağladı. Başına silah dayasan ağlamayacak olan kadın, o sırada ağlıyor.

Bu hikâye aynı zamanda solun ahlakçı anlayışına yönelik bir eleştiri mi?

Doğrusu böyle düşünerek yazmadım. Ama Filiz’in solcu olması, trajediyi daha da katılaştırdı. Politik mücadele, gördüğüm kadarıyla insanı daha katı bir ahlakî tutuma itiyor. Kendi duygularına yabancılaştırıyor.

Sadece Türkiye’de mi?

Brezilya’daki İşçi Partisi’nden solcularla tanışmıştım ve onların hayata bu kadar açık olmaları, dans etmeleri, sevişmeleri, kokain çekmeleri filan şaşırtmıştı beni.

Kadınların sol hareket içindeki yerleri, toplumsal cinsiyet rolleriyle mi, solun yapısıyla mı ilgili bir sorun?

Sol söylemin bile kıramadığı ataerkil toplum yapısının varlığı malûm. Ayrıca kadın— erkek meselesi sadece Marksizm’in reçetesiyle çözülemedi ve çözülemiyor.

Feminizmin reçetesi de çok uzun. Simone de Beauvoir’nın “kadın doğulmaz, olunur” sözünden başlayıp “kadınlık güzeldir” sözüne kadar varan geniş bir değerlendirme skalası var feminist kuramın.

Kadınlık durumuyla kadın olma imgesi arasında çok büyük bir uçurum var. Bizim gerçek hikâyemiz de bu uçurumda biçimleniyor.

Kadınlık nedir sizce?

Tam da bu uçurumdur. Lacan, “kadınlık yoktur” diyor. Gerçekten bir bilinemezlik halidir kadınlık.

Kadınlar açısından kadın imgesi nedir?

Bence kadınlar, erkeklerin ürettiği kadınlık imgesine sahip çıktılar. Kadınlık, erkeklerin bize yakıştırdığı bir kimliktir. Kadınlık, erkeklerin sözcükleriyle anlatılmak, kurgulanmaktır. Gözlem nesnesi, aşk nesnesi… Ama bir türlü özne olunamaması… Biraz abartıyorum belki ama anlatabilmem için abartmam lazım.

Belki de abartmıyorsunuzdur…

Evet, keşke abartıyor olsaydım.

Ataerkiyle barışık olup onun “nimetlerinden” faydalanmak, dolayısıyla hedef haline gelmekten kurtulmak, kadınların zoraki tercihi mi?

Kadınlar da kadınları eziyor. Çünkü kadınlar, erkek dünyasının tek kadını olmaya çabalıyor. Erkek gibi kadınsan, zeki kadınsındır. Bana en ağır ve acı gelen de bu. Ünlü ve güçlü bir kocan varsa, sen de güçlü olabiliyorsun.

Kadınlar ezilme konusunda ortaklaşıyorsa, niye hep yalnızlar?

Çünkü bu öğrenci seçme sınavı gibidir. Orada kaderleri aynı olsa da herkes yalnızdır. Kimseye kopya veremezsin, çünkü bu senin başarı şansını düşürür. ÖSS’de öğrencilere söylenen ilk şey şudur: “Kopya verdiğiniz kişi sizi geçer”. Toplama kamplarını inceleyen bir sosyolog söylemişti bana: “her mahkûm bilir ki, mahkûmun en büyük düşmanı, öteki mahkûmdur!”

Karakterlerinizin hemen hepsi neden ezilmiş ve aşağılanmış insanlar?

Çünkü ben insanın hikâyesinin bu olduğuna inanıyorum. Hayattan galibiyet hikâyesi bulmak mümkün ama saçma. Bir hayata ne kadar derinden bakarsanız, o kadar yenilgi görürsünüz.

Sartre’ın “insan dünyaya fırlatılmış ve terkedilmiş” tezine katılıyor musunuz yani?

Elbette. Ölüm ve doğuş mitlerinde, insanın ölümlü oluşunun bir hata olarak algılandığı görülür. Tek tanrılı dinlere geldiğimizde ise insanın sürgünlüğünün yazgı olarak kabul edildiğini görüyoruz. Ayrıca modern dünyada, insanın insana yabancılaşması var. Çünkü doğaya nesne gibi bakan insan, kendisine de nesne muamelesi yapıyor. Nesne olarak baktığınız bir şeyle de yalnızca iktidar ilişkisi kurabilirsiniz.

Ezen ve ezilen varsa topyekûn bir insanlık yenilgisinden söz edemeyiz…

Bence tam da bundan söz edebiliriz. Ben o yüzden Taş Bina’da işkenceden söz ederken, işkenceciyi suçlamıyorum. Çünkü hepimiz kurbanız.

Ama çekilen acıların oranı eşit değil.

Çünkü adalet adına yapılan her şey, adaletsizliği derinleştiriyor. İnsanlara acı, eşit dağıtılmıyor. Ama bu, işkenceciyi muzaffer kılmaz. Sadece çekmesi gereken acıyı çekmiyor, o kadar. Yoksa o da bir kurban.

Kişisel yaşamınızda açmazlar ve sıkıntılar olmasa, yazacaklarınız ve insanlığa dair karamsar bakışınız değişmez miydi?

Muhtemelen değişirdi. Çünkü kitaplarım, hayatımda duvara tosladığım dönemeçlerin birebir ürünü.

Lars Von Trier’nin “Dogville” adlı filmini izlemiş miydiniz?

Evet, çok da beğenmiştim.

“Dogville”, kadın kahramanın canını acıtan herkesin kurşuna dizilmesi ve kasabanın ateşe verilmesiyle bitiyor. Hatta kadın kahraman, bizzat sevgilisini kurşuna dizip, intikamını alıyor. Bu da izleyicinin film boyunca yükselen intikam hissini dindiriyor. Ama sizin kitaplarınızda acının intikamı alınmıyor. Bu da sizi okurken hissettiğimiz rahatsızlık duygusunu daimi kılıyor…

Kırmızı Pelerinli Kent kitabımın kahramanı Özgür bir roman yazar ve romanda yazdığı gibi öldürülür. Yazmak bir katarsis midir yoksa ölüme doğru bir yolculuk mu? Bence her ikisi de! Kırmızı Pelerinli Kent’te okur için boğucu gelen şeyi ben özellikle yapıyorum. Taş Bina’da da okurun “oh be, adalet yerini buldu” diyebileceği hiçbir plan yoktur. Kötülükle arınma anına izin vermiyorum. Bu hoş bir his değil tabii ki.

Tepkiye dönüşmeyen bir öfke hem sizin verdiğiniz mülakatlarda hem de kitaplarınızda hissediliyor. Albert Camus’nun “Yabancı”sındaki karakteri gibi, başına gelen felaketler karşısında kayıtsız mısınız?

Zor bir soru bu. Ama ben yine de kişisel bir kurtuluşa, arınmaya kapıyı araladığımı düşünüyorum. Hayat, bundan fazlasını da vermiyor zaten.

Kafka’nın Dava’sında da intikamı alınmayan bir yenilgi var. Değişim’de de Gregor Samsa’nın hikâyesi bir böceğe dönüşmekle başlar…

Şato’da da olmama hali hep sürer. Açlık Cambazı’nda açlık rekorunu kırar ve ölüme gider…

Şu an içinde bulunduğunuz sosyal hayatı seviyor musunuz?

Hayır, hiç sevmiyorum.

Nasıl olmasını isterdiniz?

İşte buna bir yanıtım yok. Yanlış olanı söylemek daha kolaydır. Kelin merhemi olsa, başına sürer.

Sizi okuyanlar neden çoğunlukla “beni bunalıma soktu” diyor?

Kitap okumakla bunalıma girilmez. Demek ki bir bunalımı var ki bu dünyanın, insanlar okuyunca o hisse kapılıyor.

Fakat gündelik hayat bu bunalımla nasıl sürdürülebilir?

Andre Malraux, şu sözü bir Japon’a söyletir: “insanın insanlık durumuna dayanması çok zordur. O yüzden biz doğulular afyona sığınırız, siz batılılar ise aşka”. Ben hep ezen—ezilenin olmadığı bir ilişki aradım ama bulamadım. O zaman ben okura nasıl böyle bir ihtimalden söz edeyim ki!

Tezer Özlü’yü bir yazar olarak nasıl buluyorsunuz?

Çok severim. Bir ara beni onunla kıyasladılar. Bir ara da Sevgi Soysal’la. Ama ben kadın yazarların kadın yazarlarla kıyaslanmasını da bir ayrımcılık olarak görüyorum. Bütün ataerkil ününe rağmen bir tek Fethi Naci beni erkek yazarlarla kıyaslamıştı.

Özlü’nün Ölümün Kıyısına Yolculuk kitabındaki diş ağrısı ile sizin Mucizevi Mandarin’de anlattığınız göz ağrısı metaforları birbirine çok benzemiyor mu sizce?

Ama mesela Çehov’da da vardır acı metaforu, Kafka’da da var. Dostoyevski’nin Yer Altından Notlar kitabı “ben hastalıklı bir adamım” diye başlar mesela. Hastalık metaforu sadece kadın yazarlar tarafından kullanılmaz. Ayrıca bu kıyaslamayla ulaşmak istediğiniz sonuç ne?

Özlü’deki evhamlılığın sizde de olduğunu anlatmaya çalışıyordum…

Benim hastalıklarım doktor raporuyla tescillenmiş olup, kapı gibi ameliyatlarım mevcuttur (gülüyor). Geçirdiğim bir kaza var. Yani hepsi gerçek hastalık!

Türkiye’de yazdıklarınızla ilgili değerlendirmelerin Avrupa’dakinden daha az olmasının nedeni ne?

Kırmızı Pelerinli Kent, benim yazdığım çizgide Almanya’da tartışıldı. Ya beni ciddiye almadılar ya da bu temayı. Zaten kadın yazarlar bu tür konulara girince pek dikkate alınmazlar.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabı da uzun yıllar dikkate bile alınmamıştı…

Evet, uzun yıllar yakın çevresi bile okumamış kitabını. İncil’den bir alıntıyla söyleyebilirim ki, kimse kendi köyünde peygamber olamaz. Yakınımızdaki Ahmet’in, Mehmet’in çok iyi bir roman yazdığına inanasımız gelmez. Ama Ahmet yerine Hans yazmışsa, daha bir ciddiye alırız.

Ama Türkiye’de bir hayli sükse yapan kadın yazarlar yok mu?

Tabii, bazen kadınlık avantaj da olabiliyor. Daha kolay bir ün, daha çok röportaj… Ama ben bunu bir avantaj olarak görmüyorum. “Bu kadın nedir, kiminle evlidir” tartışması yapılıyor ama onun ne yazdıkları konuşulmuyor. Bu da görmemenin başka bir biçimi. Ayrıca kadın yazarlar genellikle yaşlandıktan sonra dikkate alınmaya başlanır. Solcu değilsen ve gençsen, bir kadın yazar olarak işin epey zor (gülüyor).

Aslında epeyce tartışılan bir yazar oldunuz. Kadın yazar olduğunuz için zorluklarla karşılaştığınızı düşünüyor musunuz?

Ben, başıma gelen pek çok olayın, Radikal’de yazdıklarımın bedeli olduğunu düşünüyorum. Kitaplarımla ilgili 14 yıl boyunca tek satırın çıkmadığı bir gazete, özel hayatımı sürmanşetten girdi… Radikal’deki yazılar olmasaydı, bunlar başıma gelmeyecekti. Ama benim dışımdaki neredeyse tüm köşe yazarı kadınlar prestij, para ve üne kavuştu.

Niye sadece sizin başınıza felaketler geldiğini düşünüyorsunuz?

Herhalde benim beceriksizliğim. Oyunun kuralları çok çapraşık. Bilmiyorum, belki ben kötü yazıyordum, olmuyordu belki de. Konuyu değiştirelim mi?

Hiç memnun olmadığınız halde neden buradaki habitatta durmaya devam ediyorsunuz?

Brezilya’dan Türkiye’ye dönerken bir gelecek düşüncem ve hedefim vardı. Yazar olacaktım ve anadilimde yazmak istiyordum. Orada Türkçeyi unutmaktan korkuyordum. Yazarlık bana belli bir açılım da sağladı ve galiba bununla yetindim. Çok sıkıştığımda yurt içinde belli yerlere gidip dinleniyordum. Şimdi sağlık sorunlarımdan dolayı seyahat etmem de çok zor. Bir de yaşlandım. 42 yaşındayım. Uçağa atlayıp Brezilya’da cebimde 100 dolarla yeni bir yaşama başlayacak gücüm yok. Ama eskisi kadar istiyorum gitmeyi. Şu an bir partnerim olsa ve kalk gidelim dese, bir dakika bile durmam.

Anadolu’ya gitmek çekici gelmiyor mu?

Bir ara Diyarbakır’a taşınmayı düşünüyordum. Ağrı’da yazmayı düşündüğüm bir şey var. Fakat yazmak istediğim konu çok ağır. Ağrı isyanından bu yana yaşanan savaşı yazmak istiyorum. O yüzden hem istiyor hem de yüzüme gözüme bulaştırmaktan korkuyorum. Taş Bina’da işkenceyi yazarken de aynı korkuyu yaşamıştım. Kendi ormanımı yazmak bana hep zor gelir. Onun için bir yolculuk yazarıyım ben. Evimden ne kadar uzaksam, bulunduğum yerle o kadar özdeşleşiyorum.

Gündelik hayatta sizi zorlayan çeşitli problemlere göğüs gerebilmeniz için okur—yazar cenahın yeteri kadar kol kanat germemesini diyelim ki kadınlığınıza veya kişiliğinize bağladık. Peki, siz öldükten sonra, size, yazdıklarınıza olan ilgi farklılaşır mı?

Her şeyi kadınlığa bağlamak istemiyorum. Bu toplumda kimseye kol kanat gerilmiyor. Bir erkek olup iktidar ilişkilerinden uzak olsaydım, sonum yine aynı olabilirdi. Ayrıca gelecek üzerine hayaller kurmam ve ona oynamam. Yazmak istediğim kitabı yazabildim mi, benim için mesele budur.

Yazabildiniz mi?

Kırmızı Pelerinli Kent ve Taş Bina’da bunu başarabildim. Ama sonuçta ben yazarak hayatımı sürdürebiliyorum. Yoğurt—ekmeğe mahkûmum ama belki yarın onu da bulamayacağım. Fakat bunları çok kişiselleştirmemeyi de öğrendim. Sonuçta biz yazarlar, toplum için çok da gerekli unsurlar değiliz. Toplum bizi beslemek, bize kol kanat germek zorunda değil. Açıkçası on yıl sonra ne olacağım beni hiç ilgilendirmiyor. Hakkımda yazılan kitap olayına kadar, solcuların, edebiyatçıların, gazetelerin benimle ilgili neler yazıp yazmadıklarını önemsiyordum. Ama o olaydan sonra bunların hiçbirini önemsememeyi öğrendim. A gazetesi bir kişiyi göğe de çıkarabiliyor, yerin dibine de batırabiliyor. O halde ben niye hayatımı bir gazetenin manşetine tabi kılayım! Umurumda değil, kim ne yazıyorsa yazsın.

Türkiye’yi seviyor musunuz?

Burnunu seviyor musun gibi bir soru bu. Bu benim burnum. Fazla büyük, geniş, ucunda iz var ama benim burnum. Koparım atamam, estetik de yaptırmam.

İnatçı bir insan mısınız?

Mücadeleci değilim ama dirençliyim. Kolay kolay savrulmuyorum.

Çok karamsar olduğunuzu kabul ediyor musunuz?(Gülüyor).

Kesinlikle kabul etmiyorum.

Çok karamsar olduğunuzu ve bu karamsarlığı inatla sürdürdüğünüzü düşündüğümüz için yanılmış olmalıyız…

Yanılmışsınız. (gülüyor) Benim hayatla ve ölümle sorunum başka. Bu inatçılık değil; çünkü bu meseleler zaten çözümsüz. O yüzden de ömrüm boyunca oralarda dolanacağım. Mucizevi Mandarin’deki tek göz bir metafor olduğu kadar bir de itiraf: Arkadaşlar bakın, bir gözüm kör ve karanlığı görüyorum. Size aydınlığı anlatamayacağım, çünkü bilmiyorum. Bu bir itiraf, övünme değil.

Gençken insan, vücudunun da ruhunun da sınırlarını zorlar. Yerde sürünene kadar içki içilir, yüksek sesli müzik dinlenir; aşklar da aynı aşırılıkta yaşanır ve sonlanır. Fakat sanki o gençlik dönemi bir eşiktir ve aşılınca, uzun saçlar kesilir, düzgün kıyafetler giyilir, seviyeli aşklar yaşanır, sarhoş olmaktan imtina edilir. Siz ise sanki bu eşiği hiç aşmamışsınız gibi…

İşte ben o yüzden kendimi romantik diye tanımlıyorum. Bunca deneyim, bunca travmaya rağmen hâlâ sonuna kadar gitme eğilimini taşıyorum. Bu romantizmdir. O anlamda toplumla bir uyumsuzluğum var, bu doğru. Ama bu da bir direnme.

Sizi düşünürken, akşamleyin evinde oturan yalnız bir kadının akla gelmesi ne kadar doğru?

Epeyce doğru. Yalnızlığının ne kadarının seçim ne kadarının dayatılmış olduğunu asla bilemezsin. Fakat giderek daha da yalnızlaştığımın farkındayım. Neticede yazarlık, yalnız çıkılan bir yolculuktur.

O halde belki bir tercihtir yalnızlık…

Ya da bir bedel.

Brezilya’dan Türkiye’ye yazarlık yapmak üzere geldiğinizden bu yana istediğiniz şeyi gerçekleştirebildiniz mi?

Çok güzel olduğu gibi çok da acıklı bir soru. Keşke dönmeseydim dediğim tek bir dönem oldu. O da hakkımda yazılan kitabın yayınlandığı dönemdi. Yazdığım bazı kitaplardan memnunum. Son yıllarda “kimse beni sevmiyor, kimse beni görmüyor” gibi hırçın bir döneme girmiştim. Bir ara delirmiştim resmen. “Bakın, beni Kafka’yla kıyaslamışlar” filan diyordum. Bu, benim gibi yabani bir yazar için çok trajik bir durumdu. Demek ki o kadar aşağılanmışım ki, insanların gözüne bunları sokmuşum. Neyse ki o dönem bitti artık. Ama çok zaman kaybettim ve yazmak istediğim çoğu kitabı yazamadım.

Yazdıklarınız aynı ama cinsiyetiniz erkek olsaydı, size yönelik bakışta farklı olur muydu?

Pek çok farklılık olurdu. Eminim köşe yazarlığından daha erken kovulurdum ve başıma daha çok iş açılırdı. Ama kitaplarım sanırım daha erken ve daha çok okunurdu. Belki bir yayınevinde editörlüğüm veya televizyon kanalında programım bile olurdu. Tabii etkileyici bir fiziğimin de olması lazımdı.

Çok güzelsiniz zaten…

Teşekkürler. Aslında komik de bir insandım eskiden. Sağlık sorunları, yaşlılık filan da eklenince artık komiklik de kalmadı. Eskiden 30 yaş çok korkunç gelirdi. Otuza gelince kırka, kırka gelince de elliye attım o korkunçluk eşiğini (gülüyor). By İrfan Aktan / Yeni Aktüel

İnsana en yakın yalnızlık

Anonim bir anlatıcısı olduğu iddia edilebilir Aslı Erdoğan’ın. İnsanları tek bir boyutuyla ele almayan, okuyucuyu hiç beklemediği yerlerde empatiye çağıran cümleleri var

Mühendislik formasyonu almış olanların edebiyatla ilişkisi üzerine söylenecekler, genel olarak, şimdiye dek söylendi aslında. Sadece isim saymak bile yeterli olabilir mühendislerin edebiyatla ilişkisinin ne denli ‘büyük’ olduğuna dair:

Dostoyevski, Oğuz Atay, Boris Vian, Cemil Kavukçu… Bir meslek / yaratıcılık bağlantısı kurmaya çalışmıyorum ama isimler bize mühendis edebiyatçıların başarısı konusunda istatistikî bir bilgi veriyor. Geçtiğimiz günlerde, Everest Yayınları’ndan Taş Bina ve Diğerleri ismiyle öykü kitabı yayımlanan Aslı Erdoğan da, mühendis edebiyatçılardan. Bilgisayar mühendisliği ve fizik okumuş, Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Laboratuvarı’nda yüksek lisans yapmış, Rio de Janerio’daki doktorasını yarım bırakmış bir yazar. Yazarlık özgeçmişi de, akademik özgeçmişi kadar ilgi çekici Erdoğan’ın; ‘Tahta Kuşlar’ öyküsü Deustche Welle Ödülü’nü kazanmış ve dokuz dile çevrilmiş. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent de Fransızca ve Norveççeye çevrilmiş. Denebilir ki Erdoğan, Türk edebiyatının beynelmilel yazarlarından biri; Lire dergisi de onu, ‘Geleceğin 50 Yazarı’ndan biri olarak işaret etmiş.

Taş Bina ve Diğerleri, 10 yılın ardından, Erdoğan’ın kitap oylumunda öyküye dönüşünün kitabı. 2005’te çıkan Hayatın Sessizliğinde(Merkez Kitapçılık) isimli kitap, ‘öykü’nün içinde değil, ‘şiirsel düzyazı’nın içinde tasnif edilmişti. Erdoğan, 15 Mayıs 2009 tarihli Radikal gazetesinde Sema Aslan’ın onunla, Taş Bina ve Diğerleri münasebetiyle yaptığı söyleşide, Hayatın Sessizliğinde için ‘[O kitap] üslûbumda bir dönemece işaret eder. Tam anlamıyla türler arası bir kitaptı o. Orada hikâye bile yoktu artık. Sözcüklerin birbirleriyle konuşması her şeydi orada. ‘Şiirsel düzyazı’ diye sınıflandırılmıştı.’ diyor ve ekliyor: ‘Bu arada ben de çok sevmiyorum sınıflandırmaları ama…’ Bu tasniften ve söyleşide Erdoğan’ın söylediği cümlelerin ardından, benim aklıma Hasan Ali Toptaş’ın Yalnızlıklar (İlk baskı 1993) adlı kitabı geliyor. İlk baskının ‘özgeçmiş’ kısmında ‘Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş’ın şiir dalındaki ilk yapıtıdır.’ denmişse de, bilindiği üzere Toptaş bu kitaba ‘şiir’ demek yerine, ‘şiirsel düzyazı’ demeyi tercih ettiğini söylemiştir.

Bütünlük kaygısı…
Taş Bina ve Diğerleri, uzun zamana yayılmış öykülerin toplamı. Ama bir kitap olarak toplanmış bu öykülerin birbirleriyle ilişkisi, ilk yayımlarına yapılan müdahalelerle de karşılaştırılınca, kolayca anlaşılabiliyor. Bir bütünlük kaygısı ihmal edilmemiş yazar tarafından. ‘Taş Bina’ isimli ‘tasnife gelmeyen’ uzun öykü, ilk olarak Radikal gazetesinde, 9 Şubat 1999’da bir gazete yazısı olarak yayımlanmış. Erdoğan, yukarıda andığım söyleşide, bu yazının öyküye dönüşmesinin, son bir yılda yapılmış asıl ‘rötuş’larla gerçekleştiğini ve ‘Taş Bina’ öyküsünde gerçek hayatının yirmi yılından kesitler olduğunu söylüyor. Yazı yayımlandığında tımarhane, karakol yahut mahkeme gibi yorumlanmış öykünün mekânının ilhamının da Beyoğlu Polis Karakolu olduğunu söylüyor: ‘[Öyküde] Beyoğlu Polis Karakolu da var, Brezilya da var, Sansaryan Han da var… Tüm bunlar iç içe girdi[.]’ Kitaptaki tüm öyküler arasında, yazarının da onayladığı üzere, ‘kapatılma, işkence ve suçluluk’ temaları bağlamında bir bütünlük olduğu söylenebilir.

‘İçeri’yle sahici bir ilişki kurmaya çalışan, kitap bağlamında, anonim bir anlatıcısı olduğu iddia edilebilir Aslı Erdoğan’ın. İnsanları tek bir boyutuyla ele almayan, okuyucuyu hiç beklemediği yerlerde empatiye çağıran cümleleri var. Örneğin ilk öyküde, işkenceci olduğunu öğreneceğimiz bir adamdan söz eden öykünün muğlak ikinci karakteri ‘İyi bir insanmış aslında. Bilirsin, herkes aslında iyi bir insandır. Ama bu adam gece olunca değişirmiş. Kötü bir adam olurmuş. Anlıyor musun? Sözcükler sınırlıdır. Duvara vuran gölgesine dönüşürmüş.’ diyor. Ele veren ile ele verilenin psikolojilerine de başarıyla yaklaşıyor Erdoğan. Ödüllü ‘Tahta Kuşlar’ öyküsünde çizilen hastane atmosferi, hastalara dair anlatıcının yaptığı tasvirler/tespitler, ormanda yapılan yolculuk ve öykünün şaşırtıcı sonu, oldukça etkileyici. Ama Erdoğan ‘Mahpus’ isimli öyküde, gebe anlatıcısının ‘dışarı’yla olan ilişkisini aynı başarıyla kuramıyor kanımca. Kendini, sürekli bir ‘eksiklik’le tarif eden karakterin kendine ve etrafındaki kadınlara dair tespitleri ne denli ‘derin’se, gazetede okuduğu ‘yaşam’ başlıklı sayfadaki ‘savaş’ üzerine söyledikleri o denli yüzeysel. Bodrum katta yalnız başına oturan bir kadın olan karakterin, ‘emekçi’ olduğunu hiç düşünmediği garsona dair yaptığı tespitler ve giderken bıraktığı ‘yüklü bahşiş’ de kitabın tutarlılık kaygısıyla örtüşmeyen şeyler olarak göze çarpıyor.

‘Şarkıya gene yanlış yerden, yanlış perdeden gir[en]’ Erdoğan’ın Taş Bina ve Diğerleri isimli kitabındaki temel duygunun, yukarıda andığım (bu tesadüf olmamalı) Yalnızlıklar’da geçen şu ‘giriş’ cümlesiyle çok yakın olduğunu düşünüyorum: ‘İnsana en yakın yalnızlıktır insan.’ By Said Aydın -Kitap Zamanı

Sözcüklerle gerçek arasında bir uçurum var

Taş Bina, Aslı Erdoğan’ın 1999 yılında yazdığı bir köşe yazısıydı ve daha önce, köşe yazılarını bir araya getirdiği kitabında da yer aldı. Şimdi ise çok daha “büyümüş” haliyle, son kitabı “Taş Bina ve Diğerleri”nde karşımıza çıkıyor. Kitapta dört metin bulunuyor. İlk üçü, Erdoğan’ın klasik öykü anlayışını yansıtan, eski öyküler. Taş Bina ise, Hayatın Sessizliğinde’den sonra yazdığı, “en taze” olanı.

Bu nedenle, söyleşi boyunca onun üzerinde durmayı tercih ettim.

Erdoğan, Taş Bina’da Hayatın Sessizliğinde’de karşılaştığımız, “şiirsel düzyazı” diye adlandırılabilecek üslubuyla, paramparça bir “işkence” hikayesi anlatıyor. Metin ayrıca, kahramanlarının sesinin sürekli değişmesi, birbirine dönüşmesi ve gittikçe anonimleşmesiyle dikkat çekiyor. Erdoğan “Taş Bina’yı yazarken içimde bir duvar yıkıldı ve hiç tanımadığım bir ses benimle konuşmaya başladı” diyor. Öyle sanıyorum ki yıkılan bu duvar ve ortaya çıkan yeni ses, yazarın edebiyat yolculuğunun bugünü ve yarınıyla ilgili yeni bir yolu işaret ediyor.

Neden diğerlerinden birini değil de Taş Bina’yı yeniden yazmak istediniz?

Hikayenin ilk doğuşu aslında gizemli… 99’da bir akşam köşe yazısı yazmak için oturdum, hiçbir konu yoktu aklımda. Yalnızca çok net bir imge vardı. Kahve gibi bir yer, karşısında, içerideki televizyona bakan bir deli adam.. O sırada çok sık rastladığım, böyle biri vardı hakikaten. Uzaklarda da taş bina görünüyordu. Ama neyi anlatmak istediğimi bilmiyordum ve o ses konuştu benimle. Adım adım adama da taş binaya da yaklaştım. Sonra birden yazının son paragrafında daha önce yapmadığım bir şeyi yaptım. A adını verdiğim bir adamın ağzından girdim taş binaya ve orada A oldum, bütün okurlar ve ben. Bir yanımızla anonimleştik, isimsizleştik. Sonra bu hikaye çok sevildi. En çok da benim tarafımdan. Ben hep bulduğum bu tekniğe dönmeyi düşündüm. Yeniden yazmaya başladım ama sağlık sorunları yüzünden bıraktım, bir yıl yazamadım.. Bir yıl sonra döndüğümde bu hikaye bitmiş dedim. Ama yayıncıma göndermeden bir kez daha elden geçirirken, yeniden yazdım ve asıl doğuşu odur. Özellikle A’nın sesinden konuştuğum bölümler çok yeni yazıldı. Gene bedenim isyan etti. Gene hastalıklar başladı. Taş Bina’yı ne zaman bitirmeye yaklaşsam ciddi şekilde bedensel sorunlar yaşıyordum. Bu sanırım iyi bir işaret, demek ki vücut belli travmaları hatırlıyor. Ondan sonra, aynı sözcükleri ve cümleleri farklı şekillerde kullanmak son yazdığımda aklıma geldi. Kafamda öyle bir yapı vardı, kırmak, parçalamak, olabilecek farklı anlamlara işaret etmek… Uçmak ister misin, gibi… Bazı cümlelerimi, en simgesel olanları bir polisin ağzından söylettim. O zaman başka bir anlam kazandı.

Mesela “yapacağını çabuk yap” cümlesi…

“Yapacağını çabuk yap”ı İsa kendisini ele veren Yahuda’ya söyler. Ama burada, bir sorguda söylendiğinde her şey olabilir. Kutsal olanla en aşağılık olanı yan yana getirdim, aslında hikayenin bütününde de böyle bir yapı var. Melek ama pislenmiş bir melek. İşkence gören bir melek. Muhteşem bir koro ama bir noktada falakadan geçmiş çocukların korosu. Bir noktada da “atlasana lan, gebermezsin” diyen insanların korosu.


Kabuk Adam’dan bir cümle geldi şimdi aklıma. “Ancak bir katil bir peygamber olabilir.”

Çok sevdiğim bir kitap değildir o, ama bazı cümlelerin anlamını bilmeden yazmışım. Artık bana daha anlamlı geliyorlar. Şimdi düşünüyorum da, o dönem yaşadığım hayatla ilgili bir şey olabilir bu yakınlık. Taş Bina’ya en yakın hayatı Kabuk Adam’ı yazarken yaşadım.

Taş Bina için, Hayatın Sessizliğinde’de yakaladığınız üslubun devamıdır diyebilir miyiz?

Çok haklısınız, ben de öyle sanıyorum. Kitaptaki ilk üç hikaye eski hikayeler. Taş Bina ise zamansal olarak en son yazdığım metin. Hayatın Sessizliğinde’den sonra yazıldı ve orada duyduğum birtakım seslerin, bu kitapta da benimle konuştuğunu düşündüm. Sonra bir dönemeç daha aldım, o kitapta neredeyse hiç öyküleme yoktu, sadece durumlar anlatılıyordu. Taş Bina’ya ise, paramparça olsa da öyküler kattım. Hayatın Sessizliğinde’nin üslubuyla, benim daha klasik öykülerimin temaları Taş Bina’da bir araya geldi.

Belki de bu ses, bugün ve yarın adına, sizin yazınınızda yeni bir yolu işaret ediyordur.

Umarım öyledir. Bitirdiğimde bu metin benden nasıl çıktı diye şaşırdım. Kırmızı Pelerinli Kent’te zaman zaman o duyguya kapılıyordum ama Taş Bina’da hakikaten, bu sesi tanıyamadım. Belki çok kişisel bir şey söylüyorum, belki hiç önemli bir nokta değil ama öncesinde yarattığım tüm figürler çok tanıdıktı benim için. Kırmızı Pelerinli Kent’teki Özgür olsun, hatta bu kitaptaki Filiz olsun. Fazlasıyla bendendi. Ama Taş Bina’da A öyle ötelere gitti ki… Ben onu korkuyla ve sevgiyle izledim.

Korku nedendi?

Hiç tanımadığım bu sesin anlamını çözemediğim için, denetimimi yitirdiğimden korktum. Bir duvar vardır, isnat duvarı gibi. Bir şekilde yazarı ve okuyucuyu parçalanmadan tutar o duvar. Ama sanki A’nın konuştuğu bölümlerde o duvar kırıldı içimde ve daha önce duymadığım bir ses konuştu benimle. Benim anlatamayacağım kadar hüzünle konuştu. Onun için zaten epilogu yazdım, epilogda Aslı Erdoğan olarak konuşmayı denedim ve A’nın cümlelerini alıp kendi dilimle söyledim, bakın daha güzel ve daha hüzünlü olan onun cümleleriydi gibi bir vurgu yaparak… Ben anlatamıyorum hikayeyi gibi bir itirafla… Tuhaf mı geliyor söylediklerim bilmiyorum. Yeni bittiği için kitap, hala çok içindeyim. Henüz Taş Bina’dan çıkamadım.

Belki ayrıntı ama bir şey fark ettim, ilk metindeki Taş Bina dört katlıydı, şimdi beş. Üstelik beşinci katın hikayede önemli bir yeri var.

Çok doğru fark etmişsiniz. Evet, galiba 99’daki Aslı, Sansaryan Han’ı daha net hatırlıyordu. Şimdi beşinci katı nereden buldum bilmiyorum. Kafamda Beyoğlu Polis Karakolu ile Sansaryan Han’ı birleştirmiş olmalıyım. Bunların çok ötesinde soyut olarak Taş Bina benim hayatımda bir kat daha yükseldi belki de. Son yılların travmaları mı diyeyim? Bunu gerçekten ben fark etmemiştim. Ama şunun farkındayım, ilk yazılışında taş bina henüz yazının bir metaforuna dönüşmemişti. O zaman korkunç işkencelerin yapıldığı, insanın hayatını onulmazcasına değiştiren bir yerdi. Sonra giderek soyutlaştı, metaforlaştı ama daha gerçek olmaya başladı benim için. Yani duvarları, hücreleri, koridorları belirdi, daha çok belleğe dönüşmeye başladı.

Biraz da A’dan söz edelim istiyorum. Sürekli kendi kendine konuşan, artık kimsenin dinlemediği bir adam, bir deli… Fakat o da, taş bina gibi bir metafor sanki…

A sürekli konuşur, sürekli anlatır. Artık insanlarla konuşmaktan vazgeçmiş. Ona da çabalar ama o dil insanların dünyasında kaybolur gider. Kimse istemez, kendi bile belki ne anlattığını bilmez. Çok şükür ki bilmez diyorum bir noktada, çünkü A taş binayı anlatmakta.
A vitrine çıktı. Giysileri üzerine geçirdi ama ne anlatacak? O bölümü defalarca yazdım. O bölüm beni en zorlayan bölüm oldu. Sonunda bir anlama kavuştu A. Bir acıyı anlattı bizlere. Neyi kaybetti, kimi eleverdi, niye bu kadar suçlu, yüreğinde ondan çalınan ne, o ağrıyan yürekte ne vardı… Onu bize bir şekilde anlatmayı başardı A ve orada bence iyice anonimleşti öfkesi, kırgınlığı, kayıp duygusu… Hepimizin yaşadığı bir acıyı vitrinde kustu. Bir taraftan yazı meteforuyla da uyumlu olduğunu düşünüyorum bunu. Yazarların da yaptığı öyle bir şeymiş gibi..

Nasıl bir benzerlik olabilir bu?

Benim kendime çok yakıştırdığım bir imgedir bu, diğer yazarlar alınabilir ama ben vitrini kırıyorum; hak etmediğim bir vitrin. Fiyat etiketlerinin ortasına çıkıyorum, bambaşka kılıklara bürünüyorum, tam da oturmuyor o kılıklar bana. Öyle saçma da bir yanı var edebiyatın. Kılığa bürünüyorsun ve ha bire anlatıyorsun. Kim neyi dinliyor, kimin umrunda hiçbirini bilmiyorsun ve bildiğin bir şey var ki dünyanın bu sese ihtiyacı yok. Sen sussan da konuşsan da hiçbir şey değişmeyecek. A gibi hissediyorum kendimi. Vaktim çok dar. Birkaç dakika içinde bütün bir trajediyi anlatmak zorundasın ama bu mümkün değil. Kimse bu trajediyi, hayat dediğimiz şeyi anlatmayı başaramadı. Bu bakımdan da A’yla kendimi çok özdeşleştiriyorum. A bir yanıyla aslında bir yazar figürü de. Ama A’dan deliliğini çalmak istemem. A’yı ille kendime yakınlaştırmak istemem. A çok bağımsız ve daha güçlü bir figür. Bir yazar figürü asla bir deli kadar güçlü olamaz.

Sevmediğim bir ifadedir, ama bu yanıyla Taş Bina’nın “farklı okumalara açık bir metin” olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir yanda işkence var, diğer yanda “hayatın bütünü”…

Umarım öyledir. Benim kafamda bir hikaye vardı elbette, ama her okur kendi hikayesini kurabilir. Belki de kurmamalı. Aslında öyle kilit bir paragraf vardı bütün figürleri bir araya getirdiğim, karakolda. Sonra onu çıkardım, boşver dedim bunlar somutlaşmasın. Bu dört kişi, çocuk, deli, kadın ve adam belirmesin. Bence daha iyi oldu o bölümü çıkarmam. Sadece bir duvarın önünde toplanacaklardı, duvara dizileceklerdi kadın, kadının sevgilisi olan adam, deli, çocuk ve diğerleri… Çok bir şeyi netleştirmiyordu ama figürleri ayrıştırıyordu birbirinden. O zaman, kadının rolü iyice belirginleştiğinde, hikaye daha net çizgilerle oturacaktı.. Ben bunu yapmak istemedim. Kadına büyük bir rol vermek istemedim, başrolü A’ya verdim.

Hikayede önemli bir imge de “ezgi”.. Metnin lirik bir ritmi/ezgisi var, diğer yandan A, Taş Bina’nın içinde bir “ezgi” aramakta…

Ezgi aranılan bir şey. Belli belirsiz duyulan… Özellikle kitap onunla bitiyor. Bir ezgi duyuyorum, bir zamanlar bu ezgiyi kendimin sandığımı hatırlıyorum. Eski kitaplarıma bir gönderme olabilir bu. Derinlerden bir yerden geliyor, aslında kimseye seslenmiyor. Ama onu işiten her insanla biraz daha yükseliyor. Gitti yer hiç kimsenin yüreğini… Yine o sahipsiz anonim yürek. Var mı yok mu emin olamadığımız ama olmasını çok istediğimiz… Bu ezgiyle de kapanıyor bu hikaye. Ben bu ezgiyi duyuyorum, hatırlıyorum, ondan kurtulamıyorum. Ama ben onu söylemeye kalktığımda yanlış söylüyorum. Kitabın sanırım en önemli cümlesi bu. Ben bu hikayeyi anlatamıyorum. Sözcüklerle gerçek arasında uçurum var. Ezgiyle benim sesim arasında bir uçurum var. Ben kendimi sanki hep şarkıya yanlış notadan giren kişi gibi hissediyorum.

Bir yanıyla naif ve romantik bir yazarım diye düşürüyorum. O ezgiye hala inandığımı fark ettim. Bu ezgiyi tabii sadece yazarken duyuyorum, yazmak benim için o ezgiyi duymanını bir yolu. Ama bu ezgiyi duyabildiğim için de naif ve romantik bir yanımın olduğunu anlıyorum. Belki herkeste var. Bende ise yazı sayesinde su yüzüne çıkabilen bir yan. O ölen melek, bizden bir parça… Ama ben o melekle, bulanık aynayı yazıda görüyorum. Benim bulanık aynam yazmamın kendisi. Orada beliren meleği ve de insanları sevebildiğim yer yazı ve bu ezgi adına yazılıyor bütün bunlar. Bütün herkesin katıldığı çok görkemli bir koro gibi. Öyle bir meteforu ruhumun bir yerinde barındırıyorum. Barındırdığımı görüyorum ya da. Bu da kendime ilişkin bir umut. Hala herkesin bir araya gelip, el ele tutuşabileceği bir şarkıya inanmak güzel bir şey. Öyle bir şarkı yok elbette. Maalesef yok. Vardıysa bile duyamıyoruz, kaybettik onu. Ama bu şarkıya inanmak çok güzel. Sanırım ben, karanlık bir yazarım belki ama Taş Bina’da bir ezgi arayan bir insanım. Bir de burada, yine kitaptaki Tahta Kuşlar öyküsündeki Filiz’in bir cümlesini kullacağım: “Sokaklarda yaşayan bir şarkıcı bana hayatın güzel olduğunu söylerse dinlerim.” Ezgi Taş Bina’da duyuluyorsa onu dinlerim. O bakımdan ben karanlık bir yazar olduğumu düşünmüyorum, gecenin içinden konuşan bir yazarım ama aradığım o ezgi, o ışık, o görkem, romantik bir arayış… Bu cümleler belki okuyanlara komik geliyordur. Artık kimse yürek sözcüğünü bile kullanmıyor çünkü. Ben hala yürek, ezgi, günümüz insanına saçma gelen sözcüklerle konuşuyorum ve bunlara inanıyorum. Ben bunları anlamlandırmaya çalışıyorum. By Aslı Uluşahin

“Ben Parmaklarımı Hep Yakıyorum”

Aslı Erdoğan için, yazmak, “korları eşelemek” demek. Kimileri var ki, korları eşelerken parmaklarını yakmamayı başarıyor. Onlar, acılara birer “hikâye” gözüyle bakanlar. Aslı Erdoğan ise, kendi hikâyesini, bizimkiyle harmanlayarak aktarıyor. Ortaya çıkan, bizim hikâyemiz oluyor böylece. Yeni kitabı “Taş Bina ve Diğerleri” de korları eşeleme çabasının bir ürünü. Hepimizin kendimize ait “Taş Bina”ları olduğunu hatırlatıyor yazar. Ve ilk adımı atmamız, binanın “köşesinde bucağında” dolanmamız için cesaret veriyor…

Bir denemenizde, yazmak için, ‘gerçeğin özüne dokunmak’, ‘maskeleri düşürmek’ tanımlarını kullanıyorsunuz. Yaşama sanatının ise gerçekle hesaplaşmaktansa ona alışmak, yalanlarla yetinmek olduğunu söylüyorsunuz. Yazmak ve yaşamak arasında bir karşıtlık var mı?

Bir itirafla başlayayım, ben çelişkilerle dolu bir yazarım. Eminim o cümleleri bir tür ironiyle söylediğim yerler de bulabilirim. Yazmak ve yaşamak karşıtlığına aslında en çok ‘Kırmızı Pelerinli Kent’te girdim. Yazmak, yaşamanın, daha doğrusu sağ kalmanın bir yolu gibiydi kitabın en başında. Bir tür kaçış ya da arınma. Hatta yüzleşme bile bazen sağ kalmanın bir yöntemi olabilir. Ama roman kahramanı Özgür için bir noktada bu denetimden çıktı. Yazı, hayatın yerini aldı. Benim de Aslı Erdoğan olarak zaman zaman yaşadığım bir açmaz. Özellikle kendi hayatıyla yüzleşen biri için bir süre sonra deneyim değil, anlatılmış hikâyeler kalıyor geride. O da bir yanıyla gerçeğin özüne dokunma çabası, ki bu bence mümkün değildir, soğan kabuğu gibidir, çekirdeği yoktur; bir yanıyla da yepyeni bir hikâye, yeni bir kurgu koymuş oluyorsunuz, en, en gerçeği yazmaya kalkmış olduğunuz anda bile.

Deneyim olmaktan çıkıyor dediniz, anlatıldığı zaman…

Şöyle diyeyim, yazarın kendi kişisel deneyimi olmaktan çıkıyor, başkalarıyla paylaşılan ve paylaşıldığı sırada da boyut değiştiren bir deneyim oluyor. Yazının ayrı bir gerçekliği oluşuyor. Zaten sözcükler ile bedenin deneyimi arasında bir uçurum var. Bu uçurumu kapatmaya kalkışıyorsunuz ama sanki yerine daha gösterişli, görkemli bir köprü kuruyorsunuz. Ama o uçurum hiçbir zaman kapanmıyor. Demin alıntıladığınız cümleler belki köşe yazılarımdan olabilir, çünkü o zaman daha didaktik bir Aslı Erdoğan vardı. O yıllarda da sanıyorum tepkiliydim. Toplumun gerçekle yüzleşmeme haline tepkiliydim. Köşe yazısında bunu yapmak bence doğruydu. Edebiyatın daha da derinlerine gittiğinizde insana soruyorlar; gerçeğin özü nedir? O zaman da o kadar kolay yanıtlayamıyorsunuz.

Köşe yazılarınızı denemeler olarak kitaplaştırdınız. Köşe yazılarınızın bildik köşeyazılarından ayrıştığı ve gerçekten de birer deneme olarak ortaya çıktığı söylenmeli sanıyorum. Öyküleriniz ile denemeleriniz ise benzeşiyor. Aralarında yapısal bir fark görülmüyor…

Aslında benim yazdıklarımı net biçimde sınıflandırmak pek kolay değil.
Öykü mü, şiirsel düzyazı mı? Metin sözcüğü çok soğuk ve hiçbir şey ifade etmiyor artık, onun da cılkı çıkmış. Tam roman da değil. Şiirsel düzyazı metinlerinden oluşan novella diyebiliriz belki. Köşe yazılarında da buna benzer metinler üretiyordum. Tek farkı, zaman kısıtlıydı, ülkemizde bugün yaşanan insan trajedisine girmekle yükümlü sayıyordum kendimi. Bir şekilde sesi duyulamayanın sesi olmak… Böyle bir yükümlülük gerçekten var mıydı, ben mi kendime yakıştırdım, buna hakkım var mıydı, onu da bilmiyorum. Sadece bunu üstlendim. Bazen yüzüme gözüme bulaştırdım, bazen de çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Sonuçta ‘Taş Bina’ya baktığımızda, buradaki üç öykü köşe yazılarından doğdu.

Bir röportajınızda, ‘Taş Bina ve Diğerleri’nde çıplak olan işkenceyi anlatmak istedim diyorsunuz. İşkence temasını ilk kez işlemiyorsunuz. Bu kitabın farkı nedir?

Doğru, şöyle kabaca geriye baktığımda haklı olduğunuzu görüyorum. ‘Kabuk Adam’da vardı işkence görmüş bir adam. Ki belki ‘Taş Bina’daki A.’nın prototipiydi. Saflığıyla, çözülemezliğiyle, çirkinliğiyle, istenmeyen adam olmasıyla. Ve bilge yanıyla. ‘Mucizevi Mandarin’de neredeyse yok bu tema. İronik olarak geçiyor bir yerde. Ama yara teması kör gözün parmağına var orada da. ‘Kırmızı Pelerinli Kent’te ufak bir sahne vardır. Köşe yazılarında ise, evet oldukça sık girdiğim bir tema. ‘Taş Bina’nın ilk üç öyküsüne bakarsak işkence temasına epeyce mesafeliyiz. Zaten hiçbir zaman böyle ağır travmaların bire bir anlatılabileceğine inanmadım. Onları çok ağır kılan o anlatılamaz olan yandır. Köşe yazılarında tecavüze ve işkenceye girmek zorunda kaldığımda gerçek insanların, roman kahramanı değil, yaşayan ya da ölmüş insanların acılarını anlattığımda, gerçekten çok zorlanıyordum. Çok düşünüyordum. Böylesine travmaların anlatımı hem yapmayı denediğim, hem de bir şekilde mümkün olmadığını gördüğüm bir şey. Ama mecburdum ve bunu edebiyatın sınırlarına çekebilmek için çok düşündüm. Okurun bu tür temalara ilişkin tavrı, ‘biz bunları zaten biliyoruz’, olabiliyor. Dinlemek istememek gibi bir tepki verebiliyorlar. Tam da bu noktada, bu kaçışı engellemek için, ‘belki bilmediğiniz pek çok kör noktası var bunun, oralara girelim’ dedim. Edebiyatta işkence nasıl anlatıldı diye baktım biraz, dünya edebiyatına da baktım. Kurbanın işkencecisiyle karşılaşması teması çok işlenmiş. Ve ben bunu bir katarsis gibi görüyorum. İnsanın işkencecisini bağışlamasının çok da zor bir şey olmadığını düşünüyorum. Kendi içindeki katille yüzleşmesinin de o kadar zor olmadığını… Ama bir şey var, o daha zor, özellikle bu toplumda, insanın kendi içindeki kurbanla yüzleşmesi. Mağdur sözcüğünü kabul ediyoruz ama kurbanı etmiyoruz. Hepimiz bir şekilde kurbanız ve neden bundan bu kadar nefret ediyoruz, kurbanlık durumundan? Taş Bina’nın daha önce girmediğim yerlerine girdiğimi düşünüyorum, bunu denedim en azından. Ama ‘Taş Bina’yı yalnızca bir işkence öyküsü gibi de tanımlandırmak istemem. ‘Taş Bina’ başka pek çok şeyin metaforu; yazının, hayatın, insanı sıkıştıran ve de koruyan her tür duvarın, yalnızlığın ve de parçalanmışlığın…

Acıyı anlatmanın kolay olmadığını söylediniz.Peki anlatmak acıyı sıradanlaştırır mı sizce?

Bu sorunuz bana hikâyemdeki Filiz’i hatırlattı. Filiz acısını kutsal bir yere koymak istiyor. Onun için de en katlanamadığı şey, kendisine hiç benzemeyen bir kadının; son derece güzel, kadınsı, alımlı, politikayla hiç ilgisi olmayan bir kadının, aynı travmadan geçmiş olmasıydı. İnsanların kendi travmalarıyla baş etme biçimlerini yargılamamayı öğrendim. Sıradanlaştırmak istemiyorlarsa kendi bilecekleri bir şey, her önlerine gelene anlatmak istiyorlarsa o da kendi bilecekleri bir şey. Her iki yöntemde de bir tür yüzleşememe var. Belki edebiyatçı olarak bu yüzleşememe üzerinden bakabiliriz. Nedir görmek istemediğimiz? Neden kutsal bir acı olması gerekiyor acının acı olabilmesi için? Neden anlamlı bir bütüne oturması gerekiyor? Tam da bu noktada ‘Taş Bina’ farklı. Çünkü ‘Taş Bina’ diyor ki, hayır buradan anlamlı bir bütün çıkarılamıyor. Burada bir parçalanmışlık var ve asıl söz konusu olan bu. Burada katlanamadığımız anlamsızlığı. Aslında biraz gözümüzü açıp bakarsak işkence anlamsız, çirkin ve lüzumsuz bir şey. Kübalı bir yazarda okumuştum, yıllarca intikam almak için işkencecisini arayan bir adamı anlatıyordu. Ve onunla karşılaştığında o artık kör bir adamdır ve işkence gören, işkencecisini karşıdan karşıya geçirir. Anlamsızlık dediğim böyle bir anlamsızlık, boşunalık değil. Artık işkenceci ile işkence gören o odada kaldılar. Şimdi kör zavallı bir adam yanındaki. O noktada adalet duygusunu tatmin eden bir şey yok. Belki biraz buraları da deşmek istedim. Elbetteki işkenceyi korkunç bir suç gibi gördüğüm gerçeğiyle de çelişmiyor bu. Acıyı kutsallaştırmak çok insani bir tavır. Ama ‘Taş Bina’da en kutsal ile en çirkin, en dünyevi ve en kaba yan yana getirilir. Tam da yapmak istediğim buydu belki. Yan yana bir süre soluk almalarını denemek.

Taş Bina’da diyorsunuz ki, ‘Öykü anlatma sanatı korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla parmaklarını yakmadan?’ Sizin tüm metinlerinizde korları eşeleme çabası görülüyor.

Evet ama ben parmaklarımı hep yakıyorum. Bu cümle biraz ironik bir cümle aslında. Bir bar var, karşısında ise kahve. Bu bardaki müşterilerin çoğu anlıyoruz ki sanat dünyasının üst gelir grubuna mensup insanlar. Karşıdaki hayatlar ise anlatılabilecek birer öykü. Onlar o hayatları anlattıklarında parmaklarını çok da fazla yakmayacaklar. Bunu demeye çalıştım. Ben, kahve ile bar arasında kahveye biraz daha yakınım. Ama gönlüm kimden yana? A.’dan. O kahveye bile alınmayan, sokaklarda uyuyan adamdan yana.

Bir söyleşinizde bu kitabınız için ‘anonim bir sese ulaşma çabası var’ diyorsunuz. ‘Kabuk Adam’ romanınızda anlatıcı kadının ağzından söylediğiniz bir şey var: ‘Ben hep kendi öykümü anlatırım.’ Son kitabınızdaki anonimleşme çabası ile bu cümle çelişiyor mu?

Kabuk Adam’daki o cümle de ironik, çünkü en kolayı diyordu kadın. Tam tersini düşünüyorum. İnsanın kendi hikâyesini anlatması bence en zoru.

Büyük bir yüzleşme gerektiriyor. İnsan en zor kendisine bakar. ‘Hep kendinizi mi anlatırsınız’ diye sormuşlardı bir röportajda; ben de ‘Evet, onu bulduğumda’ diye yanıtlamıştım. ‘Kırmızı Pelerinli Kent’ bu cümleden doğdu. Kendin olmak ne demek? ‘Taş Bina’da ilk öyküler klasik öyküler. Daha güvenli bir alandayız. Üçüncü tekil, o. Aslı Erdoğan burada nerede görmek mümkün değil. Altı kadından biri mi, değil mi? Mahpus mu? Yazarlar evindeki yazmayı deneyen adam ya da kadın mı? Hiçbiri belli değil. Hiçbir ipucu yok. ‘Taş Bina’ öyküsündeyse gene bu belirsizlikle devam ettim ama daha riskli bir şey yaptım, birinci tekil kullandım. Birinci tekil benim çok sevdiğim bir anlatım, ama ondan da çok sevdiğim bir şey var, ikinci tekil. Bunu ‘Hayatın Sessizliği’nde kullandım, biraz da ‘Taş Bina’da. Yer yer sen diye konuştum. İkinci tekille yazdığımda elimde patlayacak bir dinamit varmış gibi hissediyorum. Çok zevklidir, ama aynı ölçüde çok tehlidir. Okuru bir anda kaybedebilirsiniz.

Ürkütür mü?

Sahte bulabilir. Yapay ve cilalı kaçabilir. Karşısında olmayan bir yüzden sen diye bir ses çıkıyor. ‘Taş Bina’da diğer hikâyelerde olmayan şu da var, anlatıcıların neyi anlattığı belli değil. Bu daha önce hiçbir hikâyemde kullanmadığım bir teknik. ‘Taş Bina’ya girdiğimizde sesler başlıyor. ‘Taş Bina’yı görüyoruz, anlatıcının ağzından. Sonra binaya yaklaştıkça A. oluveriyoruz. Sonra yine yazara dönüyoruz. Sonra sesler karışmaya başlıyor. Taş Bina’ya yaklaştıkça ve içine girdikçe duyduğumuz bölümlerde kim neyi anlatıyor bilmiyoruz. Labirentte sürünüyor biri, sonra biri daha sürünüyor. Labirentin yüreğine varıyorlar, birinin bulduğu bomboş bir oda var. Öteki kendi imgesiyle karşılaşıyor camda, camı kaldırıyor, rüzgâr ve bir intihar. Birinin başı öne eğiliyor, onu biliyoruz ama kim, nedir, onlar aynı kişinin değişik zamanda yaşadıkları mı, farklı kişiler mi, bilmiyoruz. Hücredekilerden birinin kadın olduğunu biliyoruz, çünkü saçlarını örüyor. Bir ele vermeyi seziyoruz, birinin öldüğünü biliyoruz. Ama tam tamına yapmaya çalıştığım tümüyle anonim bir ses, hiç fark etmez, bu Aslı’ymış, A.’ymış… A.’yı onun için seçtim, anonim bir harf, alfabenin ilk harfi. Bu herkesin kendi Taş Bina’sı. Kendi hikâyeni anlatarak kendi acının dışına çıkmak, anonim sesi bulmak. Ve artık kendi hikâyeni kaybetmek pahasına. Ve sanırım Taş Bina’da bunu başardım. Bunun bir otobiyografik metin olduğunu söylemek çok zor ama anlatılan her şey de gerçek. Hiç de öyleymiş gibi görünmüyor oysa. ‘Kabuk Adam’ kurgusaldı, çok gerçek gibi duruyordu. Yazmak da tam böyle bir şey olmalı. A. ben miyim? Kesinlikle değilim. Ama bu ses nereden geldi, kimden geldi? A.’yı çok sevdim. Bu benim hikâyem olmaktan çıktı, A. başrolü kaptı, A.’nın sesi en gür çıkan ses oldu. Gerçekten de bu ses nereden geliyor, benim için neyi simgeliyor, hâlâ bilmiyorum.

Ayakta Yaşamak’ isimli denemenizi ayakta yazmayı öğrenmek gerekiyor, diye bitiriyorsunuz. Çağımızda ayakta yazmak neden zor?

Bu yazıyı ben bir cezaevi ziyaretinden sonra yazdım.Çok duygusal anılarım var o cezaevine ilişkin. 9 yaş gençtim o yazıyı yazdığımda ama ayakta yazmayı öğrenelim dememişim, ayakta yazmayı öğrenmek gerekiyor demişim. Ben bile bildiğimi söylemiyorum, öyle bir iddiada bulunmamışım allahtan. Artık hiçbir şey eskisi kadar net değil. İyi ve kötü net çizgilerle ayrılamıyor. Belki edebiyat için muhteşem bir alan ama artık inanıp sarılabileceğimiz, her şeyi göze alabileceğimiz ideolojileri kaybettik. Sistem çok daha karmaşık işliyor. Hiçbirimiz emin değiliz artık ne zaman ayakta durduğumuzdan. Duruş sözcüğü de son yıllarda çok kullanılmaya başlandı. Bir sözcük çok kullanılıyorsa eksikliği hissediliyor da ondandır. Diktatörü net olarak görsek savaşmak daha kolay olurdu. Eskiden çok daha fazla dava açılırdı mesela yazara. Yazarın, ben yanayım da kitleler aydınlansın, gibi bir duruşu vardı. Şimdiyse dava bile açmıyorlar. Ya da para davası açıyorlar. Sistem, susturmanın kurnazca yollarını yavaş yavaş buluyor. Kahraman yapmıyorlar artık. Açlığa mahkûm etmek, hele Türkiye’deki medya organizasyonu içinde yazarı susturmak çok kolay.

Sanıyorum bir süre sonra yazarda bir otosansür ortaya çıkıyor. Ondan sonra da zaten ayakta yazması mümkün olmuyor.

Birkaç ayrı yerden sıkıştırılıyor yazar. Birincisi politik baskılar. Ki bence bu en kolayı. Diğeri, piyasa ekonomisi. Yazar satmak zorunda. Sattığı ölçüde var oluyor. Yazarın okura ihtiyacı var, okuru olmayan biri yazar değil. Bu tam bir açmaz. O zaman herkesin sıfırdan bu denklemi çözmesi gerekiyor ama aslında çözümsüz. Ben piyasa ekonomisinin kurallarına göre oynayacağım ama kendi duruşumu da koyacağım, şunu da yapmayacağım, bunu da yapmayacağım… Kimi röportaj vermiyor; bir marifet değil bence, hatta işin kolayı, gene bir imge yaratıyorsun kendi etrafında. Bir mit. Kimi sık sık basına çıkarak bunu deniyor. Bu sefer yarattığın eserden giderek kopuyorsun. Bir markaya dönüşüyorsun. Bunların öldürücü olduğuna inanıyorum uzun dönemde. Bir yazar için çok tehli olduğuna inanıyorum markalaşmanın. Ama çok da fazla seçenek bırakmıyor günümüzdeki ortam. Var olabilmek için bir sürü şeye mecbur kalıyorsunuz. Her şeyden önce yaşamak zorunda yazar. Para kazanmak zorunda.

Belki kentte doğduğumdan sözcüklerle ilişkim hiçbir zaman yalın olmadı. İçleri boşaltılmış kabuklar gibi çürümelerinden korkarım.’ Bu da ironi mi?

Değil. Sözcüklerle ilişkime daha çok ‘Hayatın Sesizliği’nde girdim. Sözcüklerin boşluğu, genişliği, yapaylığı, hiçbir şeye yetmeyişi üzerine pek çok cümlem var. Ki yazmak da tam tamına bu soruyla yüzleşmekti. Burada sözcükler var, dışarıda koskoca bir hayat. ‘Taş Bina’da da kullandım bunu. Bazen bir sözcüğü alırsın, onda bağırırsın, onda çığlık atarsın, ölü bir kuş gibi havalara atarsın. O cümleyi de çok severim.


Türk öykücülüğünde yalınlığa önem verilmiştir. Örneğin Sait Faik, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay… İmgeyi kullanırlar ama imge yoğunluğundan çok anlam derinliği gözlenir eserlerinde.Söyleşimizin başında, yazdıklarınızın klasik öykü kalıbına sokulamayacağını söylediniz ama dil açısından konuşursak, imgeyi kullanımınızın yalınlıkla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tam da bu nedenle kendimi bir öykücü gibi sınıflandırmadım. Çünkü öyküde lüzumsuz hiçbir şey olmamalı. Bir imge kullanacaksanız, ya da herhangi bir metafor, bakın ben ne buldum gibisinden kullanamazsınız, bir anlamı, bir işlevi olmalı. Hepsi bir bütüne oturmalı. İyi öykünün en çok bilinen tarifidir. Sözgelimi ‘Taş Bina’da bu noktadan uzaklaştığımı düşünüyorum. Benim derdim bir öyküyü alıp olabildiğince gerçek, olabildiğince etkili ve en kısa şekilde anlatmak değil. Dilin kendisi öyküden daha önemli hatta. Sözcüklerin birbiriyle konuşması. Onun için de zaten hakkında zor konuşabildiğim bir metin ‘Taş Bina’. Bu nedenle de klasik öykü tanımını biraz genişletmek gerekiyor bunu da katacaksak. Bu bakımdan yalın bir yazar değilim sanırım, maalesef değilim. Cümlelerle çok boğuşurum. Tekrardan kaçınırsınız öyküde, ben ‘Taş Bina’da bilerek tekrarlara dayalı bir yapı kurdum. Aynı cümle alınıyor, tekrarlanıyor, biraz değiştiriliyor, sonra bir daha, bir daha… Farklı ağızlarda farklı anlamlar kazanıyor. Böylece cümleler birbiriyle konuşmaya başlıyor. By Irmak Zileli

Öznenin Ölümü

Aslı Erdoğan yok oluşun yarattığı ıstırabı hissettirmek istiyor; hem de kendi hissettiği şiddette. Kendi yok oluşunu bir işaret fişeği gibi görünür kılarak okurunu uyarıyor

Yazdıklarının Kafka’nınkilere benzediği söylenemez. Ama nedense Aslı Erdoğan’ın son kitabı ‘Taş Bina ve Diğerleri’ni okurken ve sonra hep Kafka’yı düşündüm. Kafka’da da çıkışsızlık vardır ve varoluş mutlak hâkimiyetini ilan etmiştir. Biz dünyanın varoluş dinamiklerinin istediği gibi oynattığı aciz kuklalar olarak hareket edip durmaktayızdır; ama hep bulunduğumuz yerde, döngüsel, kapalı. Aslı Erdoğan’ın bu kitabı kesinlikle klostrofobik; insanda taş binanın pek de tahayyül edilemeyen odalarında, koridorlarında sonsuza dek acı çekmeye yazgılı olarak kapatılmış hissi yaşatıyor. Ben kitabı okurken gerçekten de bunaldım; ama zaten yazarın istediği de benim bunalmam değil miydi ki? O bunalıyorsa, o taş binanın içinde çaresiz kapalıysa, benim de bunalmam, benim de nefessiz kalana kadar kapatılmam gerekiyor. Bu, klasik edebiyat tavrıdır.

Taşlaşmış Şiddet
Zaten Aslı Erdoğan’ı okurken Kafka’yı hatırlamam aslında bir yazar olarak Erdoğan ile bir okur olarak benim trajedimdir. Bunun en önemli nedeni de Kafka’nın yüzyılın başında, öznenin henüz parçalanmadığı, parçalansa bile çektiği ıstırabın anlamlı olduğu, dünyaya hâlâ anlamlı sözlerle feryat edilebildiği ‘modern’ zamanlarda yaşamış olması; Erdoğan ile benim de öznenin sonsuz parçalara ayrılarak parçalanmış olduğu, soysuz bir ıstırabın çekildiği, bu acının hiç de asil olmadığı, haklı çıkarılamadığı, ona anlamsız bir gösteriymiş gibi bakıldığı bir zamanda, ‘postmodern’ bir dünyada yaşıyor olmamız.

Tatmin Ol(a)mayan Anlam

Kafka’nın yenilgisi, ıstırabı soyluydu ve aslında bir işe yarıyordu; dünyanın o çağında dünyayı anlamlı bir biçimde açığa çıkarıyor, Kafka parçalanmış ama yine de bütünlüklü bir özne olarak anlam ifade eden sözlerle dünyayı eleştirel bir süzgeçten geçiriyordu. Karşılıklı anlamlı bir ilişki vardı aralarında. Oysa bu çağda, bugün, hiçbir şey bir anlam ifade etmiyor, her şey gelip geçiyor, ardında hiçbir iz bırakmıyor, yaşananlar hiç yaşanmamış gibi yok oluyor. Aslı Erdoğan işte bu yok oluşun yarattığı ıstırabı hissettirmek istiyor; hem de kendi hissettiği şiddette. Ölen bir özne olarak Aslı Erdoğan, kendi yok oluşunu bir işaret fişeği gibi görünür kılarak okurunu uyarıyor. Bu uyarı, empati üzerine dayalı ve eşit ve samimi bir ilişkinin dışa vurumudur; yoksa üst perdeden değil.

‘Taş Bina ve Diğerleri’nin en önemli özelliği yarattığı gerçeklik hissidir. Ya da şöyle de söylenebilir: Yok olmakta olan gerçeklik hissini gerçek şiddetiyle, o yok oluş anında dışa vurmasıdır. Dolayısıyla dışa vurumcu bir metin bu; ve her dışavurumcu metin gibi akıldan çok duyulara dayanan bir ilkelliği barındırıyor. Istırap ilkel ve ilkseldir. Ve şiddet barındırır. Aslı Erdoğan’ın özellikle bu kitabının üç temel özelliği bunlar: İlkellik, ilksellik ve şiddet. Bunlar da uyuşmuş olan bedenlerde canlılık ve gerçeklik hissi yaratmak, ölmekte olan bedenlere son bir şok uygulamak gibi. Ama yine de bu çabasında çok başarılı olmasına karşın bu kitabın sanal postmodern durumun içinde yazıldığını ve ancak bu durumun koşulları içinde değerlendirildiğinde anlam bulabileceği ortada.

Kafka hâlâ saygıyla ve söylediklerine değer verilerek okunuyor. Ama bugün yaşasaydı kendi ıstırabını sayıklayan bir soytarıya dönüşme ihtimali çok fazladır. Geçmişten bize konuşması sesinin hâlâ bir gerçeklik taşımasını sağlıyor. Bugün konuşsaydı bu gürültünün içinde duyulmaz olur ya da gürültüye katkı yapmaktan başka bir şey yapamazdı.

Aslı Erdoğan, sanallaşmanın alıp yürüdüğü, zamanın artık dünyanın kendi çevresinde dönüşünün doğal zamanı olmadığı ama uzamla birlikte değişik hızlar kazandığı, görelileştiği bir dünyada yaşıyor ve yazıyor;ben de bu dünyada yaşıyor ve okuyorum; şimdi yazdığım yazıyı da böyle bir dünyada yazıyorum. Söylediklerimi uyanık bir zihinle, söylediğimden başka bir anlama gelmeyecek şekilde yazmaya çalışarak ve okurun hoşça vakit geçireceği kıvrak zekâ gösterilerinden uzak durmaya çabalayarak.

Okuru tatmin etmekten nefret ediyorum. Aslı Erdoğan da nefret ediyor. Zamanımızın değerli diye ileri sürdüğü kavramlara, ruh hallerine, değerlerine yüz sürmeyerek. Evet, doğru, Aslı Erdoğan da ‘öznenin ölümü’nden muaf değil, ama hiç olmazsa ölmekte olan öznenin ardında bırakmış olabileceği izleri işaretliyor, onları takip ediyor. Aslı Erdoğan neyi ne için ve nasıl yazdığını bilen soy yazarlar kuşağına bağlanıyor. Bu ise günümüzde nadiren rastlanan bir şey. By Osman Çakmakçı