Dönüşüm

“Zıtlıkları içeriyor. Ambiyans – çift anlamlık. Sanırım bu yazmanın bir özelliği. Gazete yazısında bile bununla uğraşıyorum. Yani ışıkla giriyorum, gölgeyle çıkıyorum. Mesela benim hikayem de çocuk bir figürandır. O çocuk camı kırıyor, başrolü kapıyor. Bu dönüşümler benim üslubumdur.”

Edebiyatı bir dönüşüm olarak kabul ettiğimizde, sanırım bunu en iyi uygulayan kalemlerin başında geliyor Aslı Erdoğan. Daha önce Kırmızı Pelerinli Kent, Bir Delinin Güncesi gibi kitapları yazan Erdoğan’la son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’nden cezaevi işkencelerine kadar bir sürü konudan konuştuk. Ayrıca uluslararası basında da öne çıkan Erdoğan, LİRE dergisi tarafından ‘geleceğin 50 yazarı’ arasında gösterilmişti.

‘Bilinmeyen’ Aslı Erdoğan için ne ifade ediyor?

Kırmızı Pelerinli Kent’te: “Adem tek bir şey uğruna terk etti. Adem sonsuzluğu terkettiği tek şeyin adına bilinmeyen der. Ölümsüzlüğü bile uğruna terk ettiği bir şeydir bilinmeyen…” gibi bir cümlem var.
Yazma sürecine bağlarsak, siz de bilinmeyene doğru mu gittiniz?
Aşina olandan yola çıkıyor yazar, oradan sonra nereye gideceğini çoğu zaman bilmiyor. Ya da şöyle diyeyim; Başını ve sonunu bildiğim bir yolculuk. Kırmızı Pelerinli Kentten örnek verecek olursak; bir hikaye yazmayı düşünüyordum. Bir pazar günü kadın dolaşır Viyol’un sokaklarında; gündelik düşünceler, gündelik kaygılar içinde. Sıra dışı hiçbir şeyin olmadığı bir gün, son üç cümlede bir soyguna girer ve ölür. Ben birden fazla soygun yaşadım. Bende kalan en net duygu buydu. Bütün gündelik akışın içinde, bir anda ölüveriyorsun. Onun saçmalığı ve imkansızlığı travmaya bile dönüşemeyecek kadar saçma bir deneyim. Kırmızı Pelerinli Kent bu imgeden doğdu. Her zamanki pazar yürüyüşünü yapan, nehir gibi akacak ve birazdan bitecek kadının hikayesi. Burada o soygunun şokunu yaşadım.


Peki başı ve sonu belli olan ama bu yolculukta bilinmeyenlerle, macera boyunca kendine bir hayat kuran, roman kurgusu ve örgüsü ise genelde soyut bir matrisler dizisi olarak karşımıza çıkıyor. Evrende enerji sürekli bir dönüşüm halinde. Sizin yazdıklarınız da sürekli bir dönüşüm halinde. Mesela IŞIK bizi çağırırken, oraya vardığımızda enerji ile karşılaşıyoruz…

Bu yazı dünyamın bir özelliği. Mesela Kırmızı Pelerinli Kent’in 52. sayfasında yazmak tanıklık mıdır sorusuna evet cevabını veriyor. 53. sayfada ise hayır cevabını veriyor. Ben olasılıklı yanıtları sıralıyorum.
Zıtlıkları da içeriyor. Ambivalans – çift anlamlık. Sanırım bu yazmanın bir özelliği. Gazete yazısında bile bununla uğraşıyorum. Yani ışıkla giriyorum, gölgeyle çıkıyorum. Mesela benim hikayemde çocuk bir figürandır. Camı kırıyor, başrolü kapıyor. Bu dönüşümler benim üslubumdur.

Fizik okuduğunuzdan da olabilir… Soyut ve analitik düşünceden ziyade hikayelerinizde üslup, bir labirent arayışı gibi… Yani mesela yazdığınız bir hikayenin son hali bir yap—bozun parçalarının doğru tamamlanmış son hali gibi. Oğuz Atay’da da bu vardı. Bu neden kaynaklanıyor?

Evet soyutlamaya meyilim fizikten olabilir.

Ama parçalı bir anlatım var?

Şöyle söyleyeyim; Kırmızı Pelerinli Kent’ten. Özgür’ün kalemi benim kalemim. Hikaye orada ikiye ayrıldı. Bir ben anlattım bir anlattı. Böylece birbirimiz tamamladık. Bazen çeliştik, bazen iç içe geçmeye başladık. Bir süreden sonra benim ve Özgür’ün üslubu ayrışmaz hale geldi. Buradan ben ve Özgür’ün aynı kişi olduğunu sonucunu çıkarabiliriz. Bu üslubu ilk kez orada kullandım. Yani ölüme yaklaştıkça anlatımın parçalanmasıydı bu.
Taş Bina’da ise o sesi iyice anonimleştirdim. Yani orada bir taş bina var. Oraya ölüm yaklaşıyor. Ölüm yaklaştıkça parçalanan bir ses var.
Benim kafamdaki kurgu bu. O taş binaya girince tek ses kalmayacak. Artık sesler çok olacak. Mesela orada hangisinin hangi hikayeyi anlattığı iyice kayboluyor. Kırmızı Pelerinli Kent’ten bir adım öteye gittim; kim neyi anlatıyor bilemezsin.
Nasıl diyeyim; bir ölen var, bir ele veren var, bir ele verilen var, bir sağ çıkan var ama bunlar kim? Çok net belli değil. Bir çocuk var bir deli var.
Bir sahne vardı kitapta, çıkardım onu. Orada her şey çok net görünüyordu. Bir kadın, saçını ören, gözaltında onu sevgilisini getiriyorlar. Orada tüm kahramanlar duvarın önünde duruyordu. Sonra dedim ‘ya niye böyle yapıyorum?’ ve hepsini dağıttım. Kadının rolü, adamın rolü, çocuğun rolü vs.
Orada bilinen tek şey; ölen biri var. Ölen de her birimizin bir parçasıdır. Bu hikayede ses sahibi aynı kişi olabilir. Ölen de, ele veren de, ele verilen de, çocuk da, deli de aynı kişi olabilir.
Demek istediğim hayat deneyimi ancak parçalanarak anlaşılır. Bir yanımızla ölürüz, öbür yanımızla sağ kalırız. İnsan olmak böyle bir şey; herkes bir yanıyla ölmüştür, bir yanıyla da katildir diye düşünüyorum.
Orada ortak bir ses var. Herkesin acısı var bir yanıyla?
Evet. Hikayeyi bir türlü tamamlayamıyoruz. O nedenle bıraktım. Hikaye kendini ele veriyor. O ölmesiydi. Hepimiz bir araya gelecektik. Taş Bina’dan çıkacaktık belki. Zaten diyor orada ‘’bir an dursak ve konuşsak Melek’i kurtaracaktık.” Hikaye tamamlanabilirdi ama olmadı. Bir kişi hikayesini anlatamadı.
Biz bir kişiyi son anına kadar dinleyebiliriz. Kurban, katilini bağışladı mı, bağışlamadı mı? Onu biz bilemiyoruz. Onu ancak hayal ederiz. Mutlaka anlatılamayan bir yan kalır. O yan en önemli yeridir diye düşünüyorum.
Her yazar roman yazarken bir nokta koyuyor.

Evet ama hayat bir nokta koymuyor. O hep devam ediyor. Noktayı göreceli olarak şuradan başlayıp, şuradan bitiriyoruz. O rastgele bir seçim. Ama hayat öyle değil. Hayat akıyor ve ondan sonra da akacak. Üzerinde en çok boğuştuğum şeyi anlatma deneyimin kendisi ve sınırları… Yani şiddetle birebir boğuşuyorum, yanlış olur. Ben şiddetle yansımalarımla boğuşuyorum. Bu da en başta anlatılmalıdır. Yani bir insan nasıl anlatılır? Ölümü, hayatı, kaybı… Başkasına nasıl anlatılır, kendisine nasıl anlatılır? Bu kafamı hep kurcalayan bir şey. Hayat nasıl anlatılır?

Peki sizce hayat nasıl anlatılır? Hayat nedir? Hem günümüzde hem içimizde ruhsal olarak hayat nasıldır? Siz ‘’Hayat karar vermektir. Basit ve yalın. Soluk al ve ver’’ diyorsunuz kitabınızda…
Evet ama o sorgucunun sesi. Vicdanımın sesi değil. Yani şöyle diyeyim. Hayatın sessizliğinde diye kitabım var. Kitabın başlığını bulamadım. Başlık koymakta çok zorlanıyorum. Bir arkadaş bana ‘’Aslı en çok hangi sözcüğü kullanmışsın, bakalım’’ dedi. Baktık. Hayat çıktı. Sonradan başlığını hayatın sessizliği koyduk.
Demek ki en çok kullandığımız kelime; en çok baş edemediğimiz kelimedir. Ama şık bir cevap vermem gerekirse, Kırmızı Pelerinli Kent’te özellikle Özgür için kullanılan bir cümle var. Hayatla uzlaşmadı ama onu kutsadı. Evet, ben hayatla barışmıyorum, onu sevemiyorum bir türlü zaten sevseydim hayat diye bir cümle de kurmazdım. Hayat ile ilgili çok tanımlamam var ama olumlu bir sorunsal değil. Kısacası benim karakterlerim, hayatla problemleri olan insanlardır. Barışık değiller. Yani insanı seviyorum diye bağıran biri, aslında insanları sevememekten şikayetçidir.
Baktığınız kadar görürsünüz hayatta, somut olanı görmek isterseniz onu görürsünüz. Soyut olanı görmek isterseniz onu görürsünüz.
Fotoğraf makinesi gibi çok geniş bakarsan ayrıntıyı göremezsin. Daralttıkça verimi görürsün diye düşünüyorum. Nereye bakmayı sen seçiyorsun.

Bir Delinin Güncesi… Sizce delilik nerede duruyor? Artık herkesin deli bir yanı var ama sizde nerede duruyor?

Gene kitaplarım üzerinden konuşayım. Bu kitabın(Taş Bina) ana kahramanı deli. Anlatıcıdan da daha önde. Kırmızı Pelerinli Kent’te her bölümde bir deli vardı. Ana diyalog deliyle geçer. Delinin güncesi biraz daha farklı. Oradaki kadın deli mi? Neden böyle bilmiyorum. Bilinçli bir seçim değildi. Sonuçta parçalanma üzerine yazıyorum, çalışıyorum. Bunu sonuna kadar başarmış insanlar, deliler ilgimi çekiyor. Delilerle aramda bir çekim var, oları izlerim, onlar beni izler. Onlarla bir iletişim kurabilirim.

Kabuk adama gelirsek… Orada hem kişi hem toplum var. Kabuk adamda bireysel olarak zaten acımız ve sancımız bizi içerden yontuyor. Birde orada sanki toplumda kabuklu ama kabuğuyla da yaralanıyor. Çünkü insanlar orada acısını bırakmak istemiyor. Mesela oradaki kadın kahraman…

Doğru doğru. Evet kabuk, adamın sıfatı. Ama kabuklu olan aslında kadın. Orada adam kadına göre daha çabuk kabuğunu kırıp dışarıya çıkıyor. Kadın, her ne kadar toplum normlarına şikayet etse de uyuyor. Kadın kabuğuna kıramadığı için üstünlüğünü o adama gösterecek. para verecek. Ya şık cevaplar verebilirim. İnsan ruhu yaralı bereli vs diyebilirim ama bunlar kendimi savunmak gibi olur.
Aslında yara önemli bir metafor ama bir yanıyla bu benim. Ben buyum. Benim ana konum yara. Sadece bir entelektüel seçim dersem yalan olur. Çünkü neyin yazıyorsanız O’sunuz.
Sizin edebiyatınız karanlıklara bakıyor. Biz bu konuyu çok önemli buluyoruz. Siz nasıl düşünüyorsunuz?
Ben de öyle düşünüyorum. İnsanın karanlık yanına bakmayacakta nereye bakacak edebiyat? Beni karamsarlıkla suçlayanların bana önerisi ne? İnsan basbayağı karanlık. İnsan zamanın bekçisidir.
Mesela işkenceyi anlatmadım diye işkence yok olmuyor. Ya da tecavüz anlatmıyor diye tecavüz de yok olmuyor. Tam tersi. Bunları anlatıp deştikçe bir yanıyla yok etme şansımız olabiliyor. Ya da anlama şansımız. Biz buyuz insan olarak. Yazmasam bile bu böyle. Bunu yazmamın bir suç olduğunu bile düşünüyorum. Yani işkence toplumunda yaşıyoruz ve işkence yazdıklarınıza sızmıyorsa her şeyden önce gerçeğe karşı suç işliyorsunuz.

Öykülerinizde dişil bir dil var. Daha çok depresif ve travmatik bir dil bu…

Ben de kendimi erkeksi bir yazar sanıyordum. Yani çok kadınsı bulunmadığımda oldu. Kırmızı Pelerinli Kent’te çift cinsiyetli bir dil var. Özgür’ün zaten ismi de öyle. Hem erkek hem kadın adı. Bazı betimlemeler var. Bazen erkek gözü bazen kadın gözüyle. Bu bilinçli bir seçimdi.
Dişil ya da eril dilden çok, kesin yargılar ve mücadele dilidir. Yani zafer diline inanmam. İnanmıyorum. Hayatta tek zafer sonuna kadar direnmek ya da yenilmemektir. Hiçbir savaşın galibi yoktur bence. Savaş benim için ölüler toplamıdır. Bu taraftan bu kadar, öbür taraftan bu kadar. Ve ardından gelen ağıtlar.

Bizim coğrafya ile ilgili bu. Mesela güney Afrika edebiyatı, işkenceye epey girer. Yani işkencedeki trajik yan çok daha derin işlendi Türkiye’ye göre. Latin Amerika’da kadın yazsın, erkek yazsın fark etmez ama bu yanıyla yüzleşirler. Biz biraz sığ kalıyoruz. Kendi trajedimize bakmaktan çok hoşlanmıyoruz. Türk solunda trajedi yaşadım diyemeyen binlerce insan var. Hepsi kahramanca işkence gördüm diye anlatıyorlar. Sen kahraman falan değilsin kabul et bunu. Büyük trajedi, keşke yapılmasaydı. Ama sen sana o işkenceyi yapan polisle aynı dili konuşuyorsun. Polis de böyle yaklaşıyor ‘’vay be çözülmedi, dayanıklı heriftir’’ diyor. Ama ben burada durmuyorum. Benim için korkunç. Buradaki zafer dili beni rahatsız ediyor. İşkencede konuşmadım diyerek bununla övünmek çok trajik aslında.
Fakat bir yanıyla da anlıyorum. Açlık grevindeki adamın yüzüncü gününde tepesine operasyon inecek. Sen trajedi yaşıyorsun demek onu çökertebilir. O adamın o dile ihtiyacı var. Kendi diline, mücadele diline ihtiyacı var. Ama bununda bir kurgu olduğunu eninde sonunda görmesi gerekir. Ben edebiyatı tam burada görüyorum. Mücadeleler bitiyor, 20—30 yıl geçiyor, insanlar hayatlarını sürdürüyorlar. İşkence çok eski bir deneyim olarak kalıyor.
Yani tufan geliyor geçiyor. Ondan sonra insanlar şurada ya da burada olan parçalarla hayatlarına devam ediyorlar. Pek çok U dönüşü yaparak devam ediyorlar. Çünkü o dil, yenilgi ya da yengi bir dil kurduğu zaman, bu U dönüşlerini anlayamazsın.

Yani edebiyat gri noktalarda mı dolanmalıdır?

Bence öyle. Hem kurbanı hem katili anlatmalı edebiyat. Mesela o Austcwitz toplama kamplarının tekinin komutanı ”ben kurbanım” der. Subayın biri, ağaca dayanmış bir mahkumu pat diye vuruyor. Sonra bu komutan gidip diyor ki ‘’o sana ne yaptı da vurdun’’ diyor. Subay da ”ne yapacaksın vurdum. ”diyor. Bence edebiyat buralarda dolanmalıdır.

Peki yazmak işkence ile hesaplaşma oluyor mu? Siz nasıl bakıyorsunuz?

Ben oturup işkence kitabı yazmadım ama işkence yazdıklarımda metafor olarak var. İşkencenin bilinmeyen bir tarafı da işkenceyi yapandır. İki hikayemi yayınlamadım. Biri katilin biri de tecavüzcünün ağzından konuştum. Çünkü bir yanıyla da yazamadım. Noktayı koyamadım. Oysa yazar olarak sınırımı aşıyorum, oralara giremiyorum. Hakikaten insan aşina olandan yola çıkar ve hiç yaşamadığım bir deneyimi de anlatamam.
Fransa’da 2006 da bir roman Booker Ödülünü aldı. Roman Nazi’yi anlattı. En başarılı Nazi portresi olarak bulundu. Derinlemesine anlattı adam. Tabi çok eleştirildi, neden Nazi?
Ben buna soyunmadım. Bu kitapta soyunmadım. İşkenceyi anlatmadım. İşkencecinin sesi yok. O benim hayatımda da yok. Bin Ladin’in dilinden roman yazmamam. Burada herkes kurban. Katilin kendisi de kurban. Herkes bir yanıyla kurbandır.
Mesela bir kadın anlattı. Maraş olaylarında Alevilerin evlerine baltayla girmediği için mutlu oldu kadın. Bana da sorsalar korkarım belki, ama katiller arasında olacağıma kurbanlar arasında olurum daha iyi. Ben kurbana daha yakınım. By Hüseyin Güneş-Maaz İbrahimoğlu

Arafta bir kadın \ Aslı Erdoğan

Aslı Erdoğan, kitabında hayata ’öteki’nin gözüyle bakmayı deniyor.”Çocukluğumdan beri yaşadığım bir şey aslında bu: Girememek, ait olamamak, dışarıda kalmak, köprüde olmak durumu, iki arada kalmak gibi… Kendime bir imge kursam, köprüden aşağıdaki ırmağa bakan biri olurdu. Her an atlayabilir. Ama arafta!

Sizlere bu kez, ’Yaşam’ın ’Öteki’ kıyısından seslenen birini tanıştırmak istiyorum: Aslı Erdoğan’ı. ’Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’ ismiyle kitaplaştırdığı denemelerinde, ağırlıklı olarak ’öteki’ kavramı üzerinde duran Erdoğan, birey olarak da samimi bir öteki. ’Yazmak bir yolculuktu benim için, hedefsiz bir yolculuk. Yollar, sokaklar ve insanlar. Hepsi birer anahtardı; ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum.” diyerek çıktığı yolculuğunda, derlediklerini kitaplaştıran Aslı Erdoğan aslında sıkı bir fizikçi de. Erdoğan’ı edebiyat ve fizik arasında bir tercih yapmaya, Rio de Janeiro Üniversitesi’nde çalıştığı iki uzun ve yorucu yıl zorlar: ”Ben fiziği çok seviyorum. 1991’de Rio’daydım ve çalışma şartları çok zordu. Orada insana yabancılaşmayı gördüm. Bilmem kaç kişilik bir deneyin bir parçası olmak. Gece gündüz, on altı saat, insanı insanlıktan çıkaran koşullar. Döndüğümde fizikten soğumuştum. O koşullarda çalışamayacağımı anladım. Kafayı yemiştim kelimenin tam anlamıyla. Geceleri uyuyamıyordum, günlerce uyuyamadığım oluyordu. 1994’te ilk romanım Kabuk Adam çıktıktan sonra yol ayrımına geldim: Ya edebiyat ya fizik. İkisini birden taşıyamayacağımı anladım.”

Hep araftaydım
Aslı Erdoğan, hayata ’negatif’inden bakan bir yazar. Çoğu zaman eleştirildiğini de ekliyor, bu bakışının. Özellikle dört kez ölüm tehsi atlattığı Rio, onun belleğinde derin izler bırakmış. Belki de ’Yaşam’a ’Öteki’ penceresinden bakması da bundan: ”Gazetede ’Yaşam’ sayfasında ’Öteki’ diye bir köşede yazıyor olmam çok ironik tabii. Özellikle öteki teması olunca. Ölüm temasına da girmek zorundasın. Tamamen çelişiyor sayfayla. Hakkında yazdığım insanların bir kısmı öldüler. Bu da acı aslında. Çocukluğumdan beri yaşadığım bir şey aslında bu: Girememek, ait olamamak, dışarıda kalmak, köprüde olmak durumu, iki arada kalmak gibi… Kendime bir imge kursam, köprüden aşağıdaki ırmağa bakan biri olurdu. Her an atlayabilir. Ama arafta. ”

Kadınlık, zenciliktir
Ezen—ezilen zincirinde, kadının doğal yerinin ezilen olduğunu söylerken, kadın yazarın da otomatik olarak böyle bir sınıflandırmanın esiri olduğunu düşünüyor. Erdoğan, kadın imgesinin erkekler tarafından oluşturulduğu üzerinde duruyor: ”Kadının erkeklerin yarattığı bir imge olduğunu düşünüyorum. Gerçek kadın ile yaratılan kadın imgesi çoğu zaman örtüşmüyor. Özne olarak yok. Birçok ezen—ezilen ilişkisinin bir parçası olarak görüyorum kadını. Kadınlık öyle bir şeydir ki zenciliktir. Yani erkekler her an ve her yerde erkek olarak davranmak zorunda değiller. Belki bizim toplumda erkekler için de bu ağırlığını hissettiren bir durum ama. Onlar yazar olabiliyorlar, işadamı onlar… Oysa bir kadın yazdığı andan itibaren ’kadın yazar’dır. Sürekli o da var tabii üzerimizde.”

İktidarın ’köşe’leri
Türkiye’de köşe yazarlığının kavram olarak iktidar ile oldukça yakın durduğunu söylüyor. Çünkü, her köşe yazarı, mutlak doğruyu söylediği, en doğruyu kendisinin bildiği havasında. O ise iktidar kavramından uzak durmayı yeğliyor: ”Ben iktidar kavramına her zaman mesafeli durmuşumdur. Köşe yazarlığı da bir iktidardır. Ben köşe yazarlığına başlarken, üst başlık olarak ’Öteki’ ismini seçtiğimde, bu iktidarı nasıl reddedebilirim diye düşünüyordum. Kendim bir iktidar olmamayı nasıl becerebilirim diye düşündüm. Ve onun için de dili bu düşünceme dönük oluşturdum. Bu benim bilinçli bir tercihimdi.”

Rio, cehennemdi!
Rio’da ölümün sıradan bir şey olduğunu söylerken, bu kentin, kitaplarına yansımasını ise şöyle aktarıyor, Aslı Erdoğan: ”Özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te bir cehennem olarak anlatılır Rio. Ve kadınlar, cehenneme bakarken saçlarım tutuştu, der. Ama duramaz. Daha derine, daha derine gitmek ister ki, son noktası ölümdür. Ve aslında köşe yazılarım da o temadan etkilendi. Hep bir cehenneme bakış, karanlığa bakış, bir arayış hakim oldu bende. Ama ben kendimi, cehenneme bakarken yüzü, gözü, saçı, burnu falan tutuşmuş olarak görüyorum. Ve bu yanım da eleştiriliyor. Hiç güzellikler, umut yok mu diye! Ama ben yazıyı hep böyle gördüm. Yazıyı da, sanatı da. Bütün bu korkunçlukların üzerine giden.”
Aslı Erdoğan, yazıda geldiği noktanın yazarlığı bırakmasını telkin ettiğini söylüyor ve ekliyor: ”Çok net anladım ki yazı ayrı bir şey, yazarlık ayrı bir şey. Yazarlığıma yaptığım yatırım yazımdan mutlaka çalıyor. Yazarlık için yaptığım şeyler, mutlaka bir sonraki kitaptan çalıyor. Ama yazıya bir kutsaliyet atfediyorum. O haliyle korumak istiyorum.”
Erdoğan’ın yazıyla açıldığı serüven şimdilik araftan geçse de bizi hayatın orijininde buluşturacak gibi. Dolayısıyla, ’Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’ sorusunun cevabını da birlikte bulacağız. By Hüseyin Sorgun

Den mirakulöse mandarinen

Istanbul och Geneve är ett slags huvudpersoner i den unga prisbelönta turkiska författarinnan Asli Erdogan roman Den mirakulösa mandarinen. Bullrande, myllrande storstäder med sina undermedvetna strömmar. Ei kvinnlig berättarröst, som ibland bryts av av en manlig och mer främmande röst, driver omkring pä dessa städers gator och söker mörkret inom sig och kärleken som den tar sig uttryck pä kafeer, pä trottoarer, i parker och dit hon beger sig. Hon iakttar allt och alla men mest av allt sig själv och sitt förflutna. Vem hon är är delvis höljt i dunkel. Hon befmner sig i Geneve men tänker pä och associerar oupphörligt tili sin barndoms Istanbul. Rädslan och spöklikheten lurar runt hörnet. Det är längt ifrän bara roliga uppbyggliga tankar hon förmedlar. Men alltid användbar livsvisdom. Romanens första avsnitt heter I det förlorade ögats tomhet och syftar pä att hon är enögd. Men ocksä pä den dystopiska känslan hon bär inom sig. Texten är bitvis som en prosadikt. Det är verkligen frägan om gestaltandets och betraktandets konst. En hei solfjäder füll av förhällningssätt som prövas och prövas igen. Inklusive självförakt. ”Världen betraktar mig utan förbarmande genom mörkret”, skriver hon. ”Finns det nägot mer hjärtslitande än en enögd kvinna som vägar tala om svanar och skönhet eller tili och med om lycka?” fortsätter hon nägra sidor längre fram. Spräket är mycket njutbart, pärlande som ur en bräddjup svart fontän, längsamt snirklande sig fram över sidorna som om författaren vore ett slags kvinnlig Antonio Lobo Antunes. Länga meningar, längväga associationer, minnen, bilder, erfarenheter, iakttagelser: ”Det som nu äterstär av denna ljumma sommarkväll är minnet av en fantastisk känsla av en intensiv, skrämmande, förtärande lycka insvept i sorg Jag fylldes av ett begär, en vanvettig lidelse som jag aldrig tidigare upplevt, och den fick mig att förlora mig själv.” Det handlar bäde om nederlag och vemodiga segrar. Mörkret beskrivs som hotfullt. Ljuset som ett avlägset minne frän förr. Men det är i natten hon finner sig själv. ”Det verkliga livet”, skriver hon, ”är ei enda stört kaos av absurditeter och farliga fällor”. Den mirakulöse mandarinen är en utvecklingsroman sorr handlar om ett liv och ett vuxenblivande. Men ett mycket melankoliskt sädant. Varför romanen fätt denna titel är höljt i dunkel, men det har med den manliga berättarrösten ur det förflutna att göra. Pä sidanlöö kan man läsa följande nyckelmening : ”Denna resa var en angelägenhet mellan mitt inre jag och den yttre världen, mellan det förflutna och framtiden, mellan döden och livet och den hade en tunn, skarp, hal och definitivt drömlik inramning”. Är det egentligen värt att bli vuxen kan man fräga sig med berättarrösten, författarens ego? Romanen är mer historien om ett avsked än ett prisande av en tillvaro där själva meningen döljer sig bakom nästa gathörn. ”Om himlavalvet tillhör de levande, äger jorden de döda. En himmel vidsträckt som ett ögonkast, en jordplätt inte större än en kroppslängd”, är tvä meningar som inleder femte avsnittet som heter De glömda markerna. Det flankeras i sin tur av ett kort citat av Don Juan. Istanbul liknas vid en trött men ännu tilldragande kvinna. Hon mäste ha lärt sig att simma pä bräddjupt vatten fortsätter den manliga berättarrösten senare och är som en avig maska i en berättarsjäl som även der hör tili den kvinnliga författarrösten. Det är en bragd av Ulla Lundström att översätta denna turkiska, prisbelönta, tili flera spräk översatta roman. Men tyvärr sä finns det en hei mängd korrekturfei, felstavningar och ibland prepositioner med felaktiga syftningar som stör den njutbara läsningen. Har det lilla förlaget Rämus haft för brättom eller haft för däligt med pengar för att fullständigt klara att ge ut denn; bok? Varför är omslaget sä grätt och intetsägande — en beige stickad halsduk säger tyvärr inte sä mycket 01 det maleriska, storslagna innehället. Jag hoppas att den trots dessa hinder ska ge mänga levande möten för ett stört antal svenskar som har mycket att hämta ur en turkisk kvinnas inre röster, tankar och lidelser. By Ann Martens

Aslı Erdoan schickt ihre Protagonistin nach Rio de Janeiro

Rio glüht in der Dezemberhitze, und inmitten der alles zersetzenden Sonnenglut
verkommt eine junge Frau, der nach und nach alle Werte verloren gehen. Es ist eine
verstörende Geschichte der Einsamkeit und Verlorenheit im Getriebe einer Metropole,
dem sich die junge Türkin Özgür, die seit zwei Jahren in Rio lebt und sich mit schlecht –
oder gar nicht – bezahltem Englischunterricht durchschlägt, nicht entziehen kann. Özgür
heisst «frei», «unabhängig», bedeutet hier aber auch frei von allen Bindungen, losgelöst
von der eigenen Geschichte bis hin zur Auflösung ihrer Identität. Die Distanz zu ihrer
Heimat und ihrer Biografie wird an einem Telefongespräch deutlich, das sie in einem der
ersten Kapitel mit ihrer Mutter in Istanbul führt. Es ist mehr als nur Entfremdung
zwischen Mutter und Tochter, was dieses Telefonat bestimmt; beide leben in einer jeweils
anderen Welt, wenn nicht in anderen Dimensionen, die einander längst nicht mehr
berühren. Der Draht ist gekappt.


Im Rausch der Stadt
In ihrem Alleinsein verliert sich Özgür im Rausch der Stadt, und selbst wenn sie
versucht, Beobachterin zu bleiben, lässt sie sich dennoch von dem Strudel aus Musik,
Tanz und Delirium mitreissen. Sie schreibt einen Roman von der «Stadt mit der roten
Pelerine», in dem ihr Ego, Ö., die Hauptrolle einer unsicheren «Gringa», einer
Fremden, spielt, die versucht, sich in dem Gewirr von Phantasien und Phantastereien,
von Masslosigkeit und Elend zurechtzufinden. Özgür löst sich innerlich auf und klammert
sich verzweifelt an ihre grüne Kladde, in der sie Ö.s Erlebnisse in Rio notiert: «sie kaute
auf ihrem Stift, der zu einer Verlängerung ihres Körpers geworden war und ihr wie eine
Prothese als dritte Hand diente, und hing ihren Gedanken nach». Alles, was ihr auffällt,
notiert sie und lässt es Ö. erleben, die Schiessereien in den Favelas, den Elendsvierteln,
wenn neue Kokainlieferungen eingetroffen sind, das Betteln und Sterben auf den
Strassen. Die Grenzen zwischen dem, was ihrer Romanfigur, und dem, was ihr selbst
zustösst, sind so fliessend, dass sich kaum mehr zwischen dem Romangeschehen und
dem Roman im Roman unterscheiden lässt, wie Karin Schweissgut in ihrem
aufschlussreichen Nachwort erläutert.
Özgür beobachtet Zügellosigkeit und Verfall auf den Strassen, in Tanzlokalen und
Restaurants, sie sucht Liebe und Anerkennung und wird doch nur als Objekt begehrt,
das Männer einen Augenblick lang reizt. Sie wird stehen—, schlimmer noch,
fallengelassen und verliert sich selbst, verfällt ihrer Angst ums Überleben.
Geschildert wird dieses Psychogramm einer Fremden in der wirbelnden Metropole Rio de
Janeiro in einer poetischen, bilderreichen Sprache, um deretwillen allein schon die
Lektüre lohnt, auch wenn vieles an dem Roman Leser und Leserinnen zutiefst verstört.
Verstörend wirken die Wahrnehmungen der Erzählerin und die Beobachtungen an ihrem
eigenen Ich, die klare Analyse des Verfalls der eigenen Person, der Verlust ihrer
Geschichte und ihres Selbstbewusstseins. Es ist ein unaufhörlicher, nicht zu bremsender
Abstieg, dem sie nicht mehr gegensteuern kann.

Sezierender Blick
Als Naturwissenschafterin, die Informatik und Physik studiert hat, ist die 1967 in
Istanbul geborene Autorin, Aslı Erdoan, an Präzision gewöhnt; und manches Mal kann
man sich des Eindrucks nicht erwehren, sie behandle die seelischen Vorgänge ihrer
Protagonistin mit den kalten, sezierenden Augen einer Analytikerin, die keine Gefühle
kennt. Als Bewohnerin Istanbuls ist sie – wie Özgür, ihre Romanheldin – Weltbürgerin,
eine junge Frau mit akademischem Hintergrund, die sich in kein traditionelles
Moralkorsett mehr eingebunden fühlt. Die Aufnahme ihres Romans in die 20—bändige
Türkische Bibliothek, die seit 2005 erscheint, ist besonders zu begrüssen, da hier –
endlich einmal! – gezeigt wird, dass türkische Frauen mit der gleichen
Selbstverständlichkeit studieren, lesen, schreiben und in alle vier Weltgegenden reisen
wie andere Frauen auch. By Monica Carbe – Mörderische Freiheit (Kultur, Aktuell, NZZ)