Längtan efter lugn fick Asli Erdogan att återvända till Istanbul. Två dagar senare utbröt de värsta kravallerna i modern tid. Mustafa Can möter en av Turkiets mest föraktade författare i staden hon både älskar och fruktar.
Korkudan daha kötü bir cezaevi yoktur
Tahta Kuşlar adlı öyküsü, Deustche Welle Ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Fransızca ve Norveççe’ye çevrilerek Astes Sud tarafından yayınlandı, Gyldendal Yayınları’nın ”Marg” (Omurilik) Serisi’ne seçildi. Şu anda beş dile çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, ”Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterildi. Geçtiğimiz günlerde, ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü” Türkiye’den bir yazara, Aslı Erdoğan’a verildi. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreterinin de katıldığı jüri, Aslı Erdoğan’ı romanlarının yanı sıra, köşe yazılarındaki politik duruşu ve ahlaki adanmışlığı nedeniyle ödüle değer bulduğunu açıkladı. Norveçli kadınların seçme ve seçilme hakkını elde edişinin 100. Yılı adına konan bu ödülün, yapıtları ve görüşleri yüzünden baskılara maruz kalan, kadın olmanın dışlanmışlığını yaşayan bir yazara ya da şaire verilmesi kararlaştırıldı.
Korkudan daha kötü bir cezaevi yoktur. “Aslı Erdoğan”
Hayatı yeniden yazan bir kadın
Uluslararası bir edebiyat ödülü daha verilen Aslı Erdoğan, ‘Dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha barbarca’ diyor
‘Ord i Grenseland Prisen Ödülü’ne layık görülen yazar Aslı Erdoğan, Türkiye edebiyat ortamından neden dışlandığını anlattı. Erdoğan, “Bir tür kast sisteminin bir üyesi hiç olmadım. Dünya edebiyat çevreleri neden dışlandığımı artık görüyor” diyor.
Viktorya çağından günümüze kadar uzanan edebiyat mecellesi kadın yazarlara düşmandır. Bu öyle bir düşmanlıktır ki, edebiyatçı kadınlar, sadece erkek gibi olduklarında edebiyat camiasından saygı görürler. Freud’un yarattığı cins mitlerinin etkisiyle de biçimlenen bu mecelle, erkeği insan, kadını ise öteki olarak gören bir kültür yaratarak, kadının kadın olarak bir sanatçı olabileceği gerçeğini yok saymıştır. Bu mit aptal maço yazarlar tarafından da onaylanarak, edebiyat dünyasına hakim kılınmıştır. Kadın ya anne olur, ya cinsel objedir ya da kadınlığından soyunarak erkek gibi yazan bir yazar olur. Hem kadın, hem yazar olunamaz. Bunun aksini yaşayan kadın yazarlar ise her zaman dışlanmışlar ve büyük bir yalnızlığın içine tıkılmışlardır. Edebiyat mecellesinin bu kadın düşmanı tutumuna rağmen, günümüzde kadın edebiyatçılar hayatı yeniden yazıyorlar. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreteri’nin de katıldığı jüri tarafından ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü”nü alan Aslı Erdoğan da hayatı yeniden yazan bir yazar. Ödülünü sokaklarda savaşan bütün kadınlara adayan Erdoğan ile Türkiye’deki edebiyat camiasını, kadın yazarların dışlanmışlığını ve Aslı’nın bundan sonra neler yazacağını konuştuk.
Önemli bir ödül aldınız, önce istersen ödülden başlayalım. Ödülün size verildiğini öğrendiğinizde neler hissettiniz?
18 ay yurtdışındaydım, hastalığım nedeniyle tedavi olduğum, zor koşullar nedeniyle de sağ kalmaya çalıştığım bir dönem geçirdim. Edebiyattı, ödüldü, böyle şeyler başka bir alemde kalmıştı. Bana bu yılın başlarında Norveç’ten yazıyorlardı, “Böyle bir festival var, katılır mısın? Bir de ödül koyacağız” diye. Ben hiç üstüme alınmadım, ödülü bana vereceklerin hiç düşünmedim. ‘Katılır mısınız?’ diye sordular, festivale katılacağımı söyledim. Daha sonra Gezi olayları başlayınca pek e—maillerime de bakamadım. Meğerse ısrarla bana ulaşmaya çalışıyorlarmış. En sonunda bana ulaştılar. Bu vesile ile ödülün bana verildiğini öğrendim. Herhalde yanlış duydum diye düşündüm. Türkiye’de yaşadığım dışlanmanın da bir etkisi ile garip bir kötümserliğim oluştu. Son ana kadar buna inanmayayım dedim. Ödülü elime alana kadar da inanmadım. Çünkü bir kere uluslararası bir ödülümü Türk jürisinin bastırması üzerine geri almışlardı.
Önemli bir ödül almanız Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve basında pek yankı yaratmadı, bunu neye bağlıyorsunuz?
Evet. Pek etki uyandırmadı. Başka biri almış olsaydı, elbette çok konuşulurdu. Bana karşı bu dışlayıcı tutum epeydir var. Bu yeni başlamış bir tutum değil. 2003’teki linç kampanyasını da bunun bir parçası sayabiliriz. Benimle ilgili sessizlik köşe yazarlığım döneminde başladı. Bana karşı bu tutum elbette bir yanıyla da politik duruşumla ilgili. Benim köşe yazarlığım ve yazdığım yazılar olmasaydı, el bebek gül bebek el üstünde tutulacağım kesindi. Ama sadece bana yönelik bu tutum benim politik tutumumu da açıklamıyor, çünkü benden çok daha keskin o kadar çok yazar var ki, hatta ben politik bir çıkış yaptığımda müstehzi bir gülüşle bile karşılanabiliyor, işte ‘sen kimsin ki politika konuşuyorsun’ gibi. Bu da kadın yazar olmanın bir parçası sanırım. Tamam ben de Robert Koleji’nde okudum ama, ben onların hayatını yaşamıyorum, bir tür kast sisteminin, entelijensiyanın bir üyesi hiç olmadım. Neden bana dışlayıcı davranıyorlar, bunu bütün dünya edebiyat çevreleri de görüyor artık.
Peki Türkiye’de nasıl bir edebiyat ortamı var ki, gerçekten kalemi güçlü olan senin gibi bir yazar dışlanıyor, görmezden geliniyor? Türkiye’deki edebiyat ortamını nasıl tanımlıyorsun?
Şimdi, kimseye haksızlık etmek istemen. Yazarlığımın ilk başlarında çok destek aldım. Destek dediğim de kitaplarımı okudular ve eleştirmenler kitaplarım hakkında yazdılar. Yani tamamen dışlandım desem doğru olmaz. Bir süre sonra başladı bu. Ödül de verdiler ama sanki bir süre sonra “aman uzağımızda dur” gibi davranmaya başladılar. Herhalde işin bir boyutu eş—dost ilişkileri, belli cemaatler, o cemaatlere dahil olmamak, yani sanırım ben yazdıklarımla, söylediklerimle bir şekilde edebiyat dünyasını ciddi rahatsız ediyorum. Ne zaman, ne desem birileri üzerine alınıp, selamı sabahı kesiyor. Hiç de anlamıyorum, çünkü isim vererek birini eleştirdiğim, bir şey yaptığım da yok. O kadar dışardayım ki bunu anlamıyorum, insanlarla bir alıp vermediğim de yok. Belki sorun şu, fazla yumuşak başlı, fazla iyi niyetli, fazla açık oluşum. Ama edebiyat camiasının bu kadar sübjektif, bu kadar eş—dost çıkar üzerine kurulu oluşu beni gerçekten rahatsız ediyor ve Türkiye’de edebiyat camiası kendi sonunu hazırlıyor. Geliyor işte sonu. Küçük küçük çıkışlar dışında Türkiye edebiyatı, bir türlü gelmesi gerektiği yere gelemiyor dünyada. Çok sağlam yazarlar, şairler çıkarıyoruz, ama bir Türkiye edebiyatı olarak dünyada var olamıyoruz. Sürekli birbirimiz itip kakmakla meşgulüz.
Peki, böyle bir edebiyat ortamı içinde kadın yazar olmak senin için ne ifade ediyor? Dünya edebiyatında da kadın yazarlara karşı yaygın olumsuz bir kanı var. Sen de dışlanmışlık yaşadığını dile getiriyorsun. Böyle bir dünya içinde kendini nasıl hissediyorsun?
Öncelikle şunu belirteyim; kadınların edebiyata girişi çok geç olmuştur. Edebiyat erkeklerin tekelindeydi, uzun bir süre. Daha 100 yıl önce kadınlar üniversiteye gidemiyordu. 300 yıl önce okuma yazma bilen kadın sayısı çok azdı. Bugün dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha keskin ve daha barbarca. Hakikaten ‘kadın yazar okumam’ diyen ilkel bir bakış açısı var hala burada. Edebiyat camiasında bana ilişkin böyle bir tavır da çok sezdim. “Ne yazmış olabilir ki, eninde sonunda bir kadın…” Sırf erkek olduğu için tepeden bakış son derece yaygın ve içselleştirilmiş hatta kadınların da içine işlemiş. Ben kendimi hep erkeksi bir yazar olarak gördüm, okurların çoğu da öyle gördü. Hatta bir tür övgü gibi “erkek gibi yazıyor” sözünü çok işittim. Ama ben özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te cinsiyetsiz bir dil, daha doğrusu çift cinsiyetli bir dil tutturmaya çalıştım. Hem bir erkek gibi hem bir kadın gibi betimlemeye çalıştım. Bendeki kadın yazarı ilk fark edenler eleştirmenler oldu. Bu benim için de şaşırtıcıydı. Ruth Klüger’in Kırmızı Pelerinli Kent üzerine çok önemli bir denemsi var; Klüger, Avusturyalı bir kadın yazar, toplama kamplarından sağ çıkmış bir yazar ve şunu söylüyor; “Daha önce erkeklerin tekelinde olan bir temayı, yıkım temasını edebiyatta bir kadın yazıyor, Aslı Erdoğan ve bir kadın diliyle yazıyor. Yani Orfeus’u anlatıyor.” Ben hep Orfeus mitini anlattığımı öne sürdüm o kitapta, ama o diyor ki burada Persefone’de var. Yer altının esir kraliçesi Persefone. Bu cümleler benim yazarlık hayatımı değiştirdi diyebilirim. hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Ben insanlık durumunu anlattığımı iddia ediyordum. Kadınlık deneyimini bildiğimi bile sanmıyordum, ama bir kitabı güçlü kılan şeyler çoğu zaman yazarının bile farkında olmadığı şeylerdir.
Klasik bir soru olacak ama Aslı Erdoğan neden yazmaya başladı? Yazarken belli hedeflerin oluyor mu?
Kırmızı Pelerinli Kent’te belli bir hedefim vardı. Hedef kelimesi belki yanlış da olabilir, sorularım ya da sorunlarım vardı. Hakikaten beni meşgul eden bazı mitler oluyor, bazı temalar oluyor, ölüm ve yazı ilişkisi, yaralar gibi… Bunlar benim takıldığım şeyler. Ama şöyle söyleyebilirim; ben yazar olacağım diye yola çıkmadım ya da şu konuları yazacağım diye de yazmaya başlamadım. Ben yaşayabilmek için bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olduğumu seziyorum, bazı yaraları konuşturmak zorunda olduğumu seziyorum ve bundan sonra da belki bütün entelektüel birikimimle bu sezgileri anlamaya çalışıyorum. Aslında yola ben hep sezgilerimle çıkıyorum. Yani bir tür zorunluluk gibi. Bir ses doğuyor ben onu izliyorum. Belli sesler doğmadan ben yazamıyorum. O sesi böyle gölgesi gibi takip edeceğim. Ve bazen şaşırıyorum; diyorum ki ben bunu yazdığımda bu deneyimi bilmiyordum. Ben kendi deneyimimin önünden koşmuşum. Özellikle ilk kitabım Mucizevi Mandarin’deki deneyimler. Bu kitabı yazdığımda 25 yaşındaydım. Sürgünü anlatıyordum ama sürgün değildim.
Türkiye’deki edebiyatta son yıllarda bir durgunluk yaşanıyor. Yetenekli genç yazarlar, özellikle kadın yazarlar üzerinde sanki bir baskı var ve kolayca harcanıp gidiyorlar. Neden böyle bu?
Edebiyat camiasındaki bu itiş kakışı çok önemsemezdim ama hakikaten sadece beni değil hepimizi yaraladı. Çok kızdığım o insanların da benimle aynı yaraları taşıdığını biliyorum. Egosu çok büyük yazarların konuşmalarını dinlerken vakti zamanında ne kadar dışlandıklarını anlayabiliyorum. Ama bu dışlanma bu ret, bu alaycılık, bu nefret, pır pır atan o yüreğe bir yerde yağ bağlattı. Edebiyat camiası olarak her yeteneği susturmak konusunda çok ustalaştık. Ama bir kadın yazarın yalnızlığı bambaşka. Çok ağır. Yer çekimi kadar tartışılmaz bir şey. Kadın yazar, kadın şair ile bir erkek yazar ve erkek şairin yolculuğu, çektiği acılar başka oluyor. Bir kadına daha ağır ödetiliyor bedel. Neval al Saddavi, Slavenka Drakulic gibi dünya starlarını tanıdım. Star hakikaten bunlar, limuzinlerle filan karşılanıyorlar festivallerde, ama yapayalnızlar, ben nasıl buram buram yalnızlık kokuyorsam onlar da öyle. Günümüzün kadın yazarları için hala bu böyle, yalnızlık, mutsuzluk, dışlanma, bir tür hapishanede yaşama… Bu bir mit değilmiş, kişisel bir şey de değilmiş.
Yalnızlığı bu kadar derin mi yaşıyor kadın yazarlar?
İlk kitabım çıktığında ben Brezilya’daydım. Portekizce çok az biliyorum, Türkiye’de kitabım çıkmış ben Brezilya’da yalnızım. Bir kopya yollamış babam, ben arkadaşlara kitabımı gösteriyorum, ben yazdım deyince de bir genç sanatçı çocuk, sene 1994 bir kağıt kalem çıkardı Kabuk Adam’ı çizdi, hala saklıyorum bunu ve üzerine de bir cümle yazdı; “Ben sinirlendim çünkü o cümledeki kehanete korktum ve tepki verdim ama şimdi o cümlenin duyduğum en bilgece laflardan biri olduğunu biliyorum ne bir kehanet ne de bir uyarı var o cümlede. “Sen hayatın boyunca kitabını çantandan çıkarıp bu benim kitabım diyecek kadar yapayalnız biri olacaksın” dedi bana adam ve öyle de oldu.
Yazmak nedir senin için? Aslı bir yazar mı, edebiyatçı mı?
Yazmak benim için çok içten gelen bir ihtiyaçtı. Böyle başladı. Bir kimlik peşinde koşarak başlamadım. Verilenlerin hepsi dışarıdan geldi bana. Ve çeşit çeşit şey dendi, yazar, kadın yazar, muhalif yazar, marjinal yazar… Ama ben yazarım diyorum, çünkü hemen hemen 20 yıldır başka hiçbir iş yapmadım. Bunu bir meslek gibi söylüyorum. Büyük harfli olarak da söylemiyorum. Bunu bile eleştirdiler, “Vay nasıl kendine yazarım der” diye. Ne yapayım, ne diyeyim, 7—8 kitap yazmışım kendime yazarım diyeyim artık. 95’te fiziği bıraktığımdan beri 20 yıldır yazarlık yapıyorum. Bununla yaşıyorum, bununla geçiniyorum. Yazarak varolmaya çalışıyorum ve böyle devam etmek istiyorum. Yazmak dışında bir şey de yapmak istemiyorum.
Masasının üzerinde neler var
Kırmızı Pelerinli Kenti yazan Aslı değilim artık. O zamanlar ölümüne yazıyordum. Bir cümle için ölebilirdim o dönem. Artık yazarken o kadar risk almıyorum. Riskten kastım kendimi o kadar parçalamıyorum, keşke yapabilsem… Zaman zaman güçten kesildiğim dönemler oluyor. Bu da öyle bir dönem. Ancak bu ödül benim için bir çıkış yapabilir. Şimdi niyetim yazmaya dönmek. Uzun Hikaye diye bir hikaye yazdım, Gece Treni diye, bunlar var, ama aslında hikaye bitmedi. Bu hikayede anlatılan kayıp olan iki sakat kadının konuşmaları, kayıplardan birinin çok yeni ölüm ilanı çıktı bizim gazetede (Özgür Gündem) mesela. Yani hikaye tam bitmişken, yeniden kendi sonunu yazdı. Bu iki hikayede de yanma teması vardır… Yanmak, kayıp, yara, sakatlık, cezaevi biraz. Yani bir iki kitap hazır gibi. Ama biraz bekleyeyim diyorum. Türkiye’de şu an öyle bir karmaşa var ki, edebiyat çok konuşulmuyor artık, edebiyat camiası da çok edebiyat konuşmuyor. Sende bilirsin şu anki durumu. Edebiyat iyice geri çekilmiş, iyice unutulmuş. Birçok dergi, birçok edebiyat eki var ama çok da böyle insanlar umursamıyor yazarları sanki. By Bayram Balcı / Özgür Gündem
Türkiye değil Norveç’te
İlk kez verilmesine rağmen prestijli bir edebiyat ödül kazandı Aslı Erdoğan. Bu topraklarda değil, Norveç’te. Memleketinde görmediği itibarı yurt dışında yaşadığını söyleyen yazarla konuştuk.
Bu röportaja vesile olan ödülden bahsedelim önce. “Ord i Prisen/Sınırda Sözcükler Ödülü”nün jürisi İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerin yanı sıra PEN Genel Sekreteri Eugene Schoulgin’den oluşuyor. Bir de İsveççe yazan Kürt yazar Mustafa Can’dan…
Norveçli kadınların seçme ve seçilme hakkını elde edişinin 100. yılı adına konmuş bu ödül. Ki, Norveç bu hakkı veren ilk ülkelerden. Baskılara maruz kalan, kadınlığın dışlanmışlığını yaşayan bir yazar ya da şaire veriliyor. Aslı Erdoğan’ın bu ödül için yarışan meslektaşları da gayet sağlam isimler. İlki Sıfır Noktasındaki Kadın’la tanınan Arap feminizminin öncülerinden, hâlâ Tahrir’deki protestolara katılan 82 yaşındaki Mısırlı Neval al Saddavi. Diğeriyse “Doğu Avrupa’nın Simone de Beauvoir’ı” olarak bilinen Hırvat Slavenka Drakulic… Savaş karşıtı olduğu için 90’larda İsveç’e sürüldü ve en acısı da kendi dili Hırvatça’da yayınlanmamakla cezalandırıldı.
“Özgürlük ve eşitlik için savaşan”, cezaevi ve sürgün gibi deneyimleri atlatan, ülkelerinin dışında daha çok tanınan bu üç kadın arasından seçilen Erdoğan’ı, romanlarının yanı sıra köşe yazılarındaki politik duruşu ve ahlaki adanmışlığı nedeniyle ödüle değer bulduğunu açıkladı jüri. Gerekçeleri de: “Şiirsel olduğu kadar büyülü diliyle de, Aslı Erdoğan romanlarında, denemelerinde ve köşe yazılarında, şiddet dolu, tehditkâr bir dünyada, ezici, yok sayıcı bir sistemde kadın olma deneyimini ustalıkla aktarabilmiştir. Nefret, dışlanma ve sürgün gibi ödediği ağır bedellere rağmen ahlaki adanmışlığını yıllar boyu sürdürebilmiştir.”
On bir dile çevrilip uluslararası edebiyat ödülleri alsa da; kendi memleketinde sistematik bir şekilde dışlandığını düşünüyor Aslı Erdoğan. Sokaklarda savaşan kadınlara adadığı ödüle uzanan yolda yaşananları da şöyle anlatıyor:
Kitap yazma hevesim söndü
“Bitirmek üzere olduğum bir kitap var ama henüz propagandasını yapacak hale gelmedim. Yurtdışında yazdığım yazılar, şiirsel düzyazıya doğru kaydı. ‘Hayatın sessizliğinde’ tarzında bir kitap oldu ama maalesef bunun okuru yok. Kayıp, cezaevi ve yanmak gibi temaların olduğuUzun Hikaye ve Gece Treni adlı iki uzun metinle uğraşıyorum. Kitap çıkarmak için eski heves ve heyecanım kalmadı. Edebiyat camiası, basın, Türkiye’nin hali çok korkutucu. Çocuk doğurmak kadar ciddi bir karar bir kitabı bu cangıla atmak…
Ama yazar olarak elim mahkum böyle bir varoluşu sürdürmeye. ‘Düzenli üretmek’ deniyor buna da. Çok başka yerlere giden belli sesler oluştu bende artık. Belki okur kaygısından da sıyrılıp, ‘Sıkıcıysa sıkıcı’ diyerek bunları da yayımlarım. Henüz kendime bir gelecek düşüncesi var edemedim. Kendimden tamamen vazgeçersem, kitaba odaklanabilmek için, bu arbededen kurtulabilirim belki…
Son on yıldır hayatım hiç kolay geçmedi; sürgün, dışlanma hatta linç… Bu kadar darbe üstüne darbe almasam, en sevdiğim kitap Kırmızı Pelerinli Kent gibi bir tane daha yazmışım sanırım. Son derece beceriksiz olduğum gündelik hayatın üstüne, bir de politik sorunlar binince tam anlamıyla çuvalladım. Çok ağır hastalıklarla boğuşuyorum. Hiç deneyimli olmadığım ailevi sorunlar da yaşadım: Biri cezaevine girdi, diğerine ait büyük bir borç ödedim…
Çapulculuğu çok sevdim
Gezi olayları bende üst üste birkaç kırılma yarattı. ‘Eve kapanıp yazan Aslı’dan, sokak sokak dolaşan bir kadın çıktı. 31 Mayıs’ta Tarlabaşı’nda belki de en sert çatışmanın içinde kaldım altı saat… Gerçek mermi, asit ve kimseye ispatlayamadığım bir ölüm gibi korkunç şeyler gördü. Döndükten sonra, İstanbul’da ikinci sokağa çıkışımdı ve astımlıyım. Beni üç ayrı kişi beni kurtardı.
Asıl değiştirense; kim olduğunu anlamadığım bir adamın 20 dakikaya yakın, gözümün önünde bir boğa güreşçisi gibi tek başına TOMA’yla çatışması oldu. Bir yandan dramatik diğer yanıyla maço… Ben kaçarken, ‘Ne kaçıyorsun’ diye bağırdı. Bir an durdum, düşündüm: ‘Bu şehre ölmeye hazır halde döndüm, neden korkuyorum ki’ dedm. Ve 20 günde her tür çatışmaya girip çıktım. Bir taş atmışlığım yok ama direnişin son gecesi Harbiye’deki barikatta aldığım derin izler kalıcılaştı.
Artık her ne kullandılarsa…
Gezi’den üç gün sonra bir saldırıya uğradım. Üstüne bir de kaynar suyla yandım. Üçüncü derece yanıkla, 46 gün yürüyemediğim bu yazın en güzel 20 günü, Gezi’deydi.
Siyasi saldırıya uğradım
Türkiye’nin bir polis devleti olduğunu 10 yıldır yazıyordum. Herkes karşı çıkarken, ısrarla “İşler iyi gitmiyor, baskı giderek artacak” diye yazdım. Gezi’de beni en çok şaşırtan, her kuşak ve kesimin inanılmaz dayanışması ve direnciydi. Anlatsalar inanmazdım; Türk bayrağına sarılmış biriyle sarı— kırmızı—yeşil yan yana halay çekti ve ben de halaydaydım. Erkeklerin kadınları taciz etmediği tek 20 gün de oydu!
‘Keşke 20 yaş daha genç ve sağlıklı’ olsaydım” dedim ama olayların ağırlığının da farkındayım. Açıklanan ölü ve yaralı sayısı da gerçeğin çok altında. Bence uğradığım saldırı da siyasi… Yüzlerce polisin ortasında maskeli bir adam, Harbiye Orduevi’nin karşısındaki bir kafede boğazıma sarıldı ve eski püskü çantamı yumuşacık aldı, bale yapar gibi… İki MOBESE kamerası var, çevik kuvvetinin değişim yeri. Biraz aşağıda Gezi’de 3 bin polis…
Biri bile gelmedi sesime. Turistlerin pahalı fotoğraf makineleri dururken, bana gözdağı vermek isteyen polislerin mizanseniydi o hırsızlık. Karakola gittiğimde annem bile emin oldu tavırlarından. Brezilya’da dahi kapkaça uğradım, kimse inandıramaz kapkaç olduğuna. O gece Birgün Gazetesi’ne yazı yazacaktım. Fenalaştım ifade verirken ve yazamadım. Yanığın üstüne biber gazı iyi gelmedi.
Görseniz ‘Kırık’ dersiniz
Ertesi gün de iki adam tarafından izlendiğimi hissetim. Eve dönmeye korunca, ‘Bari birileri görür’ diye Şişli’den Taksim’e yürüdüm iki buçuk saat, ciddi topallayarak. İri yarı bir başka adam görünce de hakikaten korktum. Beni araya araya arkamdan geliyordu çünkü. Etraftaki bir sürü polis, kahkahalarla gülüyor…
Taksiye binmeye çalışıp “Bu adam beni takip ediyor, polis” dedim. Hiç tınmadı, dalga geçti taksici. O yanık halimle arka sokaklarda koşarak “Beni niye izliyorsunuz?” diye bağırıyordum. Görseniz beni, ‘kırık’ dersiniz. Leman Dergisi’nin oraya geldim. “Tuncay (Akgün) beni al, izleniyorum” diye aradım. Kapak yetiştirmesine rağmen, beni sakinleştirmek için Firuzağa’daki kahveye götürdü. Burası artık kapanmışken, gecenin bir vakti karanlıkta gözlerini dikmiş kadını görünce, Tuncay da inandı. Bayram Kartal ve Sedat Selim Ay’la ilgili yazmıştım 15 yıl önce. ‘Bu yüzden mi acaba’ diye bile düşündüm.
Ertesi sabah yataktan kalkamadım, tuvalete bile gidemiyordum. Annem dört kat taşıyıp, hastaneye götürdü. Derim gitmiş gaz ve kovalamaca yüzünden. Deri gidince sinir uçları açıkta kalıyor. Acıyla imtihanım hiç bitmedi. Acı hakikaten alışılan bir şey, ağrı eşiğim hep yukarı çekiliyor. Boynumdaki sakatlıktan çektiğim için ağrı eşiğim çok yüksek. Garip bir iradem de vardır. Ama ödemli yanık, kırıktan bile geç iyileşiyor. 46 gün boyunca çok sevdiğim danstan ve yürümekten vazgeçip sigarayı deli gibi artırdım. Bulmacaya başladım…”
‘Biz Yananlar’ diye bir kitap
“Yanan insanlarla görüşüyorum. Başa gelebilecek en sert şey yanmak bence. Çünkü “et” olduğunuzu görüyorsunuz. Derisiz kalkmak çok ağıt bir deneyim. O korkunç çirkini halini; kokularını ve sıvılarını görmek bedeninle bambaşka bir ilişki kurmana yol açıyor. Yanan herkes, bambaşka bir ülkeye taşınıyor. Bakkalın karısıyla çok yakın dost olduk, o da 23 yıl önce yanmış ve dün gibi hatırlıyor. Siyasi protesto olarak kendini yakan biriyle de çok iyi arkadaş oldum, 14 yıl sonra hâlâ tedavi görüyor. “Yanma” teması beni bir edebiyatçı olarak çekiyor. Çok eski ama güçlü bir metafor…”
Baskıya uğrayan kadın yazarlar
Hırvat Slavenka Drakulic, Mısırlı Neval al Saddavi ve Türkiyeli Aslı Erdoğan… Ortak noktaları “özgürlük ve eşitlik” için savaşmaları, baskılara maruz kalmaları ve ülkeleri dışında daha çok tanınmaları. “Sınırda Sözcükler”in ilk sahibi olarak onurlandırılan Erdoğan, bu ödülü sokakta savaşan kadınlara adadı. By Yeşim Çobankent / Taraf
Tüm Reddedişlerin Sınırında: Aslı Erdoğan
Apollon’un elçileri gibi, bir yüzü ışığa bakıyor.
Bir yüzü bitimde, sürekli ‘son’ arıyor.
Yazar Aslı Erdoğan’da tanrısal bir anlam var, mitik bir döngünün içerisinde genişleyip duran bir anlam.
Kassandra’nın kehanetlerini andırıyor bu anlam, yalnızca geleceğe birikiyor.
Peki ya şimdinin köleleri?
https://bianet.org/kurdi/sanat/150045-tum-reddedislerin-sinirinda-asli-erdogan

