Martıların ve çocukların ağıdı

Anne tedirgin, adımları birbirine karışıyor. Bir an önce eve varmalı. Göğsünün sancısı, ağzına burnuna dolan kör nefesin değil; kaybolmanın sancısı. Şehrin en işlek caddesinde, köşelere saklanarak yürüyor: Anne ve çocuk. Caddenin sonundaki marketin önünden geçiyorlar. Çocuk annesinden gazoz istiyor. Anne, evde karpuz olduğunu söylüyor. Çocuk içten içe mızmızlanıyor, annesinin eteğine tutunuyor. Hızlı adımlarla yürüyorlar. Evin yolu tepeye doğru, çocuk ilk kez kandırıldığı için mutlu. Bilmiyor, artık bir yanı hep yaslı.

Karaköy’den vapur kalkmış, Kadıköy’e gidiyor. Bir çocuk var, bahar gibi gözleri. Yeşilleniyor ortalık, çocuk göğe bakınca. Denizin köpüğünü görsen, sanki devrimin ilk sabahı, köpürdükçe köpürüyor. Çocuk dalgın, biraz da mahmur. Yeni uyanmış, ağzı kokuyor. Çocuğa bakıyorum, devrimin güneşi doğuyor.

Kıyısından beridir ağrılı bu dünya. Geceleri batıyor, sabahları zoraki ayaklanıyor. Bir çocuk yüzünü suya dönüyor, güneşe ve ağaçlara. Bağırdı, bağıracak. Yutkunuyor. Aklında bilmediği bir sürü cümle. Acının cümle hali: Okulun duvarları yıkık. Çocuk artık, sabahları yatağına işemiyor. Bir adam okulun bahçesinde postallarının bağcığını düğümlüyor.

Dönüp durduğu yerin harına itiyor kendini. Çilesi, peşin çekilmiş kederiyle birlikte üstünü örtüyor kalbinin. Radyonun anteni kırık; şarkıları yok. Evinde postal izleri, gizlice kaşlarını yolduğu aynası çatlak. Kendini ittiği hardan çıkıyor çocuk; yürü diyor, güneşin üstüne.

Eğriliyor gittiği yol Dünya’nın. Kendine varsın diye düştüğü yolun yolcusu kalmamış; çocuk bodrum kat evlerinde bir fotoğraf arıyor. Tozun, dumanın içinden çıkmış bir anın peşinde yolcusu oluyor yolun, kendine varamıyor, şimdilik. Biliyor; bir gün kendi dilinde arayacak yolu, ve anlatacak fotoğrafın tozlu yolculuğunu.

Çocuk, bir mezarlıkta. Başı eğik, dolanıyor. Herkesin adının sonu aynı. Ölünce herkes aynı oluyor, sanıyor. Mezar taşlarına elini sürüyor: 16 Mayıs 2012. Biraz ot yoluyor, mezarlardan; biraz su döküyor kenarından toprağa. Evin yolunu tutuyor; karanlık çöküyor. Korku, yokuş aşağı. Çocuk, yokuşu iniyor. Gözü mezarlıkta, tırnaklarının arasına kaçmış toprakta. Evin kapısı açık; ahırın önü kanlı. Baba, dev gibi. Elinde kırma tüfeği. Çocuk anlıyor, kara katırı yerde yatıyor.

Çocuk, ağacın dibinde günlerin adını sayıklıyor. Abdo, Berkin, Ali İsmail… Pusu düşüyor dostların üstüne, kötülerin. Çocuğun sesini kesiyorlar. Bir ağacı keser gibi.

Ankara garının ortasında bir martı var, uçamıyor. Çocuk, kanadının kırığından öpüyor kuşu. Bahçenin köşesindeki bankların üzerine bırakıyor. Elindeki simidin gevreğini tükürüğüyle yumuşatıyor. Martının önüne koyuyor. Sabahın ayıldığı an. Kalemin yazmaya utandığı şeyler oluyor: Herkes susuyor. Günler, günleri iyileştiremeden geçerken, bir tek martının kanatları iyileşiyor. Gagasında simit: Sanki gökyüzüne isyan ediyor.

‘’Babamın sütü acı’’ diyor çocuk. Dünya dönmüyor. Türküler bitiyor.

Kendine kalmış bir köy gibi yaşlanıyor çocuk. Yaşı, ha gayret, yirmi beşi buluyor. Kendiyle aynı görünene âşık oluyor. Öpüyor, kuytuda memesinden. Öptürüyor memesini, kuytuda, kimseye göstermeden. Babası duysa orada keser kendini. Çocuk utanıyor, babasından önce kendisi kesiyor bileklerini. Biliyor: ayıp değildir, kendiyle aynı olanı sevmesi. Söyleyemiyor, yasaklı türküler gibi.

Yananların hasretiyle semaha duruyor çocuk. Bir eli göğe değiyor, bir eli toprağın böğründe.

Beyazlar giymiş çocuk; bu dünyadan başka türlü geçilmez, diyor. Otuz yedi defa kendi etrafında dönüyor.

Çocuk, balkon korkuluklarından sarkmış, sokağa tükürüyor. Annesi üzgün, kurumuş fesleğenlerini suluyor. Ağlıyor bir yandan, memesini kesip alırcasına almışlar kocasını yatağından. Gitti, diyemiyor. Bugün günlerden cumartesi, acısını avuç içlerine dikiyor. El çırpıyor meydanlarda, analar, kadınlar yan yana. Oturuyor anne, çocuksuz annelerin yanına. Çocuk, elinde kurumuş fesleğeniyle annesinin eteğine tutunuyor: “Anne,” diyor. “Haftaya da gelelim, bu kez karpuzumuzu da getirelim.” “Tamam” diyor anne. “Gelelim Hurşit.”

Dön, çocuklar için dön.

Martılar dile geldi, ardından söyleniyor: Özgürlük serin bir kelimedir.

Dön Aslı Erdoğan, çocuklar ve martılar ellerinden yiyecekleri simitleri bekliyor. By Anıl Mert Özsoy / Kültür Servisi

Akrep gibisin kardeşim!

“Annemin sana sürprizi var!” demişti sınıf arkadaşım Tone. Norveç’in küçücük bir kasabası olan Odda’da bir bayram tatilinde evlerine davet edilen ilk yabancı öğrenciydim. O sırada Türkiye’de “Kenan Evren Darbesi” vardı ve benim Türk öğrenci olduğumu duyan hemen herkes bana demokrasi dersi veriyor ve acıyordu. Darbelere ve baskıya karşı birinin yabancılardan demokrasi dersi alması nasıl gönül kırıcıdır, bilenler anlar. Böyle bir ortamda beni ilk kez Tone’nin işçi emeklisi sosyalist annesi farklı karşılamış, daha sokak kapısında sanki bir akrabasına kavuşmuş gibi coşkuyla kucaklayıp, Norveççe bir şiir okumuştu. O sırada henüz Norveççe anlamıyordum sadece şiirdeki “skorpion” (akrep) kelimesi kulağıma takılmıştı. Nâzım’ın “Akrep Gibisin Kardeşim” şiiriydi ezbere okuduğu. Sonra Tone, annesinin sözlerini bana İngilizce anlattı:

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/buket-uzuner/akrep-gibisin-kardesim-590957

Türkei: Große Besorgnis über den gesundheitlichen Zustand von Asli Erdogan – Wasser und Medikamente werden ihr verweigert!

Der internationale PEN ist in ernster Sorge um die Gesundheit der Schriftstellerin und Menschenrechtsaktivistin  Asli Erdogan, die jetzt mitteilte, dass ihr Medikamente und Wasser verweigert würden.

http://www.pen-deutschland.de/de/2016/08/26/tuerkei-grosse-besorgnis-ueber-den-gesundheitlichen-zustand-von-asli-erdogan-wasser-und-medikamente-werden-ihr-verweigert/