Turkey: Court rejects Aslı Erdoğan’s appeal

On 5 September 2016, Istanbul’s Fifth Criminal Judgeship of Peace rejected writer, activist and PEN member Aslı Erdoğan’s appeal against her detention pending trial.

Erdoğan, a well-known author and board member of the now closed, pro-Kurdish daily newspaper Özgür Gündem was arrested on 17 August 2016 at her home in Istanbul following a raid on the newspaper’s office in Istanbul the previous day. During the initial days of her detention, Erdoğan – who suffers from asthma, chronic obstructive pulmonary disease and diabetes – said that she was held in poor prison conditions and was denied essential medication for five days, as well as requests for water.

Turkey: Court rejects Aslı Erdoğan’s appeal

Bize biçilen görüntülere boyun eğmeyeceğiz

Sinema kuramcısı Dziga Vertov, o muazzam Kinoglaz Manifestosu’nda şöyle der: “Kahrolsun burjuva senaryoları! Kahrolsun günlük yaşamımızın tiyatroda sahnelenmesi. Bizi olduğumuz yerde yakalayıp çekin!”

Vertov’un sinema anlayışı yalnızca gerçeklik üzerine kuruludur. “Bir gözüm ben, mekanik bir göz” derken, bize ‘düşen, kırılan, hareket eden’ nesnelerle birlikte aynı hizada ve aynı vakitte hareket etmeyi işaret eder. Gözünü vizör yaptığı “Sine—göz” dediği kuramla, görülmeyeni/görülmesi engelleneni ve masallar üzerine kurulu olan senaryoları yerle bir ederek hakikati gösterir.

Bu gazetenin sayfalarına da egemenlerin senaryolarını değil ‘hakikati’ ulaştırmış arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğu bugün tutsak. Kaldıkları evler taranırken, gözlerinin önünde sayısız insan katledilirken, sıkıştıkları duvar diplerinden ölüm enselerinde bir halde haber ulaştırıyorlardı. Görülmeyeni göstererek, gazeteciliğin evrensel anlamını Kürdistan’ın yerle bir edilmiş kentlerinde yaşatmaya çalışıyorlardı.

Hiç fire vermeden, bugün her biri yaptıkları haberler nedeniyle yargılanıyorlar. Bu haberler, ismini duyduğumuzda kahrolduğumuz çocukların katledilmiş bedenlerinin yanında yazdıkları haberlerdi. Egemen senaryolarının sakladığı hakikate rağmen, onlar bizi olduğumuz yerde yakalayıp çekiyorlardı.

Emek verdiği sözcükleri tutsak edildiği yerden bize ulaştıran Necmiye Alpay, barış çabalarının suç sayılabileceğinden bahsetmişti. Özellikle son iki senedir, içinde ‘barış’ geçen hemen her şeyin ne denli cezalandırıldığına yüreğimiz çatlarcasına şahit olduk. Bir ‘barış’ın kaç parçaya bölünebileceğini, koskoca meydanlarda insanların bedenlerini ararken gördük. Peki bunca karanlığa ve zulme rağmen hangimiz yıldık? Hakikatin peşinden koşmak, ortaya çıkarılması için çabalamak, toplumsal belleği ve barışı sağlamak, bu meseleyi irdelemek ve uğruna bedeller ödemek Arjantin örneğinde de olduğu gibi hayli kanamalı bir mücadeleye işaret ediyordu.

“Gerçeği bilmek, ne kadar ağır olursa olsun, özgürleştirici” diyordu Aslı Erdoğan da. Yıllardır süren özgür basın geleneğindeki ‘özgür’ ifadesi de boşuna değildi. Defalarca büroları bombalanan, çalışanları katledilen bir basın, belki de ‘gelenek’ ifadesindeki yok edici karanlığı tarihte ilk kez ışığa döndürüyordu: Özgürlük. Adı Ülke, adı Gündem, adı Demokrasi… adı her ne olursa olsun değişmeyecek olan; gerçeği ulaştırmak özgürlüğüydü. Gerçeği bilmenin peşinden koşan Aslı Erdoğan ile yıllardır barış için mücadele veren Necmiye Alpay’ın, Özgür Gündem’in danışma kurulunda oldukları için tutuklanmaları hiç şaşırtıcı değil. Tıpkı Özgür Gündem mücadelesinde tutuklanan Zana Kaya, İnan Kızılkaya, Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu ve Ahmet Nesin gibi.

Gündem’e baskın olduğunda sıranın bize geleceğini bilerek arkadaşlarımızın koltuklarına oturup haber geçtik. Biteviye gündem toplantısını mühürlenen binanın önünde yerde oturarak yaptık. Egemenler, editörlerini aldığını ve gazeteyi mühürleyerek kapattığını zannededursun, gerçek; ‘özgür’lüğün parmak uçlarındaydı.

Bu yazı belki daha uzun, yahut daha güzel yazılabilirdi fakat “söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakırmış.” Kırmızı Pelerinli Kent’teki yalnızlığı buram buram kokladığımda, insanın en çok korktuğunun kendisi olduğunu fark etmiştim. İnsan esasen yalnızlıktan korkuyordu, yani kendinden. Bugün Aslı’nın, Necmiye’nin ve arkadaşlarının nasıl korkusuzca yazdığını görmek, çalışanları gözaltına alınmış bir gazetenin gündem toplantısını yola serilip yapabilmek bizatihi yalnız olmadığımızın göstergesi. Bunca baskıya, savaşa, öldürülmeye rağmen gerçekleri ulaştırma gayreti, sanıyorum bizim en büyük özgürlüğümüz. Işığa koşan kelebekler gibiyiz, bugün değilse yarın, o umut yaşamın kendisi olacak.

“Senaryo üzerinde uydurulmuş bir masaldır” diyen Vertov, ‘Sine—Göz’le gerçeği olduğu gibi yansıtmak için korkusuzca kaleme aldığı manifestoyu şöyle bitiriyordu: “Biz kendi yaşamımızı yaşarken üzerimize biçilen görüntülere boyun eğmeyeceğiz!” By Sibel Yükler

Postkarte senden an Schriftstellerin Asli Erdogan ins Frauengefängnis Istanbul

Am 16. August 2016 wurde die bekannte türkische Schriftstellerin Asli Erdogan in Istanbul verhaftet. Auf Twitter ruft ihr Verlag (Unionsverlag Zürich) dazu auf, als Zeichen der Solidarität privat gehaltene Postkarten an die Schriftstellerin im Istanbuler Frauengefängnis Bakirköy zu schicken.
Amnesty International (Schweizer Sektion) unterstützt diesen Aufruf.

http://www.phytotherapie-seminare.ch/2016/09/07/postkarte-senden-an-schriftstellerin-asli-erdogan-ins-frauengefaengnis-istanbul/

Yazarların Gölgesi Ağırdır

Erdoğan’dan sözediyorum, başka bir Erdoğan’dan, Aslı Erdoğan’dan…

Aslı nasıldır diye soran olursa cevap kolay: Aslı gibidir.Yani şiddet karşıtı, dürüst, kendi öz sesini bulmuş, duyarlı, incelikli bir yazar. Ve yüreği ezilenlerle birlikte atan, her sorumluluk sahibi yazar gibi eziyet altında.Neredeyse bir yazar ve şair okulu haline gelmiş olan cezaevinde. Onun için bir onur, devlet için ise kendi ayağına ateş etmek ya da kendi dilini kesmek.

KENDİ ELİYLE, KENDİ DİLİNİ KESEN DEVLET
Dünyaya derdimizi anlatamadığımız yolunda genel bir kanı vardır bu ülkede. “Ah ah…” der kimileri “herkes kendini tanıtıyor ama biz gül gibi memleketimizi bir türlü anlatamıyoruz şu dünyaya.”

Belki de bir parça haklılık payı vardır bu yakınmada. Yurt dışına çıkan herkes, Türkiye’nin ne kadar az bilindiğini, daha da önemlisi yanlış tanındığını görür. Cacık ancak cacıki olunca ünlenir batıda, beyaz peynir feta’ya dönüşünce, sazın bozuk düzen ise buzuki adıyla çalınınca…

Daha da önemlisi tarihsel boyuttur. Dünya bu ülkede Ermenilere, Rumlara, Kürtlere yapılan zulümleri bilir ama Balkan, Kırım, Ahıska Türklerinin çektiği acıları bilmez.
Romancı arkadaşım Louis de Bernieres’in “Duyulmamış bir soykırım” olarak nitelediği Balkan faciası, geçmişin tozlu aynalarındaki soluk bir yansıma olarak kalmıştır sadece.

Bizim devlet bu saptamalara katılır, hatta tez olarak öne sürer ama “Neden?” diye sormaz.Neden dünya ülkeleri kendini anlatabilir de Türkiye anlatamaz?
Fark nerede?

Devlet kendisine dönüp de bu soruyu sorsa belki gerçeği bulacak ama hükümetler gelip geçer, devirler değişir, ne var ki devlet kendisini hiç bir biçimde sorgulamaz.
Oysa bu sorunun cevabı çok basit.

Türkiye Cumhuriyeti’nin açmazı, kendi eliyle kendi dilini kesiyor olması. (Kulağını kesen Van Gogh’tan daha çılgın bir devletimiz mi var nedir.)Dilsiz bir insanın derdini anlatması ne kadar zorsa, dilini kesen devletin durumu da o kadar trajik.

SÖZ UĞRUNA ÖLÜMÜ GÖZE ALMA
Aydınlar, yazarlar, çizerler, düşünürler bir ülkenin, bir toplumun dilidir. Toplumlar aydınları ile konuşurlar. Dünya, onların sesine kulak verir, onları dinler, onlarla konuşur.

Bir ülke düşünün ki en büyük şairlerini yıllarca hapiste süründürür, yazarlarını katleder, okuyan yazan herkesi düşman ilan eder; böyle bir devlete “dilini kesiyorsun” denmez de ne denir?

Sabahattin Ali’yi katleden devlet, Kurtuluş Savaşı’nı destanlaştıran Nazım Hikmet’i, Yaşar Kemal’i,Orhan Kemal’i, Ahmed Arif’i, Enver Gökçe’yi, Dağlarca’yı ve sayılamayacak kadar çok yazarı hapiste çürütürken, her kuşağın aydınlarına sürek avı düzenlemeyi bir numaralı vatan görevi olarak kabul eder.

Bunun en son örneği Aslı Erdoğan.Bu nitelikli, incelikli, şiddet karşıtı yazarımızın terörle ne alakası olabilir. Makul bir insanın aklına bile gelmez böyle bir şey.Aslı Erdoğan’ı demir parmaklık arkasına gönderdiğiniz an, dünya önünde bütün iddialarınız çökmeye mahkumdur. Çünkü böyle tutuklamalar her şeye gölge düşürmeye yeter. Unutmayın ki, yazarların gölgesi ağırdır.
Yazar elbette vicdanına göre davranacak, devleti de, toplumu da, genel geçer yargıları da (hatta kendi kendini de) eleştirecek. Çünkü “alnında ışığı herkesten önce hissetmektedir.”

Kendini eleştirmek dedim de aklıma geldi birden. Şair Eşref’in bu konuda muazzam bir dörtlüğü vardır:
Eylemem ölsem de kızbi ihtiyar,
Doğruyu söyler gezer bir şairim,
Bir güzel mazmun bulunca eşrefa,
Kendimi hicveylemezsem kafirim.

İşte geleneğimiz bu: Uygun bir kafiye bulunca kendisini de yerin dibine sokmaktan çekinmeyen şairler memleketi. Söz uğruna ölümü göze almanın, dünyadaki en çarpıcı örneği yine bizim memleketten.

TARİHE DALKAVUK OLARAK GEÇMEK

Siham—ı Kaza adlı eseri okunduğu sırada saray bahçesine bir yıldırım düşmesini uğursuzluk sayan padişahın idamını emrettiği büyük şair Nef’i, kendisine hayatının bağışlanması için bir af dilekçesi yazdırmaya gelen siyahi haremağası, diviti hokkaya batırıp da yazmaya hazırlanırken, siyah mürekkebin kağıda damlaması üzerine şair refleksiyle kendini tutamayıp “Efendim, mübarek teriniz damladı”diye hayatına mal olacak (bugünün görüşüyle ırkçı) bir şaka yapar. Bunun üzerine öfkelenen nüfuz sahibi haremağası “Allah belanı versin” diye kızarak Nef’i’yi kaderiyle baş başa bırakır ve şair o sabah idam edilir. Son sözü yine hicivdir; cellada “Bre cahil Türk” diye seslenir.O dönemin başka şairleri ise “Gökten nazire indi Siham—ı kaza’sına/Nef’i kendi diliyle uğradı hakkın belasına’’ diyerek iğrenç bir dalkavukluk örneği sergilerler.(Tanrı hepimizi tarihe dalkavuk olarak geçmekten korusun)

Buna karşılık en çok muhalefet gazabına uğrayan Abdülhamid, saltanat devrinde hiçbir münevveri idam ettirmez, hatta bazıları Paris’te padişahın verdiği maaşla yaşar. Evet, “menfa”ya (sürgüne) gönderdikleri olmuştur ama o devrin anlayışına göre öldürülmemek bir lütuf sayılır. (İttihat Terakki öldürtmüştür mesela)

De Gaulle’ün “Sartre tutuklanamaz, çünkü o Fransa’dır” sözü dillere pelesenk olmuş durumda. Ama bu örnek tek değildir: İkiye bölünmüş bir ülke travması yaşayan Almanya’da, Doğu Almanya’yı seçen Bertolt Brecht, Batı’da bırakın yasaklanmayı, okul kitaplarında ders olarak okutuldu. Daha niceleri gibi…

Kendi dilini kesen devlet, sadece diplomatik misyonlarıyla hiç kimseyi ikna edemez.
Dilinizi kesmeyin efendiler. Bırakın kendini bile “hicveden” bu keskin dil sizi de eleştirsin, yanlışları göstersin.

Aslı Erdoğan gibi değerli bir yazarımıza terörist diyerek dünyayı güldürmeyin.
Aslı’ya değil, işin aslına yönelin: Yani 15 Temmuz gecesi kendi halkına bomba yağdıran zehirli örümcek ağıyla, sinsi darbecilerle, PKK ile, IŞİD ile, El Nusra vs. ile uğraşın. By Zülfü Livaneli / Karakarga