Tutuklu yazar Aslı Erdoğan’ın avukatı Erdal Doğan DW Türkçe’ye Erdoğan’ın tutukluluk koşullarını, bundan sonraki süreci ve gözaltına alınan diğer yazarların durumunu değerlendirdi.
Aslı Erdoğan edebiyatı: Sözcüklerle dans
“Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.
Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası, çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer.”
Eğer, çocukluğunda yazdıklarını saymazsak Aslı Erdoğan’ın bir kitap olarak okurla buluşan edebiyatı, 1994 yılında yayınlanan Kabuk Adam romanının girişindeki bu cümlelerle başlıyor. Aslı Erdoğan, Özgür Gündem’in Yayın Danışma Kurulu üyesi olduğu için tutuklanmasından önce, onun sadece gazete yazılarını okumuştum. O cezaevine gönderilince, ben de onun kitaplarını okumaya başladım. Rahatlıkla söyleyebilirim ki Aslı Erdoğan’ın edebiyatını tanımak benim için önemli bir edebi özgünlüğün gecikmiş keşfiydi.
https://www.evrensel.net/haber/290019/asli-erdogan-edebiyati-sozcuklerle-dans
Çığlığı duyanlar ve duymayanlar
Edvard Munch, meşhur “Çığlık” tablosunun hikâyesini günlüğünde şöyle anlatmış; Munch, iki arkadaşıyla yürüdüğü sırada güneş batmaktadır ve rengi kan kırmızısıdır. Ressam kendini yorgun hisseder ve trabzanlara yaslanır. İki arkadaşı ise yürümeye devam eder. Munch bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini dile getirir günlüğünde. Ve o an hissettiğini bu tabloya yansıtır. Munch’un bu ünlü tablosu üzerine düşünürken, bugünlerde bize ne kadar tanıdık olduğu düşüyor aklıma. Birileri yürüyüp gidiyor, yaşamına hiçbir şey olmuyormuşçasına devam ediyor, o derin çığlığa yıkıma kulaklarını kapamış, öylesine bir yaşamı sürdürüp gidiyor. Başka bir yerde birileri ise duyduğu çığlığa arkasını dönemediği için, vicdanı, aklı elvermediği için durup kulak veriyor yükselen sese, tıpkı Munch’un doğanın çığlığını duyarak yoluna devam edemediğini anlattığı o meşhur tablosundaki gibi.
Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve tutsak edilen onlarca dostumuz arkadaşımız, gazeteciler, görevinden uzaklaştırılan açığa alınan barış akademisyenleri, öğretmenler; doğanın, insanın, hayvanın çığlığını duyarak ses olmaya çalışan güzel insanlar hepsi. Arkalarını dönüp yaşamlarına devam edemedikleri için, konforlu bir hayattansa bedel ödemeyi göze alıp, hakikate sırt çevirmedikleri için bu gün onca baskıya, kapatılmaya direniyorlar.
Neden mi direniyorlar çünkü kalpleri biçimli değil onların. Bir fabrikada seri olarak üretilmiş veya devletin tornasından inşa edilerek çıkmış değiller. Kalpleri eğilip bükülebilenlerden, kederinin yönünü, duygusunun kuvvetini egemenlere göre belirlemeyenlerden işte ondandır yaşadıkları zulüm, ağırdır ama yaşamsaldır da çünkü insan nasıl nefes alır başka türlü, onca yaşatılanı nasıl görmezden gelebilir ve de insan yükselen bu sese kulak vermezse kendisini nasıl affedebilir.
Bugünlerde yaşadıklarımız üzerine düşündüğümde sadece devlet iktidarını suçlayamıyorum maalesef. Öyle bir toplum ki artık faşizmin yanına bir de nefret(izm) eklemek gerekiyor. Çünkü olayı sadece devlet ya da iktidar suçu olarak görmek bizi bir yanılgıya da sürüklüyor. Bir de “gönüllü” olarak devlet iktidarının tüm suçlarına ortak olanlar var. Durumun aslında bir açıklaması bile yok belki ama göz ardı edilmemesi gereken oluşturulmuş bir bellek var. Bu bellek yıllarca eğitim sistemiyle, medyayla, dini kurumlarla ve hatta “sokaktaki insanla” her temasta kurulmuş, kurgulanmış, kendisini hep bir başkasını “kötü” görerek var etmiş bir bellek. İlkokul ders kitaplarında “düşmanın denize dökülüşünü” büyük bir zafer edasıyla anlatan ama o düşmanın da insan olduğundan bahsetmeyen, savaşı âdeta şenlikmişçesine anlatan resmi tarih ideologları tarafından kurgulanmış, yaşamı boyunca hiç kendilik kaygısı gütmemiş, yahu bu insanlar ne diyor, neden ölüyor diye hiç sorgulamamış kurgulanmış insan yığınları. Bu bana Orwell’ın milliyetçiler hakkında kurduğu şu cümleleri hatırlatıyor: “Kendi taraftarlarının yaptığı vahşetleri tenkit etmemekle kalmazlar, bunlarla ilgili bir şey duymamak konusunda da olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler.”
İşte, bu bir ayrım noktası oluşturuyor. Kalbini, vicdanını biçimlenmiş bir iktidar kurgusu olmanın dışına taşıyabilenler, kimliğinin göçebe olarak var edebilenler, devlet uygulamalarıyla yüzleşebilenler ile kendisini egemen “biz”in hayal ettiği cemaatle ancak bir yere konumlayabilenler arasındaki derin bir ayrım bahsettiğimiz. Gittikçe daha da derinleşen, nefessiz bırakan, cümleyi tüketen, kelimelerin tüm yapılarını bozan bir ayrım. Devlet dersinden geçenler ile kalanlar arasında oluşturulmuş derin bir yarık.
Bugünler geçecek elbet şöyle demiş ya Âşık Hüseyin:
“Buna dünya derler hepsi geçer, hangi günü gördün akşam olmamış.”
İşte akşamı olan o günü gördüğümüzde geride bağışlanamayacak onca şey kaldığında, yüzleşmenin imkânını da kaybedeceğimizi bilelim. Bilelim ki yaşananların ağırlığını duyarak, çok geç olmadan çığlığı duyalım, Aslı Erdoğan gibi, Necmiye Alpay gibi ve daha nicesi gibi… By Emek Erez
Duvar
Kafka “Çin Seddi’nin İnşasında” adlı öyküsünde, bu devasa duvarın nasıl yapıldığını anlatır. İmparatorluğun tüm ekonomik kaynakları gibi, insan gücü de Çin Seddi’nin inşası için seferber edilmiştir. Duvarın tam olarak nerede başlayıp nerede bittiğini kimse bilmez. Güya ülkeyi kuzeyde yaşayan Hunlardan korumak için yapılmaktadır. Fakat aslında iktidarın zulmünden bezen Çinlileri içeride tutmak gibi bir özelliği de vardır. Asıl işlevi, içeridekileri dışarıdakilerden ayırmak ve onları artık dev bir hapishane haline gelen ülkede “güvende” tutmaktır.
Öykünün en ilginç kısımlarından biri, bu akıl almaz büyüklükteki duvarın nasıl örüldüğünü öğrendiğimiz ilk bölümdür. Genellikle varsayıldığı gibi, duvar tek yöne doğru bir süreklilik içinde inşa edilmez. Aksine parça parça örülür ve sonra bu parçaların birleştirilmesi ile bir bütün haline getirilir.
“Yirmişer kişilik postalar düzenleniyor, bir posta diyelim seddin beş yüz metre uzunluğundaki bir parçasını örüp çıkarınca, bir komşu posta karşı yönden buna denk uzunlukta bir diğer parçayı örüyordu. Ama iki parça birbirine bağlandıktan sonra inşaat hani bin metrenin bitiminde yeniden sürdürülmüyor, tersine postalar seddin inşası için yine apayrı yerlere yollanıyordu. Elbet böyle olunca arada bir sürü geniş boşluklar doğuyor, bu boşluklar ancak zamanla yavaş yavaş dolduruluyordu; seddin yapılıp bittiğinin açıklanmasından sonra bile doldurulan kimi boşluklar vardı. Hatta hiç kapatılmamış boşluklar bulunuyordu bir söylentiye göre.”
Hayretle görürüz ki, Kafka bu devasa yapıyı daha ilk paragrafta yerle bir etmiştir. Çin Seddi işlevini yerine getirmekten acizdir. Çünkü hiçbir zaman eksiksiz ve tam olamayacaktır. Arzu edildiği gibi yekpare bir yapı olarak beliremeyecek ve sonuçta kendi varlık sebebini boşa çıkaran bir şey haline gelecektir. Duvarın amacı iki şeyi birbirinden ayırmaktır. Ama daha öykünün başında, bunun mümkün olmadığının bilgisi verilir bize. Duvar ne kadar sık örülürse örülsün, mutlaka parçalardan oluşmak zorundadır ve parçalar da tanım itibarıyla aralarındaki boşlukla birlikte var olurlar. Yekpare olduğunu iddia eden her şey gibi, Çin Seddi de delik deşiktir aslında. İçerisi dışarıya, dışarısı içeriye sızar. Kimin hapiste kimin dışarıda olduğu belirsizleşir.
Biz de bir süredir böyle geçirgen bir duvarın iki yakasında birikip duruyoruz.
Bakırköy’deki, Silivri’deki o duvarların önü ile arkası arasındaki sınır gitgide belirsizleşiyor. Dün arkadaşlarına ses verebilmek için hapishanenin önünde bekleyenler şimdi içerideler. Aslı Erdoğan geçen baharda akademisyenlere destek vermek için Bakırköy’e gitmişti, şimdi o kapının arkasında. Necmiye Alpay tutuklanırken, “Aslı Erdoğan için nöbet tutmaya gidecektim, şimdi cezaevine onun yanına gidiyorum” demiş.
Ne var ki, dışarıdakileri hızla içeriye taşıyan sistem, içeridekileri de aynı hızla özgürleştiriyor. Duvardaki boşluklar her haksızlıkla biraz daha büyüyor, içerisi ile dışarısı artık birbirinden ayırt edilemez hale geliyor. O duvarın neresinde olursak olalım, her birimiz aynı hapishanedeyiz diyebilirsiniz. Haklı olursunuz elbette. Bu ülkeye barış gelmediği sürece, hepimiz orada kalmaya mahkumuz. Aramıza dikilen duvarlardaki boşlukları görüp oradan birbirimize uzanmadığımız müddetçe sonumuz budur. Öte yandan, bu boşlukları en önce hissedip oradan öteki tarafa doğru seslenenleri koyuyorlar hapse. İçeridekilerin içi bizden daha rahat. Onlar zaten biliyor ki, duvar yekpare değildir. Ne olursa olsun, boşluklar sonunda kendini bildirecek, dışarıdakilerle içeridekiler birbirine kavuşacaktır.
Aslı Erdoğan’ın hapishaneden yolladığı ilk mektupta barış koridorundan söz etmesini de böyle anlamak gerekir: “Edebiyat safi vicdan demektir. 18 yıllık köşe yazarlığımda tutarlı bir şiddet ve savaş karşıtıydım ve pek çok başka durumlarda olduğu gibi ‘mağdurun’ yanında durmak benim ana ilkemdir. Kürt—Türk meselesi denen bu meselede bir barış koridoru açmayı kendi çapımda 18 yıldır denedim. Ve denemeye devam edeceğim.”
Aşılmaz gibi görünen bir duvardaki boşluğu gören ve oradan öteki tarafa uzanmak isteyen birinin dilidir bu. Bir yazar olarak Aslı Erdoğan bunun ne anlama geldiğini en iyi bilenlerden biridir. Çünkü edebiyat her zaman o boşluktan konuşmayı gerektirir.
Kafka, yukarıda andığım öyküsünde, boşluklardan ürettiği imgenin sonsuz ironisi içinde, yalnızca Çin Seddi’ni değil, bütün duvarları yerle bir eder. Onları tanımlarından ayırır, anlamsızlaştırır, bir daha ciddiye alamayacağımız bir hale getirir. Yazının gücüyle yapar bunu.
Yazı sürdüğü müddetçe, bu umut da taze kalacaktır. Biz Aslı’nın Arkadaşları, yazmaya devam ediyoruz. Duvarlar aşılıp canlar birbirine kavuşana kadar da öyle yapacağız. By Meltem Gürle
Gracias a la vida!
Şilili halk ozanı Violeta Parra’nın ömrü, Pinochet’nin gerçekleştirdiği faşist darbeyi görmeye yetmedi belki ama cuntanın yarattığı sonuçları; önce işkenceden geçirilip bir daha gitar çalamasın diye elleri kırılan, ardından da ‘Venceremos’ hafızalardan silinsin diye kurşuna dizilen Victor Jara gibi yaşasaydı da, ‘Gracias a la vida’ (Teşekkürler hayat) demekten asla vazgeçmezdi.
Yine, Salvador Allende döneminin Dışişleri Bakanı Orlando Letelier’in eşi İsabel Morel’in, kocasını öldürten Pinochet’den ‘öğretmenimiz’ diye söz etmesi hayli manidardı. Belli ki o da, tıpkı Parra gibi yaşadığı hayata teşekkür etmesini bilen vakarlı insanlardandı ve “Pinochet’yi sevdiğimden değil” diye söze başlayıp, şöyle devam edecekti: “Ama onun pek çok bakımdan bizim öğretmenimiz olduğunu düşünüyorum. Biz onun sayesinde kötüyü öğrendik.”
Kötüyü öğrenmek, direnmeyi, mücadele etmeyi, cesareti, azmi, teslim olmamayı öğrenmek demektir ki, bu bakımdan Türkiye’de yaşayanlar da en az Şili halkı kadar şanslıydı. Ve bu halk, gelmiş geçmiş bütün diktatörlerin, aynı zamanda kendileri için birer öğretmen oldukları gerçeğini, onları sevmese bile hiçbir zaman inkâr etmedi.
Henüz rahmete kavuşmadan çok önce, babama sorduğumda, ne yazık ki beklediğim acı gerçeği tarif eden yanıtı da almıştım. O eski topraktı ve söylediğine bakılırsa; bu memleket hiçbir dönem ‘ohh’ diye nefesini derinden çeken, rahata ermiş insanların yaşadığı bir yer olmamıştı.
Mesela zorbalık her zaman egemen olduğu için hiçbir meslek layıkıyla yapılamamış, şarkılar ne zaman neşe içinde söylense, ağız dolusu gülünse bir maraz doğmuş, ölüm hep sırasını şaşırıp gençleri ön sıraya dizmiş, düşünceler asla özgürce dile getirilememiş, itiraz edenler ise ya ölmüşler ya da en güzel yıllarını şaşmaz bir rutinle demir parmaklıkların ardında geçirmişlerdi. Dünden bugüne bizlerin yaşadıklarının farkı ise bir sonraki zaman dilimine dairdi ve acıların dozunun artmasından ibaretti; hepsi o kadar…
Ne tesadüftür ki şimdilerde, “darbeyi önledik” diyenlerin kendi cuntalarını ilan ederek acının dozunu artırdıkları yeni ama bir o kadar da tanıdık bir zorbalık döneminin ortasındayız. Barış isteyen akademisyenler kürsülerinden kovuluyor, en iyi öğretmenler sınıflarından atılıyor, avukatlar yaka paça tutuklanıp aylarca hapiste yatırılıyorlar. Köyler, kasabalar bombalanıyor, insanlar öldürülüp çırılçıplak sokaklara atılıyor, boynuna ip bağladıklarını panzerlerin ardından sürüklüyorlar; bodrum katları ise cehennemin öbür adı.
“Darbe destekçileriyle mücadele ediyoruz” kisvesi altında sürdürülen operasyonlardan, barış, özgürlük ve eşitlik isteyenler de fazlasıyla nasibini alıyor, gazeteler, televizyonlar kapatılıyor ve anlıyoruz ki artık, sivil cuntacıların soru sorulmasına, aleyhlerinde tek bir cümle sarf edilmesine dahi tahammülleri kalmamış. Yazı yazmak suç, konuşmak kabahat, örgütlenip itiraz etmek ise en büyük günah…
Toplum bir bütün olarak, Naomi Klein’in yakın tarihimiz boyunca nasıl tıkır tıkır işlemiş olduğunu gösterdiği, ‘şok doktrini’nin etkisi altına sokulmaya çalışılıyor. Koskoca bir halkın; ateşin sadece düştüğü yeri yaktığını iliklerine kadar hissedip umudunu köreltmesini, güven duygularını yitirmesini, gelecek tasavvurunu kaybedip zifiri karanlığın içine gömülmesini, kabuğuna çekilip hızla yalnızlaşmasını; çaresiz, güçsüz, boyun eğmiş bireylerden oluşan bir kalabalık halinde teslim olmasını istiyorlar.
Hiç uzanamayacaklarını düşündüğümüz yerlere kirli elleriyle dokunmaları bu yüzden. “Yok, bu kadarına da cüret edemezler, bunu asla yapamazlar,” denilen her ne varsa onu yapıyorlar; hem de göstere, göstere… Aslı Erdoğan’ı, Necmiye Alpay’ı, İnan’ı, Zana’yı ve onlarca barış isteyen iyi gazeteciyi, boyunlarına ‘terörist’ yaftası asarak tutuklamaları; üniversite kürsülerini boşaltmaları, en iyi öğretmenleri öğrencilerinden ayırmaları ve hastaları, yaşam sevgisiyle dolu sağlık emekçilerinden mahrum etmeleri boşuna değil.
Gazete binalarına yaptıkları baskınlarda, basın emekçilerinin ağzı burnu dağılmış, üstleri başları yırtılmış hallerine tanık olmamızı istiyorlar. Bombalanan, yıkılan kentlerin görüntülerini kendileri servis ediyorlar ki, tüm bu vahşet sadece gözümüze değil, beynimize de kazınsın ve susuz kalmış ağaç misali yüreklerimiz kurusun. Mezarlıkları, ibadet yerlerini yakıp yıkıyorlar ki, sığınacak herhangi bir kutsalımız, tutunacak bir dalımız kalmasın. Ölen bebelerin derin dondurucularda saklanmasından, yaralı annelerin sokaklarda köpeklere yem olmasından ibret almamızı bekliyorlar. Kuzusunu yitirmiş anneleri, gözü dönmüşçesine meydanlarda yuhalatıyorlar. İnsanlığa ait bütün iyi ve olumlu değerler yok olsun ki, kendimize, en yakınlarımıza, komşularımıza, mahalle dostlarımıza, memleketin iyi insanlarına olan inancımız kaybolsun…
Ama biz, sadece kendi tarihimize bakınca bile anımsıyoruz: Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı ki o, bir zamanlar yedi düvele hükmederdi… Üstelik yakın tarihimiz de oldukça zengin örneklerle dolu. Nice Evrenler, Özallar, Demireller, Çillerler, Ağarlar, Susurlukçular, JİTEM’ciler, kontrgerillacılar, “muhteşem özel harp operasyonları” düzenleyenler geldi, geçti ve artık onları anımsayan bile yok. Hepsinin ortaktı cümleleri… “Köklerini kazıyacağız”, “Sonuna kadar devam” dediler. Ama itirazı hiçbir zaman nihayete erdiremediler.
Kâh poşu takarak çıktı gençler sokaklara, kâh ellerinde kitapları, karanfilleriyle. Gazete binalarını bombaladılar ama gazetelerin elden ele dağıtılmasının önünü alamadılar. Gencecik bedenleri, asit kuyularında eriterek ya da askeriyenin çöplüklerine gömerek imi timi belirsiz kıldılar ama anaların her hafta meydanlardan yükselen öfkeli çığlıklarını bastıramadılar. Tüm işkencelerin, zorbalıkların, bin bir çeşit zulüm yönteminin denenmesi, eşitlik, özgürlük ve barış isteyenlere boyun eğdiremedi ki, bu da alayına dert olsun.
Ve belki daha da önemlisi, bu ülkenin insanları atalarından el alarak, “zulmün artsın ki, tez zeval bulasın” sözünü yeniden baş tacı etti. Zorbalara karşı koymaya, onurlu ve umutlu bir hayat sürmeye, ekmek kadar, su kadar ihtiyacının olduğunu unutmadı. Kocaman bir kardeşlik ormanı doğdu bu sayede ve binlerce insan, hiç tanımasa, hiç yüz yüze gelmese de, zalimin zulmüne uğrayanlarla arkadaşlığa büyük değer biçti.
İşte biz, bize ettikleri zulümden ötürü, tarih boyunca gelmiş geçmiş ve bugün ensemizde boza pişirmek için elinden geleni ardına koymayan bütün diktatörlere, zalimlere hakikaten büyük bir teşekkür borçluyuz. Tıpkı İsabel Morel’in dediği gibi “kötüyü öğrettikleri” için. Teşekkür borçluyuz çünkü kötüyü öğrenen, direnmeyi, mücadele etmeyi, örgütlenmeyi de öğreniyor. Hem de karanlıkta el yordamıyla değil, kocaman bir mücadele deneyiminin toplamıyla yürüyor.
Mesela dört duvarın, demir parmaklıkların ardında; ıslah olmamayı, başını yukarılarda tutmayı başararak. Yani ilk mesajını Aslı Erdoğan gibi, “Neden burada olduğumu biliyorum,” diye vererek ya da Necmiye Alpay gibi, “Ateşi söndürmek için ateşe yaklaşmak zorundasınız” diyerek.
İşte o yüzden teşekkürler hayat; bizi kötüden uzaklaştırıp, ateşe yaklaştırdığın için… Teşekkürler… Bir anne şefkatiyle elimizden tutup, bizi güneşin sofrasına oturttuğun için… By Ertuğrul Mavioğlu

