Erdal Doğan ist Anwalt der inhaftierten türkischen Journalistin und Schriftstellerin Aslı Erdoğan. Im DW-Interview berichtet er über ihre Haftbedingungen und die Lage anderer inhaftierter Schriftsteller.
Aslı gibisizdir
Çocukken de bir tuhaftım ben. Harfleri söktükten sonra, sadece basılı olan şeyleri değil, karşıma çıkan her şeyi okur oldum. Bu, halen süren çok yorucu bir refleks. Dahası sözün kastettiği ilk anlam değil, bana çağrıştırdıklarıyla uğraştım hep. Hayatımda hiç düz cümle olmadı. Hoş, bu biraz da kimse düzünden konuşmadığı için…
Çıkan suretlerin altındaki ‘Aslı gibidir’ ibaresini de haliyle orijinalinin aynısıdır anlamında değil, Aslı diye bir kadına benzer şeklinde anladım ufakken. E, masallar devrindeydim. Aslı, peşine düşülecek güzel bir hayaldi. Sahi nasıl bir şeydi de benzerlerinden bahsediliyordu böyle her yerde. Hayalim, çocuk dünyasına garezi olan bir yetişkinin kahkahalarla beni ‘aydınlattığı’ o gün puf dedi söndü. Belgeler dünyasıyla tanıştım; aslı, sureti, falan filan…
Aslı Erdoğan’ın tutukluluk haliyle ilgili haberleri okurken o günlerime geri döndüm. Bayram günleri… Kendimle ne edeceğimi bilmediğim boşluk zamanları. “Kapatılan Özgür Gündem Gazetesi’nin tutuklu Yayın Danışma Kurulu üyesi ve yazar” diye başlıyor onunla ilgili haberler. Şu danışma kuruluna devlet eliyle atfedilen anlam, insanın üzerine büyük gelen kıyafetler gibi. Ama bütün o iftira çamurlarını kazıdığınızda ortaya çıkan korku, şu devletin korkusu çok sahici. Yan yana gelmemeli kimse. Tek tek ve birbirine karşı olarak durmalı.
Aslı Erdoğan’ı bu denli tehli kılan ne? Okuyanı yerinden şöyle bir sarsan sözünü; tanığı olduğu haksızlığı ifşa için, hakiki olanı paylaşmak için anlatması. Barış teröristliği yapması. Bu yazı yazılırken, 28 belediyeye kayyum atandı. Dil içi çevirisiyle Kürt halkının iradesi bir kez daha yok sayılmaya kalkışıldı. Ama karşısına geçip ezmeye çalıştığınız şeyin varlığını, en çok da o sistematik kötülüğünüz, zulmünüz ele verir. Ve bugün o irade kadar gerçek çok az şey var bu topraklarda.
Hadi kardeşlikten, bayramda küslüklerin son bulmasından bahsedelim, değil mi ama… Bayram günlerinin hoşgörü ortamından. Aslı’dan gelen son haberler, elleri kelepçeli olarak iki kere hastaneye götürüldüğü, ancak doktorla görüştürülmediği yönünde. Gözaltı ve tutukluluk süreçlerini de işkence alanı olarak kullanma azmindeki devlet aygıtı karşısında artık kendi doğrularınca ve varlığınca yaşamak isteyen herkes o durduğu noktada tek kişilik mücadele alanıdır. Dahası saflaşılacak yerler bellidir. Her nereye saldırılıyorsa, orası sığınaktır hepimize.
Mahkeme kararıyla kapatılan, binası basılan, çalışanları sırf keyfi olarak dövülsün diye gözaltına alınıp bırakılan, binası mühürlenen Özgür Gündem’in Genel Yayın Yönetmeni Zana Kaya ile Yazı İşleri Müdürü İnan Kızılkaya 22 Ağustos’tan bu yana tutuklu. Devletin ironisi gereği gazetenin yayın danışman kurulu üyesi, dilbilimci, yazar Necmiye Alpay da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde “silahlı terör örgütüne üye olma” ve “devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozma” iddiasıyla tutuklandı. Bütün dünya bu sapır sapır dökülen suçlamaları, o suçlamalar arasında her zamankinden daha çok ışıldayan barışın insanlarını izliyor. Her biri biricik birer kıymet olanları.
Yani, Aslı gibisizdir. Bu vesileyle, düşmana inat onun kristal edebiyatından geçmenin tam zamanıdır okumayanlar için. Kristal dediysem hem ışığında büyüleyici, hem berraklığında acımasız hem keskinliğinde acıtıcı hem temasında şifalı. Ama ben tek bir alıntı yapmayacağım onun kitaplarından. Bu vesileyle değil.
Aslı Erdoğan’ın canını acıtmaya çalışabilirsiniz. Ama en büyük işkenceleri kendisine yapmaktan çekinmemiş bir ruha, insan hakikatinin peşine düşmüş bir cesur yüreğe edebileceğiniz ona tanıdık olmayan bir kötülük yok. Anlatmadığı, anlatamayacağı. İyisi mi, korkmaya devam edin. Sureti çıkarılamayan insanlardan, bir örnek olmayanlardan korkmaya devam edin. Sisteminizin dişlisi olmayan kılçıklardan. Artıklardan. Tek başına kıta olanlardan. Onların memleketi her bir kalptir. Öyle bir girerler ki içeri, ruhunuz duymaz. Sevgilerinde, inançlarında, her tür pisliğe inat korudukları umutta, varlıklarında boğulun. By Karin Karakaşlı
Maksimum düzensizlik günleri
Fizikle ya da herhangi bir bilimle ilgilenen herkesin en az bir kere duyduğu bir olgu, Entropi. Her şey yıpranır. İnsanlar ölür, makineler bozulur, ormanlar yanar. Çöküş, bozulma, çürüme, paslanma gibi şeyler. Termodinamiğin ikinci yasası ya da daha romantik bir söylemle, dünyanın kanunu. Kainattaki her şeyin minimum enerji ve maksimum düzensizliğe olan eğilimi. Elmanın ağaçtan düşmek istemesi ya da mürekkebin suda dağılması. Bunlar fiziksel örnekler elbette.
Entropiyi hayatımıza müdahale eden tüm muktedirler olarak görebiliriz, bazen devlet, bazen din, bazen de medya. Bunları zaten biliyoruz. Pekâlâ entropiye karşı savaşabilir miyiz? Oğuz Atay’ın Günlük’te bahsettiği gibi Kafka’nın K.’sı, entropiyle savaşabileceğimizin bir göstergesi. K., toplumun giderek ilgisizleştiğini, toplumsal olaylara tepki vermediğini görür. Toplum entropisi de budur. Türkiye’de de durum böyle, tepeden bir kartopu gibi yuvarlanıyoruz, bu sırada çığ gibi düştüğümüzün farkında bile değiliz. K. savaşmayı tercih eden bireyi temsil eder, Sisifos gibi. Umudu vardır, savaşır. Entropiye karşı tek başına bir adam. Yine Oğuz Atay’ın sözleriyle: “Bu asil bir savaştır. Ümitsizliğe karşı savaştır.”
Devlet entropidir. Kendi “düzen” diye tanımladığı şey uzamda kaotik olayların sebebi olabilir. Bu nedenledir ki öğretmenler, akademisyenler, sanatçılar ya da barış için cümleleri olan insanlar düşman diye nitelendiriliyor, toplum medyanın yönlendirmeleriyle beyaza siyah demeye başlıyor ve tabiri caizse kurmalı bir oyuncak gibi sadece istenilen olaylarda tepki gösteriyor. Entropinin yaptığı da tam da budur.
Çöküş. Çürüme.
Bu yazıyı yazdığım sırada Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay hâlâ cezaevinde. Binlece öğretmen açığa alındı. İçlerinde Kemal Varol, Murat Özyaşar gibi çağdaş edebiyatın önemli isimleri de yer alıyor. Önceleri “sıra bize ne zaman gelecek” diye düşünürken artık kimsenin —arkadaşlarımızın— böyle düşünmediğini biliyorum. Çünkü sıra bize çoktan geldi. İçerdekiler bizim arkadaşlarımız, kardeşlerimiz.
Bugün değilse ne zaman K. olacağız? By Selim Bektaş
Aslı Erdoğan: Gücümü, gerçeği söylediğimi bilmekten alıyorum
Özgür Gündem Yayın Danışma Kurulu Üyesi, Yazar Aslı Erdoğan, 19 Ağustos’tan bu yana tutuklu bulunduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinden Evrensel’in sorularını yanıtladı. Avukatı aracılığıyla ulaştığımız Aslı Erdoğan, “Susturulan her gazete ve gazeteciyle halkın haber alma hakkı da çiğneniyor, gözdağı verilen her akademisyenle fikir üretiminin, bilimsel düşüncenin, eleştirel yaklaşımın yolu kesiliyor, tutuklanan avukatlarla toplumun savunma hakkı tehdit ediliyor” dedi.
https://www.evrensel.net/haber/290165/asli-erdogan-gucumu-gercegi-soyledigimi-bilmekten-aliyorum
Arkadaşlık, kapatılma ve yazının özgürlüğü
Yıllar önce Aslı Erdoğan için bir dosya yapılmış ve ben oraya ‘Kırmızı Pelerinli Kent’teki anlatı sorunlarını kıyasıya eleştiren bir yazı yazmıştım. Sonra, tutuklanmasının ardından Fil dergisi Aslı Erdoğan için özel bir sayı yaptı ve ben de oraya “Edebi Marjinal, Toplumsal Müdahil” diye bir yazı yazdım. İlki olumsuz, ikincisi olumlu o iki yazı daha ‘mesafeli’ bir yerden, belki de bir ‘edebiyat eleştirmeni’ gözünden yazılmıştı. Burada ‘Aslı’nın Arkadaşı’ olarak yazdığım bu yazı ise daha şahsi bir yazı olacak.
Arkadaşlık ve ‘Tuhaflık’
Önce ‘arkadaşlık’ ya da ‘dostluk’ denilen şeye dair Ulus Baker’in söylediği şu şahane şeyle başlayalım: “Kendisiyle dostluk kuracağınız her şeyde şöyle bir ‘başka dünyadan’lık, bir tür beceriksizlik hali, bir tür tuhaflık olmazsa asla dostluk kurulamaz.” Aslı Erdoğan’ın bu dünyadaki hali ve edebiyattaki hali böyle bir ‘başka dünyadanlık,’ bir tuhaflık taşıdığı için kendimi onun ‘arkadaşı’ gibi hissedebiliyorum. Aynı masada saatlerce oturabilir, aynı sokaklarda yürüyüp benzer dertlerden yakınabiliriz. Ya da aynı eylemde var olma hakkı tanınmayan birilerinin ve dolaşımda olma hakkı tanınmayan kavramların (benlik, ötelik, özgürlük, göçebelik vs.) ‘var olma hakkını’ savunabiliriz. Ya da bu ülkede ve dünyanın çeşitli yerlerinde cümle kurma hakkı, varlığını söze dökme hakkı elinden alınmış insanlar için benzer cümleler kurabiliriz. Bu nedenle ben Aslı Erdoğan’ın arkadaşıyım: çeşitli siyasi ya da kültürel aygıtların ele geçirmeye, kapatmaya çalıştığı, resmi ideoloji ve müfredat dışı bir hayatı, bir tuhaflığı, başkalığı savunduğu için.
Taş Bina’ya Kapatılmak ve Anlatmanın Gücü
Kapatılmaktan nefret edip, toplumsal ve kültürel yapıları kıran daimi göçebe karakterleri anlatan Aslı Erdoğan’ın şimdi ‘dört duvar’ arasına hapsedilmesi çok ironik ve acı bir durum. Yazdıklarında Foucault’ya sürekli göz kırpan ve kapatma aygıtlarına alenen karşı çıkan Aslı Erdoğan kendini şimdi bir ‘taş bina’nın içinde buldu. ‘Taş Bina’ adlı kısa metnini ben yekpare toplumsal ve siyasi yapıların, bir baskı aygıtının alegorisi olarak okuyorum. O metinde yazar taş binayla değil, taşların arasından sızan fısıltılarla ilgilendiğini söylüyordu. Taşların arasından, o çimentodan bile sızabilecek başka türlü hikayeler var. Aslı Erdoğan’ın da ve ondan sonra aynı gerekçeyle —Özgür Gündem’e yazmak— tutuklanan Necmiye Alpay’ın da o taş binanın sıkıntısını fena halde hissetmenin yanı sıra, aradan sızacak başka türlü fısıltıları duyabileceklerini ve bunları birer hikayeye, yazıya ya da romana çevirebileceklerini düşünmek insana iyi geliyor. Bundan birkaç ay önce ‘Felaket ve Edebiyat’ bir söyleşi yapmıştık. Orada, bütün bu toplumsal felaketlerin edebiyata nasıl yansıyacağını konuşurken şöyle ‘iç açıcı’ bir sonuç çıktı: dünyada hiçbir darbeciyi, işkenceciyi, diktatörü vesaire anlatan kayda değer tek bir roman, hikaye ya da film yoktur. Sanki burada ‘ilahi’ bir adalet var gibi: insan özgürlüğüne karşı davrananlar kendi zulüm tarihlerini edebiyatta ve sanatta anlatma hakkına sahip değiller. Yapabilecekleri en iyi şey, masaya zorla oturtulan ‘tarihçilere’ resmi ve yanlı bir tarih yazdırmaktır ki o tarih de çok geçmeden çürütülür.
Sevgi Sosyal Misali
Burada, tarih de bir darbenin yıl dönümü olduğu için, örnek olarak bir darbe hikayesini anmak isterim. Sevgi Sosyal 12 Mart’ı anlattığı ‘Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda bütün o feci darbe koşulları karşısında, ‘Yıldırım Bölge’de tutulan yazar, çizer, düşünür ve eylemcilerin nasıl hayatta kalabildiğini, benlik duyguları ve benlik haklarını nasıl canlı tuttuklarını ve de bütün o generallerle, gardiyanlarla, kötülük memurlarıyla nasıl alay edebildiklerini müthiş bir ironiyle anlatıyor. Yani, darbe zulmünü yaşayanlar, kendilerine o zulmü yaşatanları ‘anlatma’ ve ‘teşhir etme’ gücüne sahipler. Büyük ve haysiyetli bir özgürlük bu. Hiçbir polis devleti taraftarının sahip olmadığı bir özgürlük. Yani, sevgili Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, içiniz rahat olsun: hayatınızı vakfettiğiniz edebiyat, sizden, yani bizden yana. By Ahmet Ergenç

