Dört bin vuruş. Tek söz. Barış.

Günlerdir, Aslı’nın Arkadaşları olarak biz, bu köşede nöbet tutuyoruz. Sözcüklerle bir talebi gündemde tutmaya çalışıyoruz. Aslı’nın, Necmiye Alpay’ın ve aynı sözün arkasında olduğu için bedel ödeyen sayısız insanın sesi olmaya çalışıyoruz. Tek söz, tek talep. Barış.

Bugüne dek yazılanlardan, söylenenlerden öte sözüm yok. Geleceğe dair umutlu sözler de etmek gelmiyor içimden. Hiçbir zaman iyimser bir insan olmadım. Çoğu zaman yalnız, öfkeli ve tahammülsüz hissediyorum kendimi. Gerçekliğin yitmesi. Art arda gelen darbelerle yer yön duygusunun kaybı. Nedeni bildiklerimi ötekileştirme. Zaten hiçbir zaman sahip olunmayan aidiyet duygusuna dışlanmışlığın, düşmanlığın eklenmesi. Kaçma isteği. Geride kalanlar? Alınan darbelere karşılık verme isteği. İnsanlık, haysiyet? Ne ki kişinin karamsar ya da iyimser olması meselesi değil bu. Bu evrensel değerlerin, insan olmak için temelde gerekli, vazgeçilmez olanın korunması meselesi. Bunun için kişinin bireysel olarak gereken çabayı, sonuç gözetmeksizin, göstermesi meselesi.

Bir zihin tutulması, parçalanması yaratılmaya çalışılan. Gerçeğin kılıftan kılıfa sokularak unutturulmaya çalışılması. Bugünlerin geçeceğini biliyorum. Yerini daha aydınlığına ya da daha karanlığına bırakacak. Dilde pelesenk olan kavramların hayatımızdaki eksikliğine dair ya bir şeyler yapacağız ya da hayat kendini derin bir vazgeçişe bırakacak. Bir gün büyüyeceğiz ve barışın hepimiz için gerekli olduğunun ayırdına varacağız. Belki varmayacağız.

O güne gelene dek sabırlı olmayı öğreneceğiz, bir yol tıkandığında kendimize yeni yollar yaratmayı. Atıl bir umut değil, zamana yenilmeyen bir inat eşlik edecek bize. Çünkü genelgeçere değil gerçeğe gereksinimimiz. “Yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek

(Aslı Erdoğan, Münzevinin Ruhuyla Sohbeti (1) – Bir Kez Daha).”

Bugün, babam, Yetmiş yaşındayız, dedi, size bir şey olursa dayanamayız. Aklıma yüzlerce, binlerce anne baba geldi, nasıl dayandıkları. Peki, ne işe yarıyordu yaptıklarımız? Dört bin vuruş. Tek söz, barış. Ben yazdım diye mi gelecek? Elbette hayır. İlmek ilmek dokuyacağız barışı. Her çatlaktan sızarak, bazen belki kendi içimizde bile ayrılarak, birleşerek sonra, daha güçlü. Dediğim gibi, bu umut değil, insan olmak için temelde duyduğumuz gereksinimlerin, hakların peşine düşmek. Barış bir gün herkes için gerekli olacak, karanlık herkesi içine alacak, o günü beklemeli miyiz?

Dört bin vuruş. Ve tek söz. Barış. Yorucu, kimilerine göre gereksiz bir yol var alınacak. Ne işe yarıyor ki yaptıklarınız, sözünü duyacağız, sık sık. Belki ödeyeceğimizi öngörmediğimiz bedeller ödeyeceğiz, ödüyor kimimiz.

Duygulardan söz etmeyi hiç istemedim. İnsanın en değişken, en ikircikli yanı bana göre. Umut, karamsarlık, sevgi, nefret hepsini bir yana bırakalım. İnsan olmaktan, bunun gerekliliklerinden söz edelim. Ucu henüz kimilerine dokunmasa bile savaş içinde yaşayan bir toplumun içinde bulunduğu hezeyandan. Zihnimizde fikrimizde ne zamandır özgür olmadığımızdan.

Aslı hapiste, biz özgür değiliz. Ne zamandır özgür değiliz. Özgür olmadığımızın ayırdına varacak bile zamanımız olmadan değişen bir gündemin içine uyanıyoruz her gün. Söylemler değişiyor, demokrasi gibi sıkça duyduğumuz sözcükler her gün beş benzemez anlamda karşımıza çıkıyor. Yer altımızdan kayarken yol almaya çalışıyoruz.

Dört bin vuruş. Tek söz. Barış. Ne işe yarıyor ki yaptıklarımız? Bunu zaman gösterecek. O zamana dek atıl bir umutla değil, zamana dayanan bir inatla yol almak gerekecek. By Sine Ergün

Mırıltılar

Burada, zamanın ağaçlarla şarkı mırıldandığı yerde uzakları soruyor bir çocuk annesine. O sıra büyüklenen sözcükler sokağa çıkmak yerine evde oturmanın kapısını çekiyor içten içe. Gidecek yeri olmayanlar için saati sormaz sokak. Yıkacak gücü olmayanlar için kudretli ve fiyakalıdır.

Gidemeyip kalanlar için de serin avlular ve kuş sesleri. “Ağaç” ve “yeşillik” mahcup sözcükler nicedir, “park” mahcup sözcük. Oradaydı herkes. Gaz bulutlarının göğü sardığı yerde göğsünü rüzgâra açmanın bıçkın sesiydi kime sorsan.

Ne sokak, ne sözcük. İşte burada başka bir anlam zorluyor mantığı. Analiz kasmaktan zatürre olmuş saç dipleri beyaz kusuyor. Kussun! Çok oldu Kürt çocuklarının eve girmediği, bir yatağa boylu boyunca uzanıp sabaha kadar deliksiz uyumadılar kaç yıl geçti? 600 haftadır arananlar var içlerinde. Kimin kime kimden sustuğunu nerden bilecek içinden konuşanlar. Sınıfına ihanet etmiş “eski” burjuvaların muhakkak cezalandırıldığı doğrudur ayrı bir mesel. Bu arada Kenan Bilgin nerede? Hurşit Külter nerede?

Ne bir grev çadırından bahsedebiliriz, ne Kobanê’den. Zonguldak maden işletmeleri ya da Ereğli demir çelik nerededir? Soma’dan önce kaç felaket yaşandı madende bilen var mı? Cizre ile Sur’un yerini haritada kaç insan gösterebilir? Mazgal, görüşçü, mektup, kart, avukat, başgardiyan, ring aracı, ranza, volta, mahkeme günü, itiraz dilekçesi… kimin için ne anlama gelir? Kaç insan sıralı sözcüklerden birini kendisi için cümle içinde kullandı, ne zaman?

Biz; yani yazmak için kaleme kâğıda abanan, bilgisayarın başına geçebilenler, kalan boşluğu doldurmak iddiasıyla kendimizde olanı dışa vurmanın telaşındayız. Olmalıyız. Olalım. Kaçınmayalım bu telaştan.

Aslı ile Necmiye ezilen sınıfın yani işçilerin, ezilen ulusun yani Kürtlerin, ezilen cinsin yani kadınların ve LGBTİ bireylerinin yanında oldukları, onlarla birlikte mücadele ettikleri için cezaevinde tutulmaktadırlar.

Yazar olmaları bir yana, iktidarın kavgalı olduğu herkesle dayanışma içinde oldukları, yetinmeyip onların sesi soluğu olan gazetelerden birinde, Özgür Gündem’de, yazıp çizdikleri için cezalandırılmaktadırlar. İşçi olmayanın işçiyle, Kürt olmayanın Kürt’le, Alevi olmayanın Alevi’yle dayanışması, hatta bunu saklamayı aklının ucundan geçirmiyor olması iktidar için kabul edilir olamaz. En masumdan başlamalıdır ceza ve korku; sonradan buna yeltenecek olanlar kuyruğu dik tutmaya çalışmamalıdır. Herkes başına geleceklerden korkmalı ve geri çekilmelidir.

Şiddetin bir parçasında Tahir Elçi vardı elbet, bir parçasında top ateşine tutulan kasaba merkezleri var. Bir parçasını işten el çektirilen öğretmenler oluşturuyor artık, bir parçasını da vicdanıyla yazan ve ezilenlerden yana olan yazarlar oluşturuyor, oluşturacak.

Sevdiğini iddia eden ama acımasızlıkta sınır tanımayan bir ülkenin çocuklarıyız. Hrant’ın cesedi sokak ortasında hâlâ. Katilden kahraman yaratmanın bütün erdemlerini bilen bir iktidar geleneği var karşımızda. Onlar tutukladı arkadaşlarımızı. Cinayetleri kimin işlediğini de biliyoruz ayrıca.

Zamanın sınanan sözcükleri sokağa çıktığında, avludaki zeytin ağacı göğe çevirir yüzünü. Toprağın buğusuyla sever dallarına konan serçeleri. Sabırsızdır bazı ağaçlar da sözcükler gibi. Sırasını beklemek istemez, meyve vermekte ısrar eder sürekli.

Çünkü bazı şeyler beklemelidir, zamanın neminde paslanmalı, gözden yitmelidir. Geri dönülemeyecek olan nedir, bunu sormalı insan kendine.

Bu satırların yazdıktan sonra kart atacağım Aslı, Necmiye ve koğuş arkadaşlarına Lefkoşa’dan.

Aşağıya ben kulunuzdan bir dize bırakıyorum. İhtiyacı olan kullanabilir.

Selam olsun!

“Yanlış çevirmişler dünyayı törene taş, törende taş gerekir” By C. Hakkı Zariç

Artık deliler boşansa ya

Aziz Nesin’in Deliler Boşandı adlı öyküsü, akıl hastanesindeki esaretlerinden boşanıp Arisontopolis şehrinde akıllıların yaptığı yasaların tersini yaparak, o yasaları bozarak şehri yaşanabilir kılan delileri konu alıyor. Nihayetinde şehrin sakinleri, “N’olur bizi bırakmayın!”, “Bizi yine o akıllıların eline mi bırakacaksınız?”, “Sizde hiç acıma duygusu yok mu? Bizi yüz üstü bırakıp nereye gidiyorsunuz” diye tepki gösterse de deliler ödevlerini bitirip tımarhanelerine geri döner. Öykünün serencamında ise Nesin, bir delinin bozduğunu kırk akıllı düzeltemez, diyerek düzeltmek—bozmak eylemlerini ironiyle tersyüz eder.

Türkiye’yi en iyi anlayan ve metinleriyle en iyi anlatan yazarımız olan Aziz Nesin’in cümlelerine ülkenin yaşadığı sıralı yalan hikâyeleri mevsiminde tekrar ihtiyaç duydum ve sarıldım kitaplarına. Öykülerine gelince ise Kurt Vonnegut’u doktorum kabul edip reçetesine harfiyen uydum, öykü seansları hiç ihmal etmedim. Vonnegut, bu güzel reçetesinde; her gün öykü okumanın, vücut ve ruh için Doğu’nun aptalca meditasyonlarından daha yararlı olduğunu söyler. Bu seanslara ise Budist Şekerlemesi adını verdiğini söyleşilerinden okuyoruz.

Malumunuz ülkemizde doğruların peşinden delicesine gidip haber yapmak, yazmak çok zor bir iş. Bu işe kollarını sıyıranların çoğunlukla duyduğu tanım ise deli işi’dir. Bu zorluğun farkında olarak girişilen bu uğraşıda kim olursa olsun zalim muktedire, kimden gelirse gelsin hukuksuzluğa, kime dokunacaksa dokunsun haksızlığa karşı durma prensibiyle şekillenen özgür basın sadece gelenek değil aynı zamanda ‘gelecek’tir de! Geleneğinde, 89 çalışanının öldürülmesi, Özgür Gündem’in 50 kez kapatılması, yaptığı haberlerden dolayı haklarında açılmış 480 dava dosyası, eğilip bükülmemesinden dolayı bombalanması var. Bu gelenek, acı bir tarih ifade etse de barış ve demokrasi emeli için herkese iyi gelecek, diyerek delilerimize geri dönelim.

Şimdi akıllıların yaptığı yasaları bozacak, tersyüz edecek delilere en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlardayız. Akıllıların yasaları ne diyor, yasalar demese de bu yasaları uygulamakla mükellef akıllı insanların uygulamaları ne diyor, neyi gösteriyor? Tehli egemen aklın zararlarını her gün yanı başımızda hissediyoruz. Ne aklı ne de akıllıyı tırnak içine alarak birilerini aklamak ya da ‘meclisten dışarı’klı söz söylemek istedim. Şüphesiz, insanı; yaratılmışların en masumları, en şereflileri olan bitki ve hayvanların mukaddes seviyesine yaklaştıran bir delilik kaldı elimizde. Savaş denilen akıllı insan yapımı bir felâketin ciddiyetini bir deliye anlatamazsınız. Meslekte yükselmek için birilerine hoş görünmek gerektiğini bir deliye kabul ettiremezsiniz. Durmadan kendini yalanlayanların alkışlandığını delile anlatamazsınız. Hilafet için yalanın, şatafat için yolsuzluğun, saltanat katliamların mubah kabul edildiği bir zalim sistemi delilere kabul ettiremezsiniz! Kendinizi hiç yormayın! Deliler Boşandı öyküsünde Aziz Nesin öykü kahramanına şunları dedirtir; “Biz, bu savaş denen işin şakaya gelir yanı olmadığını bitürlü delilere anlatamıyoruz. İşi deliliğe vuruyorlar.”

Deliler boşansa da, düşüncesini ortaya koyan, yazan insanların esaretine neden olan akıllıların yaptığı yasaları tersyüz etse,

Deliler boşansa da, barış diyen insanların üzerine tankla tüfekle gidilirken savaş nâraları atanların yoluna güller serildiği günler son bulsa,

Deliler boşansa da, kadın bedenini erkek eline bırakan zihniyet son bulsa; ne kimsenin emaneti ne kimsenin namusu olarak hayat sürülse.

Deliler boşansa da, istismarcılarla baş başa bırakılan çocuk, tecavüzcüsüyle evlendirilen ve ondan çocuk doğurmaya mecbur bırakılan kadın, doğurmak istemediğinden muktedir ve yandaşlarından ‘yarım’ muamelesi gören bir cinsiyetin bayramı olsa,

Deliler boşansa da, yarısı vergi olan arabanın, yakıtın hesabını sorsa. Tamamı halkın vergileriyle yapılan yol ve köprüden halkı fahiş ücretle geçmek zorunda bırakan sistemi tepetaklak etse,

Deliler boşansa da, aynı topraklarda yaşayan halklardan birinin adı lanetle, diğerinin adı ihanetle, öbürünün nefretle, bir başkasının da husumetle anılmasa,

Deliler boşansa da, kaleminin kömürüyle her türlü ahlaksızlığı aklamaya çalışanların; köşelerinde insanları hedef göstermekten zevk duyanların; katle, linçe, hakarete sebep olanların yüzüne, yürek yoktur belki göğüs boşluğuna, hep birlikte tükürseler tükürseler,
Deliler boşansa da, okullarda bilimi zul görenlerin, sanatı zül bilenlerin, felsefeye fuzulî bakanların, dil eğitimini çok görenlerin, yobazlığı her fırsatta allayıp pullayanların çarkına çomağını soksa da dişlileri dağılsa,

Deliler boşansa da, medeniyet diye betonu dayatanların; çiçeği görünce renklerin, ağacı bulunca gölgesinin kâr marjını hesaplayanların plan ve projelerini tersyüz etse,

Deliler boşansa da, gönül rahatlığıyla kitaplara dalsak,

Deliler boşansa ülke, o meşhur söylemle, yetmişdokuzmilyon yurttaş rahatlar ve tabii iktidar yerinden korkuyla zıplar. By İsahag Uygar Eskiciyan

Barışname ya da başka bir şey

Girizgâh

Bir hayal ve birçok hayâ içerir!

Barışname

Bir çiçeğin güzelliğinin seyir süresi kaç zamandır? Bir nehrin, bir çağlayanın sesini aşkla dinleme süresi peki? Ya bir ormanın yeşilin farklı toplarıyla uzayıp gitmesini seyretme keyfi. Bir dağın yüceliğine hayran hayran sabitlenen bakışların süresi ne kadardır. Tamam, bu sorular burada dursun, dünyanın güzel olduğu fikri de burada dursun. Bu şimdilerde sadece acı veriyor. Acı da dursun. Alıştığımız nedir, öncesi nedir, bunları da karıştırmayalım.

Diyelim ki bahar gelmiş… Diyelim hem de tek bir çiçek önden habercisi olmuş da diyelim biz farkına varmamışız. Ah ne ahmakmışız. Gelmiş işte ve de hoş gelmiş. Bahar gelmiş, barış gelmiş; bir bakmışız gelmiş. Zamanı mı sorulur böyle bir durumda. Birkaç defa daha ‘hoş gelmiş’leri hak ediyor. Biz içimizde bunları çoğaltalım şimdilik. Şimdilik panayır var, şimdilik ne diyelim? Dağarcıklarda bunu tek başına karşılayacak bir kelime yok. Aman be, üretmeyeceğiz de! Bilmediğimiz, yaratılmamış o kelimenin güzelliğini yaşıyoruz. Şimdilik bu böyle. Devam edelim.

Barış gelmiş de eli boş mu gelmiş, takmış peşine huzuru öyle gelmiş. Ağızlar kulaklarda. Az daha yırtacak olanlar var dudak yaylarını. Gerilmiş de gerilmiş. Dişler, artık kimse rengini, tonunu önemsemeden, artık kaç tane kalmışsa yuvalarında, onlar da gururla ortada. Kimse eliyle kapatmıyor üstelik. Eller havada, parmak şıklatmayı yeni öğrenmek isteyenler var. Deniyor bir iki… Başarıyor ki başarmasa ne olacak. Parmaklar kendiliğinden şıklatıyor notayı. Islığı yeni öğrenenlerin ilk yaptığı şey, mutluluk gözyaşı dökmek oluyor. Neden çocukken öğrenmedim, diyenler oluyor. Çocukluk uzakta. Hatırlamak istemeyenler var. Çocukluk çok uzakta. Islık dersleri çabucak verimini veriyor. Öyle mutlulukla deneniyor ve şarkıya döndürülüyor dillerde. Denemek değil herkes şevkle şarkısını şakıyor. O an Azrail gelse gıdıklanarak karşılanır. Dur bir kez daha nakaratı ıslakla da öyle alayım seni, der ve alkışla bekler. Güle oynaya. Oynaya katıla, huzur gelmiş ya. O gün mutluluktan öleceklerden biri olmak için yarışanlar olacak. Barış gelmiş ya!

Ohoo hoo barış gelmiş, yeniden elmayı yazmaya başlıyoruz, yeniden çiçekleri, yeniden yazıyoruz aşkı. Önce afallıyoruz bir iki. Uzun süredir yazmamışız gazel, uzun süredir güzellemelere değmemiş dilimiz de ondan. Sonra yolunu buluyor da öyle akıyor cümleler, seciler, kafiyeler, mısralar. Bembeyaz sayfalarla gülümsüyoruz, doğayı yazıyoruz. Çocuklar durur mu! Onlar da çiziyor yeni bir dünyayı. Aslı hep yazıyor, İnan yazıyor, Zana yazıyor, Necmiye yazıyor, beraber büyüttükçe büyütüyorlar barışı.

Ya Da

Hemen yanımızda bir çocuk. Durgun. Bir gözü gülümserken diğer gözü hüngür hüngür ağlıyor. Şaşırıyoruz. Çünkü barış gelmiş, insan tüm gözlerle gülümsemeli. Biz sormadan kendisi başlıyor anlatmaya. Barış iki saat önce gelseydi, diyor, babam da sevinebilecekti. Sonra hemen yanındaki kadın, “dört saat önce gelseydi oğlum da yaşayacaktı bu sevinci” diyor. Derken artıyor bunlar. “Dün olsaydı kardeşim de yaşıyor olacaktı.” “İki gün önce gelseydi arkadaşım da aramızda olacaktı.” “Bir hafta önce komşumuz…” “Sekiz gün önce yitirdiğimiz üst kattaki genç…” “Bir ay önce okuldan arkadaşımız…” “Bir yıl önce olsaydı yüzlerce yurttaşımız aramızda seviniyor olacaktı.” “On yıl önce getirebilseydik barışı, binlerce insan şimdi ne güzeldi.” Herkesin bir gözü ağlamaya başlıyor sonra. Sadece bir gözle gülebiliyoruz artık. Yarım dudakla. Bir elin parmakları şıklatılıyor. Yarımız geç gelen barışın hüznünde yarımız da ‘gelmiş barış’ panayırında.

Başka

Gelgelelim güne. Maalesef ki barış henüz gelmedi! Maalesef kendisine doğru adım atmadığımız her gün biraz daha uzağına düşüyoruz barışın. Yukarıdaki gibi bir tablo için gözünü kırpmadan canını verecek insanlar var ülkemizde. Altmış yılın her günü ölmüş insanlar var. Yetmemiş günleri öğünlere bölmüşler ve bir kez de öyle ölmüş yetmiş yaşında insanlar var. Henüz sekiz yaşında ama gözlerine bakınca mazinin cehennemini hissedeceğin çocuklar var. Otuz yaşında otuz bin defa parçalanmış ama gömülmemiş gençler var.

Bir Şey (Öte yandan)

Katil yetiştireceksin ya da maktul! Bayrak denilince ölecek öldürecek, tarih denilince ölecek öldürecek, din denilince ölecek öldürecek, mezhep denilince ölecek öldürecek; vatan denilince, dava denilince, toprak denilince, sınır denilince; sultan deyince, saray deyince ölecek öldürecek katiller maktuller ülkenin cansız örtüsüne dönüşmüşken… Evet dönüşmüşken, ya kurbansın ya da makul! Sesin çıkmasın diyedir, yasalar nezdinde; hem pula muhtaçsın hem paraya kul! Aklın basıp da ‘neden bu ölümler’ diye, sesin çıkmasın diye, ya cehalet tokasıyla mühürlenmişsin ya da Acun medyasına mahkûm. Müstahak değilsin hiçbir zaman bu zulme ama de artık “yıkılsın bu düzen” de artık “barış hemen şimdi!” By Ercan y Yılmaz

Alevi tutmak

Çocukluğumda, bizim ev gaz sobalarıyla ısıtılırdı. Oturma odası, misafir odası, yemek odası ve mutfakta kışın kurulan farklı markalarda sobalarımız vardı. Yatak odalarındaysa soba kurulmaz, yorgan, battaniye ile ısınırdık. Özel durumlarda, —hastalık gibi— oturma odasındaki divanda yatılırdı. İzmir’de soğuklar birkaç ay sürse de, sıcağa alışkın bizler için, üşütücü olurdu. Bilmem sen gaz sobalı günleri hatırlar mısın Aslı? Benden on yaş küçüksün. Yaş farkı, edebiyat arkadaşlığı için elbette önemli değil, kaç yüz yıllık yazarlarımızla, sanatçılarımızla edebi dostluğu paylaşıyoruz. Böyle düşününce, aynı çağda yaşamak önemini kaybediyor zaten. Öte yandan, hatırlama ve hatıralara gelince, paylaşılan dönem fark ediyor; ama çok da değil(O)

Bu sobalardan en sevdiğim Vezüv marka olandı. Silindir biçimindeydi, önünde bir mika camı vardı. Yanarken, arkasına takılı gaz bidonundan, hafif lıkırtılarla akan gazın sesini duyardık. Sıklıkla mika camdan bakıp alevleri seyrederdim. Sarı, kızıl ateş dilimleri yükselir, bazen de mavileşirdi. Öyle büyüleyici oynaşırlardı ki, sıcaklık gözümü korkutsa bile, sobanın mika camlı minik kapısını açıp onları tuttuğumu düşlerdim. Alevler! her zaman büyüleyici.

Büyüsünü yapansa bizim bakışımız. Çok az insan, kalbiyle ve aklıyla birlikte dikilir bacaklarının üstünde. Alevi tutmak, kalbin isteğiyse, acına katlanmak da aklın sabır veren bilgisi olmalı. Kendinden dışarı bakan gözlere, yaşamak bir nişan emanet eder. Artık O, nerede olsa, nereye gitse alevi tutmayı düşleyendir. Duyarlı olmak, pek konforlu değildir yaşamda; çoğu zaman canını yakmak isteyenlerle çevrildiğini hissedersin, azınlıksındır ama böylece çoğunluğun sessizliğini duyarsın görünmez duyargalarınla.

Kırmızı Pelerinli Kent’i bir yolculuk sırasında yanıma almış; uçarken okumuştum. Öylesine kaptırmıştım ki kendimi, sanki biletim yazdığın ülkeye kesilmişti. Oraya doğru gidiyordum. Coğrafyanın sıcaklığı içime değmişti. İnsanların umarsızlığı ve umursamazlığı, kendini hayatın akışına teslim edişi, alışılmış, görünmez sefaletin ortasında; odanda yaşadığın boğuntuyu, kalbine bir iğne ağırlığıyla düşen acıtan sesleri işitmeni…

Turistlerin plajlardan, şık dükkânlardan, otellerden avuç avuç tatil anılarıyla döndüğü Rio de Janeiro’da, sen tersine, arka sokaklarındaki kirli sulara basarak yürümüş, kalbine değenlerin, aklınla acısını damıtmıştın. Sonrasında yazdığın, yaptıkların, yaşadıklarınsa değerini hep bu gözü pek insanlığından aldı gücünü. Kendi ülkende, arka sokakların seslerine elbette duyarsız kalamazdın!

Bir yazar, tam da bu yüzden öz/erk olmalı. Tüm siyasi erklerin anlamaktan kaçındığı mesele bu. Ve, biliyorsun Aslı; özündeki bireysel erk’in olmasa, duyarlığın eksilirdi yaşamından. Soğukkanlı, siyasi erk’lerin oradan oraya savurduğu çoğunluk gibi… Düşünmez/ Duygusal olmakla karşı karşıya kalırdın.

Halbuki seni alıkoyanlar, yazdıklarını okuyup öz’ümselerdi(?!), o zaman, bileceklerdi ki, sen bir yazar olarak angaje olmazsın. Senin, yalnızca sana ait düşüncelerin, güdümsüz tavırların olabilir. Seni yanına çağıran olaylar değil, olguların ardındaki çok boyutlu edebi/ebedi insan resimleri. Yıkılan evlerin kaç kez umarsız bırakılmış insanlarını, çocuklarını, bebeklerini… Durmaksızın dağılıp da, bir türlü yörüngesine varamayan kaderlerini(!) gören gözlerin. Tarafsız olamazdın. Kendinin tarafı vardı. Bu yüzden, şimdi, siyasi taraftarlıkla seni yaftalayanları, onlardan daha iyi anlıyorsun. Alevleri tutma düşünden, kaçamazdı iç görün. Hissediyorum, içerde yaşadıklarını, şimdi de gördüğün insanlarla anlamlandırmayı sürdürüyor zihnin. Tutulduğun yerde, sen özerk bir yazarsın Aslı’nda.

Sonra, Necmiye Alpay’ı aldılar… Ötesi kimdir? Bilmiyoruz. Necmiye Alpay’sa, yazdığımız Türkçenin varlığını, emekle sorgulayan, çağdaş bir dilbilimci. Tüm bunları yazmak bile anlamsız belki. Hepsi karşı anlayışların göremediği edimler. Şimdiki gerçek şu ki, oradasınız ve dışarıdaki aydınlara gözdağı yaptılar sizi. Gün gelir, göz görür, dağın dili çözülür diyelim; umudumuz olun. By Yasemin Yazıcı