Derinlerinde, puslu katmanlarının diplerinde, donuk, ışıksız bir şafağın gizlendiği, hüzünlü bir kış sabahı. Soğuk ve renksiz, alabildiğine, yedi rengin her biri kendi özel mahfazasına kapatılmışçasına renksiz… Sanki özenle kaçınıyor ufukları aralamaktan, çağrılarda, vaatlerde bulunmaktan, saatleri sarsıp uyandırmaktan… Bir fırtına habercisi gibi giderek şiddetlenen rüzgar bile suskunlukla yüklü, özlemlerini, sitemlerini sıralasa da, dilinin ucuna geleni ifade edemiyor. Başı ve sonu aynı ıssız, uçsuz bucaksız karanlığa düğümlendiği için, ne yöne doğru akacağını kestiremeyen, duraksamalar, kararsızlıklar içinde bocalayan kısa bir kış günü…
Continue reading “9 Mart Yazısı”İki gün
Nisan ayının tarifsiz zulmü… (Salı sabahı, henüz çok erken,güneş doğmamış.) Araf renklerine bürünmüş, birbirinden ayırt edilemeyen günler, günlere eşitlenmiş, düşlerini hızla tüketen geceler… Keyfiliğini, acımasızlığını ustaca gizleyen zamanın aldatmacaları, avutmaları… Çoğu kez salt bekleyiş, salt unutuş anlamına gelen, her şeyi kendi güzergahına katan zamanın… (Birkaç cümle, saatler geçmiş.) Solgun ve suskun Nisan göğü, sanki her an silinecek, ardında derin bir boşluk bırakarak kabuk kabuk dağılacak. (Yazarken göğe bakmak, sözcüklerden çok suskunluklarla yazmak …) Ansızın uyandığı bir düşün peşinde, aşağılara doğru uzanıyor, yeryüzüne sürünürcesine yaklaşıyor. (Elektrik kesilmiş, öğle olmak üzere.)
Continue reading “İki gün”Bilmem, dikkat etmedim!
Tecavüzü bir suç, ağır bir suç olarak görmeyen tek bir kişi tanımadım bu güne dek… Kadını, erkeği, liberali, muhafazakarı, hepimiz elbet tecavüze karşıyız, lanetliyor, öfkeye, dehşete kapılıyor, tecavüzcüyle ilşkilendirilmeyi reddediyoruz. Cezaevine giren tecavüzcülere (küçük bir oranı) işkence dahi yapıyor, bunlara rağmen, ya da bunlarla beraber, tecavüzün neden bu kadar yaygın, psikopat erkeklerle sınırlandıramayacağımız kadar yaygın olduğunu pek anlayamıyoruz. Bilfiil başlarına gelmese de—ki geliyor— her kadının ruhunu parçaladığını, hayatını korkunun hükmettiği bir hapishaneye çevirdiğini…
Continue reading “Bilmem, dikkat etmedim!”Kansız, konusuz, kurbansız
Bir kış gecesi, kent soğuğu ve karı bekliyor… Tuhaf bir işbirliği içinde geceyle, gecenin yanılgılarla dolu imgelemiyle… Buz kesmiş parmaklarıyla alelacele sarıp sarmalıyor görünümlerle düşleri, bir yelpaze gibi kapatıp karanlığa katıyor. Üst üste katlanmış donuk imgeler, anılar arasında biçimlenecek yepyeni, hiç görülmemiş, bembeyaz bir şafağı bekliyor. Mesele, dert, çile, erteleme demek olan kara hazırlanıyor. Kötü bir şakaya ya da bu Araf grisi tekdüzeliği kıracak bir serüvene hazırlanırcasına, bir işgale ya da bir felakete… Damlaların tam tamına hangi saatte kristalize olacağını, kaç santim birikeceğini, kaç günde eriyeceğini biliyoruz artık. Bu bitmez tükenmez kış bizim kışımız, bizim kışımızın karları biteviye yağıyor, tutuyor, iz bırakmadan siliniyor. Tekrar tekrar…
Continue reading “Kansız, konusuz, kurbansız”Zafer demek…
Kendini gerçek kılmak isterken tükenen, gerçekliğin pürtük pürtük zeminine tutunmaya çalışırken taşlaşan düşler, düşlerimiz… Hep, sürekli, peş peşe hayal kırıklığına uğradığımız için mi, hayallerimizi hepten kaybettik, kendimizi böylece, bir hayal yoksulu olarak kabullendik? Üzerinde çoktandır hiçbir şeyin bitmediği çorak bir var oluşla yetindik? Sistem miydi, kaderimiz olan bu coğrafya mıydı, insan türü ya da birebir insanlar mıydı, bize çaldığımız, zorladığımız her kapının kulpunun elimizde kalacağını belleten? Ve dünya, onu koparıp alanların, gözünün yaşına bakmadan yutup yağmalayanların dünyasıyken, bizim gerçeğimiz, kırık bir kapı kolu, karanlık bir eşik, el yordamıyla ararken düşürdüğümüz anahtar mıydı? Ütopyanın ‘hiç—ülke’ anlamına geldiğini okumanın, alıntılamanın neye yeteceğini sandık?
Continue reading “Zafer demek…”
