Üç nokta, tek sözcük

Derin bir soluk alıp başlamalı. Bir kez daha… Baştan almak, bir daha denemek… Anlatılamayana doğru bir adım atmak, bir adımı tekrarlamak, yörünge değiştirip bir çember daha çizmek… Uçsuz bucaksız bir savaş alanında, söylenenle söylenmeyenin ölümüne çarpışıp bir arada sessizce çürüdüğü… (Neden?) İnanmak için… ‘Kendi’ içimdeki, insanın içindeki, o hiçbir zaman vazgeçmeyecek, çekip gitmeyecek olana inancımı koruyabilmek için.

Continue reading “Üç nokta, tek sözcük”

Geçit törenleri

Yazı(n) klişelerden ölümüne korkar, ölümden daha mutlak bir sonun, mutlak suskunluğun korkusudur belki bu. Eninde sonunda, diri diri gömüleceği taştan cehennemin, tekrarlandıkça pekişen kalıplardan kurulduğunu bilir. ‘Gerçek hayat’ ise –tırnak içine alındığında biraz ses veren bir tamlama— ise klişelerin, hamasetin, her daim kullanışa elverişli cümlelerin sanki resmi geçit törenidir.

Continue reading “Geçit törenleri”

İnsan kalmak

İki kısa sözcük. Utanç ve acı. Öylesine derinden yaşanan, kapkara ölüm acısı, utancı… Paslı, kırık dökük bir dille anlatabilir bazen kendini acı, bazen korkunç, sanki bir insandan gelmeyen bir çığlığa dönüşür. Kabarıp taşan bir ırmak gibi önüne çıkanı sürükler götürür. Utanç ise daha suskundur, bir kuyu gibi derin ve suskundur. Geçtiğimiz Çarşamba, ‘Barış için Herkes!’ toplantısında, Suriçi ve Cizre’de çekilmiş –aylar önce, daha ‘başlarda’ çekilmiş— belgeselleri izlerken…

Continue reading “İnsan kalmak”

Gece Ormanı

Hava erken kararıyor, yağmur tipiye dönüşüyor. Doğudan esen sert step rüzgarı, dağları çoktan kaplamış karı vadiye, kente taşıyor. Uzun, çetin, aman bilmez Doğu Avrupa kışı… Ani sıcaklık düşüşleri, fırtınalar, dayanılmaz soğuk, karanlık… Yekpare bir kristale dönüşen gecede saatlerle yıllar donakalmış. Uzak, sisli, yarı kurgusal görünümlerden ibaret dünya, durgun, donuk, komami andıran kış uykusunda…

Continue reading “Gece Ormanı”

Daha ne kadar…

Daha ne kadar, ‘sözün bittiği yer’ tamlamasını bir mezar taşı gibi yazılarımızın başına dikecek, sonra da onu biraz öteleyebilmek, kendimizden uzaklara iteleyebilmek adına, yadsıdığımız söze sığınacağız? Kurumuş kabuklar gibi çın çın öten sözcüklerden, kavramlardan, formüllerden daha ne kadar medet umacağız? Kendi kendimizin papağanına dönüştüğümüzün çaresizce farkında, aynı cümleleri sıralayıp aynı yazıları yazacağız, okuyacağız…

Continue reading “Daha ne kadar…”