Taş bina

10 küsur yıl önce, aynı bu akşamki ruh halimle eve döndüm. Yazı gecemdi, yorgundum, yüreğim kıyım kıyım, sanki kendi katilini arıyordu. İvedilikle ele alınması gereken pek çok konu, olay, mesele karşısında bütünüyle güçten kesilmiş, suçluluk, yetersizlik duygularıyla, bomboş kâğıtlara bakıyordum.
Birdenbire bir ses, bana ait olmayan ve sanki bir insandan gelmeyen bir ses, beni sözcüklere, imgelere, uzaklardaki taş binaya doğru taşıdı. A.’ya doğru.

Continue reading “Taş bina”

Başkalarının hayatı

Kent ve ben, bir çatı katı penceresinin ardından birbirimize bakıyoruz, belli belirsiz, gelip geçici bir şey gördüğümüz. Boydan boya lekeli camda, iç içe akmış, sınırları dağılmış, düğüm olmuş imgeler. Donuk, kımıldanan, yarı—düşsel. Alelacele çizilmiş, son biçimine kavuşamadan yarıda kesilmiş taslaklar gibi. Ancak sonsuz bir bakışın, her gözün kendinden bir şeyler kattığı sonsuz bir bakışın tamamlayabileceği taslaklar… Kent ve ben, her yönden çevrilmişiz kendi hikâyemizle. Görülen ve söylenen, susulmuş ve unutulmuş hikâyelerimizle…

Continue reading “Başkalarının hayatı”

Soğumuş iki fincan

Kimdir ‘öteki’! Bizden olmayan ama ‘biz’i tanımlayabilmek için gereksindiğimizdir. Kendisinden başka her şeyi göstermesini beklediğimiz aynadır bazen de.
10 küsur yıl önce, ilk köşe yazıma böyle başlamıştım. Her köşenin bir adı olmalıydı, yanımda, en yakınımda hissettiğim sözcüğü apar topar köşeme verdim: ‘Ötekiler’. Artık epeyce eskimiş, tüketilmiş ‘öteki’ tanımlarından, bütün kavramlar gibi kalemimi defalarca tökezleten ‘öteki’ kavramından çok, Dostoyevski’nin romanını anmış, çoğul takısıyla da bu adı yumuşatabileceğimi ummuştum. ‘Biz’e gelince…
O başkalarının sözcüğüydü.

Continue reading “Soğumuş iki fincan”

Tutanak

Avusturyalı şair Heimrad Backer’ın ”Tutanak” adlı kitabı, toplama kampları ve soykırım üzerine okuduğum en güçlü metinlerden biri. Edebiyat, korkuncu betimlemekte ne denli ustalaşırsa ustalaşsın, bu boyutta kıyımı ve dehşeti yansıtmaya soyununca, daha baştan yenilmeye yazgılıdır. Gerçeğin yerine, belki daha dramatik, belki daha kuru bir başka gerçeği koyacak, salt insan acısını seyirlik bir malzemeye dönüştürecektir. Amberin içinde yakalanan sinek gibi. Faillerin ve kurbanların dilini alıntılamak yeterlidir, der Backer. Belgeyle vahşetin çakışma noktalarında kurar şiirini.

Continue reading “Tutanak”

Gerçek, erdem, yaşam, vb.

Uzun bir aradan, art arda hastalıklardan sonra yazmaya dönmek… Özlemişim. Bazen, insanın içi söylemek istedikleriyle dolar taşar; hani şöyle bir dokunsan, saatlerce, daldan dala atlayarak, sızlanarak, kendi kendine gülerek konuşacaktır. Yalnızlık mı, sabuklama mı, keskin bir alay mı, ani bir aydınlanma mı olduğu çıkarılamayan bir konuşma… Ancak yazmaya gelince, bilincinin daralıp kuruduğunu, tek bir anlamlı cümle, kendi kulaklarında
’gerçek’ tınısı yaratan bir cümle kuramayacağından korkar. Benliğinin dokusu gevşemiştir, ellerini nereye koyacağını bilemediği gibi virgülleri, noktaları koyamaz. Hayatınızdaki her şeyin, biraz boş bulunsanız kayıp gideceğini sezdiğiniz anları bilirsiniz (Bilir misiniz?); ya da aslında dünya bir anlığına boş bulunsa, arka kapıdan sıvışacak olan sizsinizdir. (Kim olduğunu düşünmek zorunda kalmayanlar ya hep kazananlardır ya da gerçek vurdumduymazlar…)

Continue reading “Gerçek, erdem, yaşam, vb.”