Gerçek ölümler

‘Toprağın içinde ve üstünde çalışıyoruz, bazen tepemizde bir dam, bazen yağmur altında, kazmayla, kürekle, kaldıraçla. Koca çimento torbaları taşıyoruz, tuğlalar örüyoruz, demir çubuklar döşüyoruz, çakıllar yayıyoruz, toprağı çiğniyoruz. Ancak şimdi kavrıyorum eski uygarlıkları kurarken ödenen fiyatı. Eski Çağlar—özgür insanların düzenlediği bir alçaklık kölelere karşı.’
Kaldığım yerden sürdürüyorum. Daha önce de alıntıladığım bu cümleler Tadeusz Borowski’den (‘Şu Bizim Auschwitz’, Mete Tunçay çevirisi), 20. yüzyılın ortasında bir toplama kampını anlatıyor. Aynı cümleler 19. yüzyılda ya da 17. de yazılmış olabilirdi, İngiltere’de ya da Peru’da, fabrikalarda, kömür ya da altın madenlerinde… Farklı üslup ve bilinçle, Eski Çağlar’da bile yazılmış olabilirdi. Üst üste konan tuğlalar gibi birbirine benzeyen, yüzyıllar boyu birbirini yankılayan, çağıran, yineleyen cümleler…

Continue reading “Gerçek ölümler”

Kendine ait bir kalem

Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da, Shakespeare’in aynı yetenekte bir kızkardeşi olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atar ve Judith’in intiharla sonuçlanan hüzünlü öyküsünü kurar. Hintli bir yazarın, ilk kitabıyla ‘Booker’ Ödülü’nü aldığını duymuşsunuzdur. Şimdi, bu romana yazınsal düzeyde eşdeğer bir kitabın Türkiye’de, Trabzon’da yazıldığını varsayalım. Hastalıklı, ince bir genç olan Cemal, yaşamını, odasında okuyarak geçirmiş ve bir roman yazmıştı. ‘Madam Bovary’ gibi sayısız klasiğe gönderme yapan 500 yüz sayfalık kitabı, nasılsa İstanbul’da bir yayıncı tarafından kabul edilir, üstelik çok önemli bir ödül —jürideki yazın tutkunu, yaşlı bir yazarın bastırması sonucu— kazanır.

Continue reading “Kendine ait bir kalem”

Kayıp mektup

‘Ne desem yalan gibiydi… Sizi iskelenize bıraktıktan sonra ikinci mevkide oturmuş, dünyada ilk yazıyı yazanı düşünüyordum.’ (‘Mektup’, Sait Faik)
Karanlığa uyanıyorum. Sabaha az kalmış olmalı. Yağmur durmuş. Yazı gecem! Daha başlamadan sonlanmış gibi. (Ateş düşürücü, ağrı kesiciler, iki ayrı astım ilacı…) Irmağın ortasını çoktan geçmiş, geri dönülemeyecek kadar uzaklaşmışım dünün kıyılarından. Huzursuz, kıpır kıpır uykusunda kent. Bekliyor, düş görüyor, unutuyor, mırıldanıyor. Yepyeni bir güne, aydınlık ve gerçek güne hazırlanıyor. Bense burada, kendi gecemde, gecemin kuytuluklarında kalabilseydim keşke. Ama çarem yok akıntıya kendimi bırakmaktan başka… Sürüklenmekten, ‘yarın’ dediğim kıyıya doğru sürüklenmekten başka. Aydınlık, sert, gerçek dünyaya doğru… Son yağmur bulutları terk ediyor kenti, uzaklarda bir yıldız, tek başına siliniyor.

Continue reading “Kayıp mektup”

İlk mektup

‘Ne desem yalan gibiydi. Selviler Arnavutköyü’ne doğru mırıldanıp dururdu. Bir taka İstanbul’a gider; bir yelkenli böcek yüklü bize doğru gelirdi. Tepelerden, ‘Kırk katır mı istersin, kırk satır mı?’ diyen bir masal cezası havası eserdi.
Rıhtımın kırık taşına oturmuştuk. Bulutlar yıldızlara bir şeyler götürürdü. Beklerdik. Masalımıza aydan çocuklar gelecekti.
Sizi iskelenize bıraktıktan sonra ikinci mevkide oturmuş, dünyada ilk yazıyı yazanı düşünüyordum.’ (‘Mektup’, Sait Faik).
Bir pazar sabahı, Burgaz’a doğru yolculuk.

Continue reading “İlk mektup”

Taş bina (2)

Farz edin ki, tabelasız kahvenin karşısında, müdavimlerinin dışında pek az kişinin kabul edildiği, işbilir görevlilerin sabaha dek kapıda durup sarhoşları, olay çıkaranları taksiye bindirdiği bir bar var. Bu barın gediklileri içinse, karşıdaki hayatlar, günün birinde anlatmak istedikleri birer öyküdür. İnsan üzerine bir öykü kurgulamaya giriştiklerinde… (Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?) Kekremsi bir ölüm tadı bırakır damaklarında. Bu kokuşmuş düzenden, sistem denilen bunca pislikten, ruhlarının saat gibi kurulu labirentlerinden usandıklarında, son bir umutla gözlerini sokağa çevirirler. Parlak camda yansıyan imgelerinin ardında beliren, yarı—karanlık, suskun, kestirilemez arka sokaklara… Avlulara, bodrumlara, tünellere, özgürlük hayaletinin zincirlerini şakırdata şakırdata dolaştığı gizli dehlizlere…

Continue reading “Taş bina (2)”