Melekler, kelebek…

Yaklaşık 10 yılda bir döndüğüm Orta Avrupa kentlerinden birindeyim. Geriye dönüşün hesaplaşmalarını, acıyla karışık uyanışlarını, dirilişlerini ilkinde tüketmiş olmalıyım, bir hüzün damlası bile kalmamış ikinci sefere. Muhteşem dağlar, derin vadiler, nehirler, kartpostal gibi kentler… Bir ufkundan ötekine tek bakışta görebilirmişsin hissini uyandıran bu soluk kesici ülkenin güzelliğine bağışıklık kazanmışım sanki. Kullanılmaya kullanılmaya uzaklara bakma yetisini yitirmiş gözlerimi hiçbir şey parlatmıyor, yaşartmıyor da…
Bir zamanlar, koskoca bir bavul, fizik kitaplarım, uzun kollu, ciddi gömleklerim, fönlü saçlarımla vardığım bu Orta Avrupa kentinde, gözlerimi kendi geçmişime dikmek istesem, nereye bakacağımı kestiremiyorum. Hem ‘bilinmeyen’in, hem ‘tanıdık’ olanın peşinde, ikisini de bulamıyor, ya da artık tanıyamıyorum. Nehir, köprüler, kıyılar, katedral…

Continue reading “Melekler, kelebek…”

İkiyüzlü okur ya da soru işareti

Bir ses, bir gürültü, bir fısıltı ne zaman müziğe dönüşür…
Soru işareti koyacak gücü bulamadım, çünkü asıl soruyu hiçbir zaman dile getiremedim. Hep sözcüklere yenik düştüm. Şu an, pencerenin önünde duruyor, dışarıdan gelen sesleri dinliyorum. Sokağı, sokakları… Alçaktan uçan kuşların kanat çırpışlarını, ağır, bezgin, ikircikli ya da hızlı, öfkeli adımlarını insanların, rüzgârda sallanan çamaşırları, sürüklenen dalları… Uzaklardaki limandan ayrılan bir geminin veda ıslığını… Uzayıp giden dolambaçlı yolları… Usulcacık yanan bir mumu dinlercesine soluk alıp verişini dinliyorum hayatın ve sanki uzak ya da yakın, bütün sesleri duyuyorum. Yankıları, gölgeleri, duraksamaları ve suskunluklarıyla bütün seslerini dünyanın… Yaşamları, ölümleri, öyküleri…

Continue reading “İkiyüzlü okur ya da soru işareti”

Sen

Zor bir çiçeklenmeyi başarmak. Uzun, beyaz bir mevsimin ortasında, günün çıplak keskin ışığında, sessizliğin gözcülük yaptığı mırıltıların arasında. Zor bunca gecikmişken… Her şeye karşın deniyorum. En azından denemem gerek, başka çarem yok sanırım.
Bir kez daha suskunluğun tam ortasında konuşuyorum —ben derken kendimden söz ettiğimi düşünürseniz aldanırsınız— konuşuyorum, her şeyi kaybetmeyi göze alıyorum. Sürgün, bir kez daha. Ancak böyle, ancak şimdi, sözcüklerin kısır toprağında yolumu açarken, bu bir yolsa eğer, çabucak silinmişin, yerinden edilmişin, unutulmuşun izinden gidiyorum demektir. Çoktan çekip gitmiş şeylerin…

Continue reading “Sen”

İşte vedalaşmışız (devamı)

Tuhaf bir sabah. Kopkoyu. Durgun. Beklentisiz. Gün, sanki gönül rahatlığıyla doğup yoluna koyulamadan, birdenbire burada, aramızda, insanların dünyasında buluvermiş kendini. Gecenin ardısıra bıraktığı karanlıkla tortulanmış, yol yol dalga izleriyle fırtınanın… Daha en başından bitkin düşmüş, sanki bir an önce gözlerini yummak, bir başka geceyi düşlemek istiyor.
‘İşte vedalaşmışız’, diye yazmıştı Muhammed Ali Taha bir Filistin mülteci kampında. “Vedaların yasını tutamayız. Vaktimiz de kalmadı, gözyaşlarımız da. Veda anını bile tanımayız. Birdenbire gözyaşları içinde kalırız. İşte vedalaşmışız.” Uzun, upuzun bir veda mektubu yazdığımız her şey, yanıtsız kalmaya yazgılı. Bazen ölülere, bazen hayatın kendisine seslenen…

Continue reading “İşte vedalaşmışız (devamı)”

İşte vedalaşmışız

Tuhaf bir sabah. Su gibi duru ve saf. Dingin. Bir haziran sabahı için fazlasıyla koyu. Umutsuz, beklentisiz. Gün, sanki gönül rahatlığıyla doğamadan, birdenbire burada, bizim aramızda, insanların dünyasında buluvermiş kendini. Bunca ışık bolluğuna karşın, sanki geceden kalan bir karanlıkla tortulanmış, güçten kesilmiş. Yeni bir geceden başka bekleyecek şeyi kalmamış. Daha en başından yitirilmiş…
Bir yarım cümle: Böylesi bir sabahta, günlerdir tamamlayamadığım ‘Gerçek Ölümler’in başına oturuyorum. Devam etmeli mi? ‘Bizler gerçek ölümlerle öldük’ diye seslenen, yarım yüzyıl önce yazılsa da sanki kadim zamanlardan seslenen bir yarım cümlenin çevresinde çemberler çiziyorum haftalardır. Yanıtsız kalan bir çağrı, uzun, upuzun bir veda mektubu olarak yazı. Hayatın ve ölümün gerçekleri kadar yalanlarını da üstlenmek zorunda olan yazı. İnsan devam edecek gücü nereden buluyor?

Continue reading “İşte vedalaşmışız”