Kararsızlıkla başlıyorum.
Her ikisini de itiraf ederek: Karar verme zorunluluğunu ve bir başlangıcı. Daha ilk tökezlediğim yerde kalakalıyor, henüz yazılmamış satırın sonsuzluğuna art arda noktalar koyuyorum. İnsan elinden çıkma, ufacık siyah yuvarlaklar, boşluğa işaret etmek, onu belirginleştirmek, görünür kılmak için sanki. İşte böyle başlıyor bir varoluş öyküsü, kararsızca, üzerine ağ gibi atılan sözcüklere yakalanan boşlukla… Ve elbet düşkırıklığıyla.
Beyazın sessizce kabullenişi üzerindeki işaretleri, ama boşluğun, her türlü insani ize karşın boşluk olarak kalmaktaki ısrarı.
Mesele, çözümler, öneriler
’Söylenen her saçma söz üstüne yazı yazmaya kalkışacak olursak, bu ortamda, vay halimize!’ (Murat Belge) Kusura bakmayın, kafam karışık, yol yorgunluğu. Üç—dört şehir, paneller vs. Türkiye’ye dönüp de gazeteleri açtım mı sersemliyorum. Sanki Avrupa’nın sosyal demokrat vs. bir ülkesinde, o ülkenin en nezih semtinde doğup büyümüşüm, bu topraklara yolum ilk kez düşmüş gibi nutkum tutuluyor. Saçma’nın yarattığı göz kamaşması, girdabı andıran baş dönmesi herhalde. Ne yazık ki, bir çözüm önerisini daha, biri Türk, öteki Kürt, iki kadınla evlenme önerisini kaçırmışım.
Continue reading “Mesele, çözümler, öneriler”Barabbas’ın suçluluğu
Aralık ayının son pazartesisiydi. Hepimiz soluğumuzu tutmuş, mahkeme sonucunu bekler gibi tahlilleri bekliyorduk. O gün çıkacağından, çıkmayı artık hak ettiğinden emin olanlar vardı aramızda, ama onlar bile bavullarını toplamaya cesaret edemiyordu.
Nöbetçi doktor gecikmiş, hava kararmaya başlamıştı. Herkes evine gitmiş, en vurdumduymazımızın yüreğine bile bir ağırlık çökmüştü. Günün her saati karanlık bir koridor boyunca sıralanmış 15 kadar odadan oluşan tek katlı bir binaydı burası. Oda pencereleri bahçeye değil, yarım metre genişliğinde bir başka koridora açılırdı. Pazar günleri ziyaretçiler ip gibi dizilir, lekeli camların ardından kırık dökük teselli cümleleri iletilirdi.
Kanın ve soluğun
Işıl ışıl bir haziran sabahı, kahve kokusu, belli belirsiz bir akordeon sesi, sanki steplerden yankılanırmış gibi duyulan, dupduru, sevecen bir gökyüzü. Renkle, ezgiyle, insanla dolu sokaklar, meydanlar… Bin ayrı dille, çağrıyla, vaatle, ihtimalle dolup taşan meydanlar, uzaklara doğru kıvrıla kıvrıla giden sokaklar, dörtyol ağızları yabancı bir kentin…
Suskunluğu, insana dair bir iz taşımayan sevecen gökyüzünün… Kalabalıkların ortasındayım, bir kahveye oturmuşum. Yanımda getirdiğim gazete küpürleri, bilgisayar çıktıları, cezaevi raporları, on yıl kadar önce yazdığım cezaevi yazıları plastik masayı kaplamış. Ve elbet kitaplar, küllükler, kalemler, soğumuş fincanlar…
Yalın bir mektup
Yalın, acılı bir mektup.
Belki çok geç kalmış bir mektup. Kime sesleniyor? Bana, bizlere, yoluna çıkan herkese. Taşlara, gökyüzüne… Suskunluğuna sesleniyor gökyüzünün, uzun, acılı bekleyişine toprağın. Bense gene ‘uzaklardayım’, birkaç adım bile olsa, gene uzaklaşmışım ölümün gölgesinde yazdığım ülkeden. Sıcacık bir haziran sabahı, taze ekmek, kahve kokuları, müzik sesleri, ışıkla, renkle, insanla dolu sokaklar… Bin ayrı ezgisi, çağrısı, yarını hayatın. Kalabalıkların orta yerinde, nasıl geri dönebilir insan, belki de içinden hiç çıkamadığı bir hücreye? Bir kahveye oturmuşum, plastik masayı gazete kupürleri, bilgisayar çıktıları (bu mektup gibi), yanımda getirdiğim cezaevi raporları kaplamış. Nasıl numaralandırırım boş, beyaz kâğıtları, kalemimi yontar, yüreğimi sertleştirir, tam ve doğru mesafeden nasıl anlatırım çocuk ölümlerini? Kapattığımız, işkence ettiğimiz, ölüme yolladığımız çocukları…

