Beyaz Saray

Yılbaşı gecesini kaçıncı kez gözaltına alındığını hesaplayarak geçirdi, 23. ya da 24.’üydü bu ve öncekileri nispeten kolay atlatmıştı. Adam yaralamak, haneye tecavüz gibi hafif suçlardan en hafif cezalarla sıyırmıştı. Peppino, alaylı bir ‘bandito’, yani bir haydut, bir gangsterdi, ama o kadar hırçın, kavgacı, üçkâğıtçı, sağı solu belli olmayan bir adamdı ki kendi katı kurallarıyla çalışan yeraltı dünyasında yükselemiyordu. Bir muhbir olarak bile güvenilmezdi. Yıllardır onunla ‘işbirliği’ yapan polisler, Peppino’nun silahlı soygunlarını, cinayetini, usta bir silahşor olduğunu duysalar şaşırırlardı. Gerçek adını kimse bilmediği gibi, gerçek suçlarını da kimse bilmezdi.

Continue reading “Beyaz Saray”

Sonuncu adım

Bir başıma, delik deşik uyanıyorum kan saatinden, şaşkınlıkla bakıyorum koca bir ormana dönüşmüş gövdeme, nasıl gerçekleştirmiş böylesine mükemmel bir doğumu gencecik bir beden; yeniden doğmak için parçalanan bir tanrıymışım sanki, üstleniyorum insanoğlunun bütün cinayetlerini, değişebilsin diye mevsimler, dünya yenilenebilsin diye, devam edebilsin diye doğumlarla ölümler…
Bir avuç metalle döşemişler dünyanın bütün yollarını, ‘seviyor, sevmiyor’ diye fal açan canlı bedenlerle, teker teker koparılıp toprağa düşen benim ellerim, düşlerim, günlerim, nasıl da sığdırmışım tek bir adıma sonsuza dek yitip giden her şeyi… Alev almış yaprakların arasından yürüyor zaman, ağır ağır yürüyüp geçiyor, beni geride bırakıyor, oradan, çiçeklenen bir dalda… Çiçeklenen, kuruyan… Bense son adımımı çoktan atmışım. Bir yarım, çığlığa dönüşmüş, dumana, küle, toza ve bu koca, kavrulmuş ormana, diğer yarım ise metruk ülkesi geleceğin.

Continue reading “Sonuncu adım”

Açık damar

(Baştan başlıyorum.
Tökezlediğim yerde bekliyor, soluklanıyorum. Tek tük cümlelerin, tekinsiz çağrıların, beni öne iten ya da geri çeken seslerin, başlangıçların ve yol ayrımlarının ortasında duruyor, bekliyorum.
Bir savaş alanında, gezinen ışıkların ortasında yaşar kalmışçasına… Israrla sürdürüyorum. Yarı karanlıkta, el yordamıyla, durduramadığım için kendimi…
Bir gölge, yıllar sonra bağlarını koparmış, özgürleşmiş
bir gölge gibi, gecenin izini sürmeye yazgılı…) Bir cümle. Her şeyi başlatan ilk cümle. Karanlıkta duyulan, belli belirsiz yankılanan, içten gelen bir parlamayla tutuşan, sınırsız, sırsız gecede ansızın alev alan sözcükler… Alevler içinde düşün insanların dünyasına… Sessizce, teker teker sönen, küle ve kabuğa dönüşen, bu dünyanın gecesinde, rüzgâra dağılan sözcükler… Koskoca dağların çevrelediği bir Orta Avrupa kenti, Ayrımcılığa Karşı Müzik Festivali’ni kutluyor.

Continue reading “Açık damar”

Gece Treni (3)

‘Elbette, şiddet nedir, bilirim”, demiştim, şaşırarak bir söyleşinin ilk sorusuna. İki yıl Brezilya’da tek başına, arka sokaklarda yaşamış bir kadın eğer kafasına silah dayanmamışsa, defalarca mermilerin ortasında kalmamışsa ya çok şanslıdır, ya doğruyu söylemiyordur. Ben şanslı değilim. “90’lı yılların ortasında bir avuç göçmen Afrikalıyı savunmaya kalkan acemi bir kızcağızın üzerine bu toplumun bütün kurumlarıyla gitmediğini mi sanıyorsunuz yoksa?” (Demek istemiş,diyememiştim.) Kitaplığımın kapalı bölmelerini dolduran toplama kampları kitaplarına, 12 Eylül işkencehanelerini anlatanlara, 99 yılında cezaevlerinden gelen mektuplara, Ulucanlar, Hayata Dönüş fotoğraflarına baktığımda… Şiddet nedir, biliyor muyum? Kapkara bir taş oturuyor gırtlağıma, beni soluksuz, utanç içinde bırakıyor. Ölenler mi, sağ kalanlar mı, tanıklar mı, kimdir bilen?

Continue reading “Gece Treni (3)”

Yalın, acılı bir mektup.

Belki çok geç kalmış bir mektup. Kime sesleniyor? Bana, bizlere, yoluna çıkan herkese. Taşlara, gökyüzüne… Suskunluğuna sesleniyor gökyüzünün, uzun, acılı bekleyişine toprağın. Bense gene ‘uzaklardayım’, birkaç adım bile olsa, gene uzaklaşmışım ölümün gölgesinde yazdığım ülkeden. Sıcacık bir haziran sabahı, taze ekmek, kahve kokuları, müzik sesleri, ışıkla, renkle, insanla dolu sokaklar… Bin ayrı ezgisi, çağrısı, yarını hayatın. Kalabalıkların orta yerinde, nasıl geri dönebilir insan, belki de içinden hiç çıkamadığı bir hücreye? Bir kahveye oturmuşum, plastik masayı gazete kupürleri, bilgisayar çıktıları (bu mektup gibi), yanımda getirdiğim cezaevi raporları kaplamış. Nasıl numaralandırırım boş, beyaz kâğıtları, kalemimi yontar, yüreğimi sertleştirir, tam ve doğru mesafeden nasıl anlatırım çocuk ölümlerini? Kapattığımız, işkence ettiğimiz, ölüme yolladığımız çocukları…

Continue reading “Yalın, acılı bir mektup.”