Bir yazar daha…

Bugünkü köşe yazımı on yıllar sonra Türkiye’ye dönerken, 80’li yıllarda işlediği varsayılan bir suçtan dolayı gözaltına alınan yazar, insan hakları savunucusu Doğan Akhanlı’ya ayırdım. Aşağıda avukatlarının ve Almanya’daki yazar kuruluşlarının basın açıklamaları yer alıyor. Yorumsuz sunulur.

(Kısa bir yorum: Çeşit çeşit yöntemi vardır bir yazarı susturmanın… En incesinden en kabasına, defalarca sınanmış, tekrar tekrar uygulanmış, her seferinde etkili olmuş çeşit çeşit yöntem… Bir suskunluk halesiyle çevrelendiğinden bu coğrafyada hep etkili olmuş…)
Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan yazar Doğan Akhanlı’nın tutuklanmasına ve tutukluluk halinin sürdürülmesine tepkiler artıyor…

Continue reading “Bir yazar daha…”

Bir zamanlar masumdum…

Bir zamanlar masumdum.

Bir yalan uydurmuş, herkesi kandırmıştım.
Üç ya da dört yaşındaymışım.
Öyle anlatıldı bana. Dünyanın her gün yeniden biçimlendirilmeyi bekleyen bir hamur parçası gibi elimde olduğu son yıldı, okumakla yazmak henüz bir ve aynıydı. Yalan söylemiş, okumayı söktüğümü bildirmiştim herkese. Öğleden sonraları kitabımı elime alır, ciddi, ağırbaşlı, ansızın büyümüş bir ses tonuyla, tane tane ‘okurdum’. (Günün birinde karşılaşırsak, o kitabı tanıyacağımı sanmıyorum, yalnızca dev sayfaların kokusuyla hışırtısı kalmış belleğimde, o ise, beni kesinlikle tanımaz.) Çoğunlukla akşamı bulurdu hikâyemin tamamlanması. Sonra… Gece bastırır, odam seslerle dolardı. Minik hayvancıklar annesiz kalıp üşüdüğünde, daha değişik, daha gerçek bir hikâyeyle dönerdi kitabım bana.

Continue reading “Bir zamanlar masumdum…”

Beyaz Saray son

Yaraların kendi kendilerine, var güçleriyle kapanmaya çalıştığı o uzun, acılı iyileşme döneminde düşünme fırsatı buldu Peppino. Geleceği değil geçmişi, bilinen, tanıdık çıkmazlarıyla değil, belirsizliği, ele geçmezliği içinde kendi geçmişini… Kafasındaki hikâyeye bir türlü tam uymuyordu olup biten. Her an karnını deşecek bir boğayla karşı karşıyaymışçasına yaşamıştı. Hayatı kışkırtmış, bağırıp bez sallamış, çoğu kez arka kapıdan sıvışmış, şansı yaver gittiğinde kılıcı gözlerinin ortasına saplamıştı. Şimdi ‘Beyaz Saray’ denilen nezarethanede aç, susuz, yaralı yatarken, ilk kez hayatla uzlaşıyordu.
Kaderiyle değil, onun çok erkenden kabullenmişti, hayatın ta kendisiyle… İçinde, en içeride yepyeni, canlı bir şeyin biçimlendiğini, ruh denemeyecek kadar ağır, irade denemeyecek kadar belirsiz bir şeyin giderek büyüdüğünü hissediyordu.

Continue reading “Beyaz Saray son”

Sona doğru

Kendi kolunu kırdığı gecenin sabahı, her şey aniden, öylesine şiddetle altüst oldu ki, Peppino artık çıkıp gitme fırsatını kaçırdığını, olup bitenleri izlemekten başka çaresi kalmadığını anladı. Yeni bir ekip gelmişti. Kimi siyasi polisten,
kimi kıraç topraklardan getirilmiş, özel eğitimden geçirilmiş sorgucularla birlikte gözbağları, kan ve çığlıklar da geldi. Kızılderililer birer ikişer, bazen üçer üçer götürülüyor, saatler sonra bir başına, çıplak, kolları bacakları tutmaz halde geri getiriliyorlardı. Çığlıklar, yalnızca Beyaz Saray’ı değil, sanki koca bir şehri kaplıyordu. Yükseldikçe yükselen, uğuldayan, çınlayan, her yerde, her şeyden yankılanan çığlıklarla birlikte sanki taştan duvarlar da çepeçevre sarsılıyor, bağırıyor, çırpınıyor, kıvranıyordu.

Continue reading “Sona doğru”

Beyaz Saray (2)

‘Hepimiz farklı kabilelerdeniz’, diye yanıtladı Yuma, gözlerinin içine bakarak. Koyu parıltılı, dosdoğru, derin bir bakışı vardı, konuşmadan söyleyen, söylediğinden daha çok bilen… “Lehçemizi anlaman, arkadaşım, bizi yalnızca onurlandırır.”
“Belli olmaz arkadaşım” diye yanıtladı Peppino, gözlerini kaçırarak, belli belirsiz gülümsemesiyle. Sert, korkutucu bir adam değildi Kızılderili, ama Peppino’nun alışık olmadığı bir doğruculuğu, tavizsizliği vardı. Portekizce’yi çok düzgün, şivesiz, argosuz, ‘üniversiteli’ gibi konuşması şaşırtıcıydı. Kuzeydoğulu yerlilerin çoğu okuma yazma bile bilmezdi. “Ya ırgat, ya da hırsız olurlar, ama ikisine de kafaları yetmez” denirdi onlar için.

Continue reading “Beyaz Saray (2)”