Son kâğıt, son yazı.

Son kâğıt, son yazı. Üç—dört sözcük, üç nokta, bir duraksama…

bir duraksama… Birkaç sözcük daha suskunluktan koparılan, yarım bir soluk, belki soluktan çok bir iç çekiş, bir başlangıç. Her zamanki gibi başlamak, yarı karanlıkta, el yordamıyla…
Usul usul ilerlemek sınır işaretleriyle kaplı kâğıtta, hüzünle tereddütle dolu, belirsiz pişmanlıklar, ansızın kabaran korkular, alabildiğine bastırılan duygular arasında… Uzaklardan yazmak. Kaçabildiğim kadar uzaklardan, şimdilik varabildiğim en uzaklardan ve dalaşmak…

Continue reading “Son kâğıt, son yazı.”

Dava

Bir hikâye yarışmasında jüri üyesi olmasaydım, o hikâyeye denk gelmez ya da sonuna dek okuyamazdım. Üç kişiye bıçakla yapılan ölümüne işkenceyi, parmak aralarını, mahrem yerlerini kesme vs. anlatan korkunç satırları… Basına Malatya Davası diye yansıyan, üç Hıristiyanın vahşice katledilmesi üzerine kurulmuştu hikâye. Bu davayla ilgili gelişmeleri yerim oldukça aktaracağım. Aşağıda konuyu benden çok daha iyi toparlayan Avukat Erdal Doğan’ın açıklaması yer almaktadır.

Continue reading “Dava”

Yazılmamış

“Ölülerin safça ve kardeşçe bakışlara ihtiyacı var” der Semprun, sağ çıktığı Buchenwald toplama kampını, fırınları, üst üste yığılmış son günün ölülerini gösterirken. “Bir de anılmaya…’’ Kasım ayının başlarıydı. (Gene geçmiş, gene kişisel bir başlangıç! Herkes susarken konuşmak, herkes konuştuğunda susmak benim kötü bir alışkanlığım.) Diyarbakır kışı henüz başlamamıştı. Ilık, güneşli bir sabahta, ‘Coğrafi Simgeler ve Kimlik’ başlıklı panelde konuşmuştum. Sağımda birkaç ay içinde kanserden ölecek Evrim (Alataş) oturuyordu. Kapanış gecesinde, yaklaşık kırk kişi Erebe Şemo’nun (1897—1978) pek çok dile çevrilen ve ilk Kürt romanı kabul edilen ‘Şivane Kurmanca’ adlı kitabından birer paragrafı anadilinde seslendirmiştik. Hakikat Komisyonlarında bulunmuş biri Faslı, diğeri Güney Afrikalı iki şair, Arubalı ve Hollandalı iki yazar, Türkiye’nin ‘batısını’ temsilen de üç beş yazar…

Continue reading “Yazılmamış”

Son cümleler

Yollar, sokaklar, insan yüzlerinin berisine götüren izler… Kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. Çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın. Bin yaşındaki kökleri, altın parıltılı taşları, ağlayan kayaları, damarları, dehlizleri, karanlık ve anlaşılmaz çağrıları… Oysa belki gerçek öykün tökezlediğin taşta yazılı. Eğilip bakmalısın ona, bir aynaya bakar gibi. Ancak böyle başlarsın kendi yolculuğuna, dünyanın büyük yollarında. Çorak ve ıssız, yabancı topraklarda, hep başkasına ait topraklarda… Yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. Vurulmayı göze almadan kimse firar edemez. Ama kim bir mahkûmdan daha iyi tanır ki zamanı?

Continue reading “Son cümleler”

Kukla

Başka türlü dile getiremeyeceğim için bu sözcüklerle yetineceğim. 2007 Temmuzu’nda bir kaza geçirdim ve yandım. Daha mesafeli bir anlatımla, sayıların, olguların, insan deneyimini anonimleştiren kavramların arkasına sığınarak söylersem: Vücudumun yaklaşık yüzde onu ikinci dereceden yandı. Daha öteye gitmeyi, ‘yanma deneyimini ‘anlatmayı bugüne dek beceremedim, şimdi de kalkışmayacağım. Fiziksel acının şiddeti, amansızlığı, korkutucu titreme nöbetleri, bir mumya gibi sargılanmış, yürüyemeden geçen haftalar, pullarla kaplı, milim kıpırdamayan, kahverengi bir bacak, önceleri acıdan bayıldığım, sonraları kendi kendime uyguladığım gündelik pansumanlar, cımbızla soyulan insan teni, çıplak etin dehşet veren renkleri… Her fiziksel acı bedenin ebedi yabancılığıyla yüzleştirir bizi, ruhundan koparılıp uzaklaşmış, yaralı bir bedene indirger ama yanmak, insanı ‘et’ olduğu, tutuşan, yanan, dağılan, kokuşan etten ibaret olduğu gerçeğiyle karşı karşıya bırakır.

Continue reading “Kukla”