Birinci dereceden akraba

Son yazımı yollarda yazmıştım. Darmadağın bir otel odasında, uykusuzluğun heceleri sağa sola savuran girdabında başlamış, dağ yollarında tamamlamıştım. Üç ayrı şehirde ’bellek’ üzerine konuşmuştum. Hatırlama cesareti ya da cüreti, unutmak ya da yüzleşmek, bağışlamak…

Bir hafta sonra, yazıya koyduğumu sanırken atladıklarımı keşfediyorum. ’Özgürlük’ ve ’Adalet’ sözcüklerini birlikte kullanmam gereken bir cümle vardı söz gelimi, sözcüklerden birini düşürmüşüm. Daha tanıdık, kapalı bir göğün altında, bu sözcüklerin en uzağında durduğum yerde farkına varıyorum hayatın ironisinin… Tahliye işlemleri için geldiğim bir adalet sarayının önünde.

Continue reading “Birinci dereceden akraba”

Havuç, sopa, kötü günler

Bildik, tanıdık, yıllarca yinelenmiş cümleler. Biz ve ötekiler. Kötülüğü simgeleyen ”öteki” karşısında, kendini her türlü ahlaki yargıdan muaf tutarak, ”şiddet hakkını” tekeline alan ”biz.” Böyle bir ayrımcılık her zaman düşmana gereksinim duyar ve onu yaratır da, savaş dili onun doğal dilidir.

Kısaca YSK dönemi diye adlandırdığımız, geri kaldığına inandığımız dönemin gazete başlıkları… ”Düşman”, ”savaş alanı”, ”molotof”, sözcüklerini bol keseden kulanan, üzerlerine ateş açılmış kalabalıkları ”halk”, öldürülmüş bir lise öğrencisini, onlarca yaralıyı mağdur saymayan bir dil.

Continue reading “Havuç, sopa, kötü günler”

Neredeyse

Kişisel, derme çatma arşivimden: “Kuş uçurtmadılar” “Ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan yüzlerce özel tim…” “İstanbul’da 25 bin 312 personel görevlendirildi.” “… daha miting alanında toplanmaya fırsat bulamadan bir saatlik süre sona erdi.’’ ‘’Üniformasız 1 Mayıs’’ (99, gazete başlıkları ve alıntılar.) ‘’Emniyet görevlilerimiz, günün bir birlik, mücadele, dayanışma günü olduğunun bilincinde, alanları doldurmuş, köprülere, geçitlere taşmış, kilometrelerce uzun zincirler oluşturarak emekçilerin bayramını kutlamıştır. Hatta en kalabalık katılımcı grubunu oluşturarak örnek teşkil etmişlerdir. Tören alanına iş kıyafetleriyle gelmek gibi anlamlı bir gelenek korunmuş, çeşit çeşit üniformayla ‘tek tip’e karşı simgesel ve zarif bir tavır sergilenmiştir. Bir saatlik mitingi sabırla izleyen güvenlik güçlerimiz, katılımcılara çıkışa, hatta neredeyse evlerine dek eşlik etmiştir.” Birkaç cümle alıntıladığım ilk 1 Mayıs yazım, ‘yakında yazacak yer bulamayacaksın’ gibi kehanetlere dek varan tepkilerle karşılanmıştı.’ Ana medyada’ 1 Mayıs yazısı yazmak, biraz sıra dışıydı sanırım, 70’lerden kalma bir solculuk, hatta solculuk gösterisi gibi algılanmıştı. Hele hele hiç kimse öldürülmemiş, tek bir lale tekmelenmemişken…

Continue reading “Neredeyse”

Tutanak (2)

”Ve hemen yukarıda sözü edilen çukura atıldılar. 28 Mayıs: Bir çukur daha açıldı. 29 Mayıs: Bir çukur daha açıldı.” (Heimrad Backer, Tutanak)

Sert bir yazı yolluyorum, diyorum, inandırıcı olmadığımı bile bile… Saldırgan değil, gerçeği bütün sertliği içinde yakalamayı hedefleyen bir yazı. ’Kurbanların ve katillerin dilini alıntılamak yeterli’, der Backer, toplama kampları üzerine en ’sert’ metinlerden birine başlarken… (Ya kurbanların dili işitilmemiş, yadsınmış, susturulmuşsa? Bellekleri bile ellerinden alınmışsa?) Belki burada başlıyor yazının yolculuğu: Kat kat yükselen sözcük duvarlarının arasında, delik deşik taşlardan örülmüş, rüzgarla, yağmur sularıyla oyulmuş, ıpıssız ’belleğimizde’… (’Taşlar mı suskun, insanlar mı sağır?’)

Continue reading “Tutanak (2)”

Gerçeğin ufku

Zor. Bir kez daha, şimdi, böylece söze girmek… Bir daha denemek. Bunca kayıptan, yıkımdan, suskunluktan sonra… Bunca yalanından sonra ölümün ve hayatın. Geç kalmış bir çiçeklenmeyi başarırcasına, upuzun, kurak, acılı bir mevsimin ortasında… Burada, bir çadıra girercesine girdiğim kendi gecemde, cılız ışığında bir lambanın… Büyük, boş, beyaz kağıtların, ağzına dek dolu küllüklerin arasında, uçsuz bucaksız sözcükler mezarlığında, bir daha başlamak. Bütün cesaretini toplayıp ’ben’ diyerek söze girmek, ben’le sen’in ortasından seslenmeyi denemek. Kanayan bir yaranın tam ortasından…

Continue reading “Gerçeğin ufku”