Geceye uyanmak… Ansızın bilinmeyene açmak gözlerini. Koyu, geç ve derin bir saatte… Koca koca binaları, çatıları sarmış karanlık, bir sarmaşık gibi dolanmış kentin çevresine, yolları ıssızlaştırıp insansızlaştırmış. Karanlığa bakmak isteyen gözleri kapamış. Başlangıcında mı, sonunda mı olduğunu kestiremediğin kopkoyu gecede uyanmak. Geriye dönemeyecek kadar uzak bulmak kendini tanıdık kıyılardan… Düşle gerçeğin, dünle yarının, bitip gitmişle hiç doğmamış olanın tam ortasında, bir başına, gölgemsi… Gözlerini pencereye, henüz bir leke, bulanık bir işaret, soluk bir ışıltı gibi beliren geleceğe çevirmek. Beklemek. El yordamıyla uzanmak sözcüklere… Gecenin tekinsiz yollarından çıkıp gelen, ıssız ve insansız sözcüklere…
Continue reading “Elini yakmadan yazmak”Dipnotları II — Sayılar, Ölümler, Seçimler, Şiddet
İki kez dizmek zorunda kaldığım son yazımdaki dizgi hatalarından dolayı özür dilerim. Bunlardan biri vahim: 2011 yılında cezaevlerinde 463 mahpusun öldüğünü yazmış, 96 yılı için ölüm sayısını 46 yerine 96 diye dizmişim. İnsan acısı sayıya vurulamaz, ama sayılar, özellikle ölüm sözcüğüyle yan yana gelince, içinde yaşadığımız çağın trajikliğini ele verebilir. Son günlerde çoğalan gösterişli cümlelerin, söylevlerin boşluğuna işaret edebilir. Cezaevlerindeki ölümleri hatırlamak, bize kendi gerçeğimizi, gerçek hapishanelerimizi hatırlatabilir.
Continue reading “Dipnotları II — Sayılar, Ölümler, Seçimler, Şiddet”Dipnotlar
Kimsenin ‘edebiyata’ vaktinin olmadığı günler… Gözlerin ‘güncelden’ bir an bile ayrılamadığı, sokakların, meydanların kalabalıklaştığı, her saat haberlerin, gelişmelerin aktarıldığı günler. Yorumlar, çözümlemeler, tahminler. Sloganlar ve beklentiler, vaatlerle tehditler. “Anlamlı bir edebi faaliyet ancak eylemle yazının birbirini izlediği bir düzen içinde ortaya çıkabilir,” der W Benjamin. “Gösterişsiz biçimler… broşürler, el ilanları, makaleler ve afişler… Ancak böyle bir yazı (içinde yaşadığımız) ana layık olabilir.”
İçinden geçtiğimiz günlere layık bir yazı, diye düşündüm gün boyu, mutlaka umudu içermeli. Sert toprakta yeşerdiği için ışıkla, rüzgarla, gökyüzüyle yetinebilen umudu… Gün boyu en beylik soruları sordum: Seçim hakkında ne düşünüyorsunuz? Karşımdakini akıl sağlığımdan kuşkuya düşüren sorularla dile getirdim bir arayışı: Gelecekten, yakın gelecekten umutlu musunuz?
Continue reading “Dipnotlar”Kayıplar, bir kayıp
Kişisel görünürken anonime açılan yazılar… Adliye kapısından Norveç’te bir edebiyat festivaline, sonra gerisin geriye savrulduğum son iki haftada, bu hedefimden uzaklaştım korkarım ki… Doksanların sonunda defalarca katıldığım, defalarca yazdığım Cumartesi Anneleri’nin 16. yıldönümüne katılamadım bu savruluşta. Bir yürüyüşü özellikle hatırlıyorum. Galatasaray’a doğru sessizce yürümeye çalışan kadınlar topluluğu, her köşebaşında ikişer üçer gözaltı… Beyoğlu kalabalığının aldırışsız, küçümseyici, bazen düpedüz nefret dolu bakışları… Havada sallanan kelepçeler. Tek bir kez bağırmadan, slogan atmadan, sessizce, gururla yürüyen kadınlar kafilesi. Neredeyse elle tutulur acı, her türlü korkuyu aşmış (bense iliklerime dek hissediyordum tokat,tekme,hakaret yeme korkusunun ötesine geçen, keyfi şiddetin yarattığı o dipsiz korkuyu) bir direnç, derin bir bağlılık…
Continue reading “Kayıplar, bir kayıp”Ana konuşmacı
Çok ama çok enderdir hayatın bana gülümsediği, benim de karşılık vermeye çalıştığım anlar… Talih en beklenmedik, hoş sürprizlerinde bile beni ters köşeye yatırarak acısını çıkarır sanki. Lillehammer Edebiyat Festivali’ne —yalnızca bir başka festival!— katılmak için dün sabah çok erken yola çıkmış; her zamanki gibi hazırlıksız, kılıksız, uykusuz, öğle vakti Oslo Havaalanı’nda gazetecilerce karşılanmıştım.
“İlk röportajı yapan olmak istedim,” diyor Fredric Wanderup, Dagbladet Gazetesi’nin önde gelen eleştirmeni, kültür sanat sorumlusu olduğunu saatler sonra idrak ettiğim kişi.
“Fotoğrafçıdan hangisini saklayacağımı şaşırdım. Darmadağın saçlarımı mı, izlerle dolu yüzümü mü?”
Continue reading “Ana konuşmacı”
