Uzun hikaye

Cezaevine gittiğim o yaz günü, bacağımdaki sargılar olmasaydı, sıcağa rağmen etek giymezdim. 56 cm’ lik bandaj, yanık, ikinci derece. Beş hafta sonra, hastane dışında ilk kez gün ışığına çıkıyordum. Sabahın çok erken saatleriydi, yoksa üzerime üzerime akan ışığa karşı koyamaz, minibüsü beklediğim meydanda gün boyu, taşlaşmışçasına kalırdım. Gelen geçenin yüz buruşması sandığı, biçimini bulamayan bir gülümsemeyle… Komşu şehre doğru yola koyulmuş on kişiydik. Gergin, düşünceli… Cezaevlerinin eskisi kadar (ve kuşkusuz bu günkü kadar) korkunç olmadığı zamanlarda, atölye çalışmasına giden gönüllülerdik. Pek konuşmuyorduk. Yol benim için fazla uzundu, günü çıkarıp çıkaramayacağım endişesi dışında bir şey düşünecek halim yoktu.

Continue reading “Uzun hikaye”

MADEM

Eskiden, çok eskiden, asla geri gelmeyecek altın çağda, sonsuzluk henüz çarpıp durmamışken zamana, ışık vardı. Söz vardı. Sözün geldiği yürek. Toprak ve suret. Ama hiçbiri yetmedi insanların dünyasının filizlenmesine. Parçalamayı öğrendi tanrılar. İlk cinayet işlendi, kardeş kardeşi öldürdü. Kan suya karıştı, ışık çığlığa… Daha doğmamış olan, sonsuza dek ayrıldı ölenden, söz koptu yürekten, kırmızı bir perde gibi gerildi kan, ölümle yaşam arasına… Bunun içindir ki hep eksik, hep tamamlanmamış kalacak hayatımız, her gün bir tanrı başka bir tanrıyı boğazlayacak içimizde ve her gün yeniden yaratacağız kendimizi, kanla düşlerin evliliğinden.

Continue reading “MADEM”

Yorumsuz

Birer aynaya dönüşmesini umduğum pencereler açmayı sürdürüyorum ‘sorun’ diye adlandırdığımıza… Ya da bugün içinde bulunduğumuz çözümsüzlük halinin düğümlerinin nasıl ve neden atıldığına bakmayı deniyorum. Yorum yapmadan alıntılayacağım ilk yazıya Birgün gazetesinde rastladım. (Beni her okuyuşumda ağlatıyor.) Binlerce mezartaşı yatıyor bizlerle gerçeğin ufku arasında, kan kırmızı, delik deşik duvarlar geçit vermiyor sözcüklere… Susmalı. Tek bir cümle: Etrafında meydan ateşleri yaktığımız bir korkuluğa nasıl ve neden çevirdik ‘vicdanımızı’? Önüne gelenin nişan aldığı, üzerine tükürdüğü, kahkahalar savurduğu…

Continue reading “Yorumsuz”

Sözün mucizesi

Bir ölüm haberi daha. Öylesine uzun yas tutmuşum ki,derinden, sessizce, gerçekliğini unutmuşum ölümün. Cenazene bile katılamadım. Bir melek görmüştün bende, bir de puma, yanan bir orman… Yırtıcı bir melekti o, yaralı olansa pumaydı. Hala dolanıyorum yitirilmiş ormanın suskunluğunda… Boş yere aradım belleğin ıssız odalarında bir zamanlar yazdığım veda mektubunu… Bu da bir veda mektubu yerine geçsin, bir virgülle yarıda kesilsin.*

Hayatında bir kez, tek bir kez duymuş olsaydın o susuzluğu boğazında, bir soluğa duyulan susuzluğu, yerinden fırlamaya çalışırken bacaklarının dağılıp çözüldüğünü hissetseydin, cam kırıkları gibi saçıp bedenini kaldırıma, gene de bağırmak isteseydin “Dur!” diye… Aramış olsaydın o mucizevi çağrıyı,bir ölüyü geri getirebilecek, o zaman anlardın beni. Anlardın bütün bu kağıtları…

Continue reading “Sözün mucizesi”

Kürt sorunu, Türk çözümsüzlüğü

Teker teker cesetleri çevirir kendi çocuğunu arayan, bir ağıtla kapatır gözlerini. İçimize, en içimize sızar o ağıt, akar hayatın sessizliğinde… O ağıttır paslı suskunluğumuz yıldızlara bakarken, ya da mezarlıklarda sevdiklerimizi ararken… Denize su dökerken, boğulanlar içsin diye… (“Hayatın Sessizliğinde.”)

Savaş zamanı yazmak… Kana bulanmış, can çekişen sözcükler arasında. Geçen perşembe, elimde kağıtlarım, internet kafeye koştururken gördüm manşetleri. “Barış öldü!” diyordu, beni en çok vuranı… (Doğamayan her şey ölmek ister.) İnsanın dibini göremediği bir uçurum savaş, derinliklerinde kendi yüzünün yansımasını bulamayacağı, bulsa da tanıyamayacağı… Gene de, en diplerden bile sesleniyor insan, işitilsin, işitilmesin… Belki sadece metruk bir sözcük, ölümün çıkıp geldiği kırlar kadar ıpıssız, belki bir çığlık, karanlıkta yankılanan, kendi yolunu açan: Barış. Hemen şimdi.

Continue reading “Kürt sorunu, Türk çözümsüzlüğü”