Sarı yıldızı takmak

Dupduru, yadsınamaz, koyu ışık, giderek büyüyen, şeffaflaşan mavilik, aç martıların çığlıkları… Gece bitiverdi işte, upuzun, tedirgin gece, beni burada, yeni doğan günün kıyılarına bırakarak… Bomboş beyaz kağıtların arasında, derinliklerine sürüklediği yaslı karanlıkta… Bir çatı katı penceresinde biçimlendi dünya, renklerine, seslerine büründü, kiminin yarın, kiminin sonsuzluk dediği ufuklarına kavuştu. Yeni gün, yepyeni, kıpır kıpır, tedirgin gün… Bana düşense, bir sabah dilenmek uçsuz bucaksız mavilikten. Bir sabah daha koparıp almak sonsuzluğundan Araf’ın. Hayata doğru açılan bir kapı, bir vadi, bir yol aramak, sözcük sözcük koparıp almak binlerce yarını, ışıktan, karanlıktan, suskunluktan… Son ve boş yudumundan gecenin…

Continue reading “Sarı yıldızı takmak”

Bir özür yazısı

Sağlık sorunları nedeniyle bu hafta yazamıyorum. Okurlardan bir kez daha özür dilerim. Ciddi, süreğen sorunlarla boğuştuğum bir sır değil, ama yazı kaçırmamın sebebi çoğu kez sıradan, ihmal edilmiş hastalıklar… Yazarın nesi var, nesi yok ortaya koyduğu, gidebildiği en uç noktaya gittiği, hatta sürüklendiği anları ‘yazmak’ saydığımı söylemiştim. Gazete kadar hızlı hazırlanan, hızlı okunan bir ortamda iddialı kaçsa da… Ciddi, süreğen, acılı sorunlarda pek çok yazı, görüş, iddia, sıraya dizilmiş, asker adımlarıyla rap rap yürüyen cümle var ne de olsa… Sanırım üç—dört yıldır ilk kez Türkiye’den bir kurumun düzenlediği etkinliğe çağrılmıştım. Almanya’ya göçün ellinci yılı adına Münih’e kalkan trene de son anda katılamadım. TRT’ye ve vize için büyük destek veren konsolosluğa hem teşekkür, hem özür borçluyum.

Continue reading “Bir özür yazısı”

UZUN HİKAYE — Sona Doğru

Asfalt, beton, demir… Seninle toprak, seninle gökyüzü,seninle rüzgar arasında demir,beton,asfalt. Bulutlu bir gün, ayak sürüyor gibi, kararsız, değişken renkler, yıllar önce kapanmış bir yaranın izini andıran gündoğumu. Sırtını dönüp gittiğin gündoğumu, bir daha dönmemecesine… Sanki sen uzaklaştıkça içine kapanan, duygusallaşan doğu ufku. Havada toprak kokusu. Her şey gelip geçici ve ıssız, yitik ve yitirilmiş. Karanlık, gürültüyle kapanır ardın sıra, devasa, çınlayan, yankılı, yaslı karanlık, kirli pencere bütün gücüyle direnir. Bir perdeden sızarcasına dolar inatçı ışın demetleri, sanki kendi içinden, derinlerden gelen bir ışıltıyla ansızın aydınlanır dünyan, her milimetresi parıltı, anı, renk ve rüya olan bir vadiye dönüşür. Yarım metre uzunluğunda, yirmi küsur yıl derinliğinde… Hayaller üşüşür lekelere, yaprak yaprak yeşillenir kocaman düş ağacı, gölgeler omuz omuza verir, dile getiremediğin ne varsa, bir ezgide sesini bulur. Taptaze bir şaşkınlıkla bakarsın doğup büyüdüğün toprağa… Kucaklayan, çağıran, esirgeyen, bekleyen…

Continue reading “UZUN HİKAYE — Sona Doğru”

Uzun hikaye (II)

Gözlerini kapatır, bir beş yıl geçirirsin, açarsın, bir beş daha geçecek, seninle toprak arasında sır kalacaktır bu bir damla gözyaşı. Bu ışık, bu gök, bu sonsuzluk, hepsi bir araya gelmiş, seni yazgına geri vermiştir işte. Daracık delikten hepsini birarada göremezsin, ama bütünlüğü içinde kavrar, olduğu gibi kabullenirsin. Bütünlüğü içinde istersin dünyayı, içinden kovulduğun resme geri dönmek istersin. Keşke bir dost sesi sorsa da, göstersen doğup büyüdüğün toprağı, gururla, sanki sana aitmiş gibi. Ama bu upuzun cezaevi yolu bile yetmez anlatmaya, “uzun hikaye” der, susarsın.

Continue reading “Uzun hikaye (II)”

Ara yazı ya da susma yazısı

Adını hemen bulmuştum. Yıllar önce… “Biz, Yananlar.” Çağıran, adım adım yaklaşılan, kendine doğru çeken ve bırakmayan, içinde, en içinde mi yoksa dışında mı olduğunu anlayamadığın hapishaneler… Yanmak. Ete ve kemiğe indirgenmek, çığlığa, küle ve dumana dönüşmek. Tek ve biricik olanın anonime karışması, yazgının, tek ve biricik olana ihanet ederek kişiselleşmesi. Adını koymuştum ama yıllardır aynı çıkmazlarında, ölü noktalarında dolanıyordum bir labirentin… Geçen hafta, bu köşede başladığım “Uzun Hikaye” de işte o tünellerden biriydi.

Continue reading “Ara yazı ya da susma yazısı”