Kayıp defter

Sana bir cezaevi arkadaşımı anlatayım. Adı Cabbar Evin. Adını yazabilir miyim? Tabii. Bitlisliydi ya da Siirtli. Kendi halinde bir adamdı, nasıl demeli, saf biri… bir çoban yeni gelmişti İstanbula, 1995’te.
Koyu ışıltılı bir pazar günü. Yeşil metal kubbeli tren istasyonunun önündeki kahveye oturmuş, bekliyorum. Gidememekle kalamamak arasında… İki devasa saat, üzerlerine kumruların konduğu yeşil kanatlı canavarlar var girişte. Kaba saba yontulmuş, sararmış melekler sımsıkı, taştan bir kucaklamada, bomboş ağızlarıyla gülümsüyor. Yağmur başladı başlayacak. Alçalan bulutların arasından sızan ışık huzmeleri, sedef rengi bir tülle örtüyor Pazar gününü. Dağların arasına sıkışmış ufacık kenti, bir ufkundan ötekine tarıyorum, bilinmeyenin ya da tanıdık olanın peşinde… Göçmenliğimin ilk yıllarını geçirdiğim bu
Orta Avrupa kentinde, ikisini de bulamıyor ya da artık tanımıyorum.

Continue reading “Kayıp defter”

Pişmanlık yazısı

Temmuz: Kendi çapımda derinleştirdiğim TMK incelemesi sonucunda gördüm ki, bu eleştiri işine pek bulaşmasam daha iyi. Tek bir yazıyla, cümleyle, hatta üç noktayla bile, yalnızca tek bir örgüt adına değil, gelmiş geçmiş bütün örgütler adına propaganda yapmak işten bile değil. Yazmak dahi gerekmiyor… Korkarım ki, telefon konuşmalarımda Baeder—Meinhof, FKÖ, FKP, Topraksızlar Hareketi, en utanç vericisi Nazizm propagandası yapmış olabilirim. (Hangi şeytana uyup Hoess’in anılarından söz açtım?) Fotoğraf filan da varsa… Şimdi kimin şu ya da bu örgüt adına halay çekmişliği, horon tepmişliği, zeybek oynamışlığı, hatta çayda çıraya kalkışmışlığı çıkmaz ki! Herkes bir gaflet anında Galatasaray bayrağıyla yeşil atkı takmış, yılbaşında külahla objektife yakalanmış (Ku Klux Klan), ‘demokratik cumhuriyetin takımı’ demiş olabilir. Kısacası tiresini, harflerini bile şaşırabileceğiniz bir örgütün, hatta aynı anda bütün örgütlerin üyesi olmanız, üyesi olmasanız bile adına suç işlemeniz, taş atmasanız da laf atmanız an meselesi…

Continue reading “Pişmanlık yazısı”

Bir kez daha

Biliyorsunuz. Olanları, yapılanları, yalanları… Polis baskınlarını, göz altıları, tutuklamaları, tarumar edilen hukuk bürolarını, gazeteyi, dergileri… Sabaha karşı kapıları kırılan evleri, deşilen yastıkları, didik didik edilen kitapları… Toplanan, torbalanan, kelepçelenen binlerce, on binlerce sözcüğü… Dilleri kesilen o sözcükler, sizin de sözcükleriniz. Tarumar edilen hayatları… Şimdi benim anlatmaya gücüm yok. Anlatılır gibi de değil zaten, biliyorsunuz.

Continue reading “Bir kez daha”

Ne acı ki Kürdüm diyene (II)

Eskiden buraya her gelişimde ağlardım. Aşırı canlılığım, bilgiçlik taslamalarım, münasebetsiz şakalarım hep ertelemek içindi, eninde sonunda gelen gözyaşlarını… (Görüş günlerinde, biz kadınlar, baş başa kalınca sessizce, çabucak ağlardık.) Yıllar içinde Beşiktaş DGM’nin kapıları İstanbul’un metaforuna dönüştü. Değişen bir şey yok: Yalnızca masmavi, gıcır gıcır cezaevi arabaları hücre tipi. Gergin kalabalıklar, kıpırtısız duranlar, gelip gidenler, gelip gidenler… Yakınlarını bir iki saatliğine, ya da bir iki dakikalığına görebilmek için gün boyu bekleyenler… Ellerinde kimlikleri, kapının önüne yığılıp yağmurun altında bekleyenler… Sabahtan akşama, kıştan bahara…

Continue reading “Ne acı ki Kürdüm diyene (II)”

Ne acı ki Kürdüm diyene

İşte bu da benim hikayem. Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey.” (Eski bir cümlem…) Dört yıl önce, ilk kez bir yarışmada jüri üyeliğini kabul ettim. Yüz elliden fazla öyküyü defalarca okudum. Kimi el yazısıyla yazılmış, kareli, çizgili defter kağıtlarına… Her sayfası ‘görüldü’ diye damgalanmış. Sayfa sayfa kan, yas, ölüm… Açık bir yaraya bakarcasına bakıyordum harflere, bir acı ülkesinin haritasına bakarcasına… Uzak bir ülkeydi, ama benimdi, başkalarının hayatını okuyarak kesin dönüş yaptığım kendi ülkem. İşitilmemiş, kısık, dokunaklı bir ses, öylesine sessizken bile kendi yoluna devam eden, öylesine sahipsizken, sözcüklere sahip çıkan… Hikayeler kadar, özgeçmişler de anlatıyordu sözcüklerden kaçan pek çok şeyi…

Continue reading “Ne acı ki Kürdüm diyene”