Geçen hafta yazımı yollarken son anda başlığı değiştirdim. ‘Demokratik katliam teması üzerine bir giriş denemesi’ idi sanırım, ilk ve doğal başlık… (Daha önce, bir kez daha, asıl başlıktan vazgeçmiş, 2011 sonbaharının linç atmosferinde, ‘Kürt meselesi, Türk çözümsüzlüğü’nü bir hafta sonraki devam yazısına koymuştum.) Bu kez geri adım atmamın, bomboş beyaz kağıtlara vuran kemikli elimin gölgesi altında gerilememin sebebi, işaret ettiğim tuzağa yakalanma, sözcükleri gerçekliklerinden koparan bir dilin ayartısına, çığırtkanlığına ya da soğukkanlılığına kapılma korkusuydu. El yakmadan yazılamayacak, yazılmaması gereken bir sözcük: Katliam. Üst üste ölüler demek olan ‘katliam’. Ölüler, ölüler, ölüler… Çukurlar, cesetler, kayıplar, ağıtlar, sonsuza dek yitip gidenler…
Continue reading “Geri adım”Kafasına dipçikle vurduğumuz çocuk
Gelişigüzel görünen bir cümlesini en sır dolu kahramanlarından birine kurdurur Dostoyevski: “İnsanlar başkalarından beklemediklerini neden benden beklerler?” İnsanlar, yeni bir soru, kendilerinden beklemediklerini başkalarından beklerler mi? Sorudan çok bir tereddüt: İnsanlar kendilerinin başaramadıklarını başkalarının başarmasına, kendilerinin vazgeçtiklerini başkalarının sahiplenmesine neden öfke, nefret, aşağılamayla tepki verirler? (Hep aynı kadim soru: İnsanlar, neden iktidarı bu denli sever, benimser, hoş görür?)
Continue reading “Kafasına dipçikle vurduğumuz çocuk”Bizim Gazete
Evden çıktığımda yağmur yeniden başlamıştı, belli ki şiddetlenecekti. Gene de dönüp şemsiyemi almadım. Şehir merkezine, göl kıyısına inen yol hemen hemen yarım saat. Her gün, tramvay hattı boyunca, yokuş aşağı yarım saat yürüyor, ‘bizim gazeteyi’ bulabildiğim tek büfeye gidiyorum. Gördüğüm manzara aşağı yukarı şöyle: Upuzun ağaçlar, geniş, bakımlı bahçelerin ortasına kurulmuş, her daim boşmuş gibi duran bakımlı binalar, ufku dört yönden saran yumuşak eğimli, yeşile bürünmüş tepeler… Sisin arasından bir belirip bir kaybolan dağların mora çalan, hüzünlü kahve rengi… Islak toprak kokusu. Tepeden tırnağa, neşeyle, neredeyse gürültüyle çiçek açan manolyaların üzerine pazar günü kar yağdı. Güle oynaya içine atladıkları, tutkuyla kovaladıkları hayatın ‘gerçeğini’, ya da yalanlarını, görmüşçesine durgunlaşmış, birbirlerine sokulup büzüşmüşler.
Continue reading “Bizim Gazete”Tamamlanmayan yazı
“Bazı şeyler yürekle kavranır, içi kan dolu bir yürekle” demiş, yazının orta yerine noktayı, çift noktayı koymuştum: Newroz piroz be! (“Başlangıçların Hikayesi”, 24 Mart) Bir hafta sonra kaldığım yerden devam edecek, Sümer’e, Babil’e, Ortadoğu mitolojilerine girecektim. Işıkla karanlığın, kozmosla kaosun, varlıkla hiçliğin mücadelesi. Babil Yaradılış efsanesi Enuma Eliş, Başlangıçların Şarkısı. Tanrı Marduk ve ejderha Tiamat. İyi ile kötü, suç, günah ve arınma. Zalim kral Dehak ve Cemşid, Feridun, Kawa. Esaret ve kurtuluş. Yılanlar, vicdan… “Ölüm bir ustadır”, Celan’ın en ünlü şiirinde, Ölüm Fügü’nde, yılanlarla oynayan bir usta…
Continue reading “Tamamlanmayan yazı”Başlangıçların hikayesi
“Mit” ya da “mitos” bir zamanlar “hakikat” demekti, başlangıçların hikayesi, şarkısı, şiiriydi. Bize tek gerçek hikayemizi, neden ve nasıl “burada” olduğumuzu anlatıyor, kendine özgü, kapalı diliyle “hakikaten var olduğumuzu” söylüyor, doğmayı, büyümeyi ve ölmeyi öğretiyordu. Derinlerine belki hiç ulaşılamayan, katman katman, bir tohumu andıran diliyle… Bazı şeyler kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar, başka dillere, sözlere taşındıklarında zaman dışılıklarını yitirirler.
Continue reading “Başlangıçların hikayesi”
