Gece yarısı, eski saat. Ağırkanlı, sabırlı akrep, karşı koyamadığı bir itkiyle, kırbaçlanmışçasına ileri atılıyor, ansızın yeni günün ilk saati bitiyor. Zaman yenileniyor, gece derinleşiyor. Hiç kimsenin sahiplenemediği ilk saat kaybediliyor. Kuzeyden esen sert bir rüzgar dolanıyor kentin karanlık, metruk sokaklarında, gerçek yıkıcılığını gizleyen bir fırtınanın habercisi gibi. Tekinsiz geceyi uğultularla, sırlarla, belli belirsiz kehanetlerle dolduruyor. Sıradan bir seçim gecesi, benzerleri gibi…
Continue reading “T34”Şu bizim korkunç kadınlığımız
Hayatımın kadim ironisi: 8 Mart Dünya (Emekçi) Kadınlar Günü’nde doğmuş olmak… (Yazgı, en keskin, görünmez hamlelerini ironiyle yapar!) Tekrar tekrar, defalarca, yıllarca “kadın” üzerine yazmaya, “kadın temalı” bir yazı çıkarmaya, deyim yerindeyse, yazgılı kılınmak… (İroni… Gerçeği, en çıplak gerçeği ancak tırnak içinde verebilen ironi!) Tam da bugün, başlangıçlar, sonlanmalar ve yeniden başlamalardan oluşmuş, ışıkla gölge gibi birbirini izleyen hamlelerin şekillendirdiği, geri çevrilemez yazgımla göz göze geldiğim gün… “Kadını”, yani kendimi, bir kez daha anlatmak, dile getirmek, sözcüklendirmek…
Continue reading “Şu bizim korkunç kadınlığımız”Görülmemiştir
Yanlızlığını biliyorum.
Yorgunluğunu, yakıcı susuzluğunu, yay gibi gerilmiş bir bedenin kasılmalarını, titremelerini, dişlerini birbirine kenetlemiş ızdırabı… O yabanıl, yabancı, yırtıcı acıyı… Her yönden kuşatan, her an saldıran, kabarıp taşan, önüne çıkan herşeyi yutan o korkunç… “Bedensel acı” dedikleri, ama onu sığdırmaya calışan tüm kavramları birer zarmışçasına parçalayan hantal bıçak! Boğuk boğuk hecelerle dile getirir kendini o, tenha ve tekinsiz cümleler kurar. Gecenin yolları kadar ıssız, uzun bir cümlenin orta yerinde bırakıverir sözcükleri… Yitip giden yollarında kanın, geri—dönüşsüz, girdaplı.
Kalabalık
Kalabalıklar, kalabalıklar, beklenmedik kış güneşinin altında yürüyen kalabalıklar… Baştan aşağı karalara bürünmüştü kent, suskundu, pişmandı, yastaydı. Ama sanki bambaşka bir ışık çerçeveliyordu o ocak gününü. Tuhaf, sihirli, capcanlı bir ışık… Sisli sabah ufkundan değil de, çok daha ötelerden, derinlerden süzülüp geliyor, şefkatini hiçbirimizden esirgemiyordu. Teker teker yansıyordu ölümün gölgelendirdiği yüzlerden, acıyla, utançla kararmış bakışları tutuşturuyor, birbiriyle buluşturuyordu. İlk günün ışığıymışçasına, bambaşka bir dünyaya inandırıyordu bizi, doğup geldiği yere, ufkun da ötesine, bambaşka bir geleceğe doğru çağırıyordu.
Continue reading “Kalabalık”Başı sonu olmayan
Uçsuz bucaksız, boş, beyaz kağıtlar. Dümdüz, yavan, tekdüze, çölümsü… Terk edilmiş mabetler gibi, ıssızlıklarla, karanlıkla, yankılarla dolu. Kırık dökük, toza bulanmış imgeler, iç içe akan resimler, sahipsiz gölgeler, bitmemiş cümleler… Kat kat, tabaka tabaka birikmiş, tortulanmış beyazlık, bütün bakışları emip yutan, dokusuna katan… Bomboş göz akları gibi açılan, büyüyen ve bekleyen satırlar: Yazılmamış satırlar. Yalımları sönmüş, çoktan soğumuş, bir türlü doğamadığı için küle dönüşmüş dünyalar.
Continue reading “Başı sonu olmayan”
