Mavi Tekboynuz

Bir yol nerede başlar ve biter? İçimizde ıssız bir yerlerde… Kafeye girdiğimde müziğin sesi iyice kısılmıştı. Tek başına akşam yemeğini didikleyen, aşırı zayıf bir Arap turist dışında kimse yoktu. Polis barikatının orta yerinde kalmıştı kafe. Yorgun, ölesiye yorgun olmasam orada, Gezi Parkı’nın karşısında oturamazdım. 31 Mayıs Cumartesi, 20;45, polisler, polisler, susuzluk… Kahve, Bob Marley…

Continue reading “Mavi Tekboynuz”

Kimlerin mezarı II

Nazi zulmü ve soykırım üzerine yazılmış en olağan üstü metinlerden birinden, Heimrad Backer’ın ‘Tutanak’ adlı şiir kitabından daha önce de alıntılamıştım: “Ve hemen, yukarıda adı geçen çukura atıldılar. / Ve hemen, sözü edilen çukura atıldılar / bir çukur daha açıldı / bir çukur daha açıldı.” ‘Tutanak’, ne bir betimleme, ne de rapor. Hiçbir anlatının, edebi söylemin korkunçluğuna yaklaşamayacağı bir vahşeti, tüm boyutlarıyla görünür kılma arayışı. İnsan havsalasının alamadığı korkunca yaklaşarak değil, mesafe alarak, belgelerin mesafesinde durarak aktarılır kılma çabası. ‘Kurbanların ve faillerin dilini alıntılamak yeterlidir’ der Backer, ‘belge ve dehşetin, istatistik ve vahşetin çakışması…’

Continue reading “Kimlerin mezarı II”

Kimlerin mezarı

Tarihimizin en büyük işçi katliamında hayatını kaybedenlerin anısı önünde kederle, saygıyla, utançla eğiliyor, yaralılara şifa diliyorum. Başınız, başımız sağ olsun. “ARTIK YETER!” deme şansımız adına, daha önce söyleyemediklerimizi, yapamadıklarımızı affedin. Biliyorum, ‘bu akan son kan olsun’, demek bile, iyi niyetli bir temenni olsa da, sizlere haksızlık, ama sanırım, bir cümlelik soluğunuz kalsaydı, böyle derdiniz: BU SON KAN OLSUN!

Continue reading “Kimlerin mezarı”

Gece nöbeti

Gece, yine gece. Solgun, tükenen düşlerin renginde bir ışık, serili kalmış karanlıkların üzerinde… Yağmur bulutlarının arasından sızan amberimsi, küskün ay ışığı. Parmak uçlarında dolanıyor ıslak çatıları, çamur birikintilerini yakamozlandırıyor, mezar taşlarından yansıyor. Derinleşiyor saatler, yekpare bir bütünde iç içe geçiyor. Zaman, kendi kozasının derinlerine çekilmiş, kesik kesik bir soluk artık evrene üflediği… Bir soluktan çok pişmanlıkla dolu bir iç çekiş. Sanki bir ölüm terk edilmişliği içinde ‘gece yarısı’ dediğimiz bu uzak ülke… Bu karanlık, bu yanıtsızlığı, suskunluğu dünyanın, bu boş, beyaz kağıtlar.

Continue reading “Gece nöbeti”

Cevahir Cephesi

’Tam burasıydı’ diyor, ’dönüp durup aynı yere çıktık. Üç saat geçti.’ Şaşırarak yol arkadaşıma bakıyorum, yön duygumu da, zaman duygumu da yitirmişim. Semtin kuleleri sadece isimleriyle tanıdık, bir bütüne oturmuyor. ’Saat bire geliyor!’ Sabah alacakaranlığı daha dağılmamış sanki, bir kehanet gibi kentin üzerinde asılı duruyor, ertelendikçe ertelenen günü sise buluyor. Yoğun, yapış yapış, çıkışsız bir sis, gaz bulutlarıyla, yangın alevleriyle daha da koyulaşıyor.

Continue reading “Cevahir Cephesi”